Diren, dayan, yılma: Mezenformasyonu yılmazlık penceresinden görmek

Getting your Trinity Audio player ready...

Pek çok araştırmanın bize gösterdiği net bir durum var: Türkiye’de mezenformasyon, yanlış bilgi, komplo teorileri, enformasyon bozukluğu gibi farklı şekillerde adını koyabileceğimiz sorun büyük ve hiçbir yere gitmiyor. Yurttaşlar ve haber tüketicileri olarak deneyimimiz de bu bilimsel bulguyu onaylar durumda. Siyasi mengenenin neresinde durursak duralım yurttaşların haber türüne güveninin tutarlı şekilde düştüğü bir medya atmosferinde nefes alıp veriyoruz. “Bizim” kanalların, “doğru bildiğimiz” gazetelerin de habercilik prensiplerinden uzaklaşabildiğinin farkındayız. Birkaç yıl önce Reuters Dijital Habercilik Raporu Türkiye’de haber tüketicilerinin önemli bir bölümünün doğru olmayan haberlerle çok sık karşılaştığını söylediğini ve bu durumdan yüksek oranda şikâyetçi olduğunu vurgulamıştı. Bu veri bireylerin haber içerikleriyle kurduğu ilişkiyi toplumsal arka planlarıyla anlamaya çalışan araştırmacılar olarak iştahımızı kabartmış, sorular soruları çoğaltmıştı. Örneğin haber kullanıcıları nasıl oluyor da doğru olmayan haberlerden bu kadar şikâyet ediyor ama kendi haber tüketim alışkanlığını değiştirmeye yanaşmıyordu? Bu durumu Çiğdem Bozdağ’la anlamaya çalıştığımız araştırmamızın sonunda “şüpheci atalet” diye bir kavram ürettik. Buna göre, Türkiyeli haber kullanıcıları haber türüne karşı yoğun bir şüphe duyarlar. Bu şüpheden kullanıcıların yakın hissettiği haber mecraları da payını alır. Öyle ki kullanıcılar parçası oldukları kutuplu siyasal iklimin ve ayrışmış haber tüketiminin gayet farkındadırlar. Bu farkındalığa ve şüpheciliğe rağmen kullanıcıların kayıtsızlığı haberle kurdukları gündelik ve doğrudan ilişkiyi belirler. Araştırmamızda çok sık karşımıza çıkan bu duruma “şüpheci atalet” adını verdik. Değişim için ümit ve öğrenilmiş çaresizlikle beslenen isteksizliğin bir arada oluşunu bu kavram gayet güzel karşılıyor.

Bu yazının konusu da “şüpheci atalet” kavramına içkin olan ümit duygusundan yeşeriyor: yanlış bilgiye, direnç, dayanıklılık ya da yılmazlık (İngilizcesiyle resilience) penceresinden bakmak mümkün mü? Öncelikle resilience kavramının Türkçesi konusunu netleştirelim. Literatüre ve sözlüklere göre alternatifler çok. Direnç, dayanıklılık, esneklik, sağlamlık ilk karşımıza çıkan kelimeler. Bu alternatifler arasında yer almayan “yılmazlık” kelimesini kullanmayı öneriyorum, özellikle de medya ve mezenformasyon bağlamında. Nedenini açıklarken şimdilik resilience olarak kullanmaya devam edeceğim kavramın tarihine hızlıca bakalım. Resilience kavramının farklı disiplinlerde uzunca bir geçmişi varsa da kökeni malzemenin dayanıklılığını nitelemek üzere sıklıkla kullanıldığı çevre bilimleri ve malzeme mühendisliğine dayanıyor. Kavram 1950’ler itibariyle gelişim psikolojisi alanında boylamsal araştırmaların artmasıyla popüler hâle gelmiş. Araştırmacılar dezavantajlı ailelerden gelen bazı çocukların daha dirençli olduğunu gözlemlemiş ve bunun nedenlerini araştırmış. Resilience çalışmaları 2000’lerde zenginleşen bir araştırma alanı olmanın yanı sıra uygulamalı bir alana dönüşmüş, hatta zaman zaman politikacılar tarafından seçim kampanyalarında araçsallaştırılmış. Resilience kavramı örneğin İngiltere’de farklı etnik gruplar arasında bir hiyerarşi yaratmak için kullanılır olmuş. Kavramın kullanımlarına eleştirel yaklaşmamız önemli ama günün sonunda resilience pek çok potansiyeli içinde barındıran bir kavram.

Peki neden “yılmazlık”?

Amerikan Psikoloji Derneği resilience durumunu “zorluk, travma, trajedi, tehdit ve yoğun stres kaynakları karşısında duruma adapte olma süreci” olarak tanımlıyor ve bu süreçte zamanında ve zarar görmeden adapte olmayı öne çıkarıyor. Yates vd. (2015) resilience kavramını “açık tehdit ve zorluğa rağmen olumlu ya da tipik gelişimi sağlayacak uyumlanma” şeklinde tanımlıyor. Fraser vd.’nin (1999) “zorluğun üstesinden gelme; yüksek risk durumunda dahi başarı gösterme becerisi” ifadesi ise operasyonel bir tanım olarak uzunca süre kullanıldı. Bu tanımlarda vurgunun birey üzerinde olması dikkat çekici. Bu vurgu resilience çalışmalarında sosyo-ekolojik modellerin gündeme gelmesiyle yer değiştirmeye başlıyor. İşte tam da burada kavramın üzerinde mutabakat sağlanamayan Türkçe karşılığını gündeme getirebiliriz.

Türkçe yazında karşımıza çıkan “psikolojik sağlamlık”, “sağlamlık”, “dayanıklılık”, “yılmazlık”, “esnek yılmazlık”, “direnç” gibi çeşitli ifadeler uluslararası literatürdeki kavramsal tartışmaları da yansıtır nitelikte. 2015’te Türkiye’de gelişim psikologlarının düzenlediği bir meslek toplantısında, gelişen uluslararası literatüre paralel olarak “yılmazlık” kelimesi öne çıkmış. O toplantıda bulunan ve uluslararası olarak tanınan resilience uzmanı Prof. Suna Eryiğit-Madzwamuse İnfodemiLab’in akademik danışmanı. Eryiğit-Madzwamuse’ye göre yılmazlık ifadesi seçenekler içinde en uygun olanı çünkü öncelikle bu kelime birey ve çevresi arasındaki etkileşimden doğan bir kapasiteyi çağrıştırıyor. Örneğin dayanıklılık karşı karşıya kalınan riskin etkilerini riske maruz kalan bireyin üzerine almadığını, içselleştirmediğini imliyor. Hacıyatmaz gibi düşünelim. Yılmazlıkta eğilip bükülüp yine ayağa kalkmak söz konusu. Dayanıklılıkta ise eğilip bükülme, riskten etkilenme yok, duvar gibi durmak var. Diğer yandan dayanıklılık bireysel bir karakteristik, yılmazlık ise sistemsel bir kapasiteyi işaret ediyor. Yılmaz bir birey yılmadan etraftaki kaynakları kendi faydası için kullanarak karşılaştığı olumsuz durumun içinden çıkabilir, pratik soruna sistemin içinden ara yollar bulabilir. Sistem bireyin yılmazlığı karşısında kayıtsız kalamaz; bir vadede dönüşüp değişecektir. Buradan bakınca, ataleti harekete çevirmenin yolu yılmazlıktan geçiyor.

Kimin, neyin yılmazlığı?

Karşısında yılmazlık geliştirmemiz gereken zorluk, çok kısaca hakikat sonrası başlığı altında özetlenen durum. İster bilgi düzensizliği diyelim ister epistemik kriz, demokrasinin ve modern yurttaşlık kültürünün işlerliğini olumsuz yönde dönüştüren bu durumun önemli semptomlarından biri yanlış bilgi yayılımı ve bunun ortaya çıkardığı sorunlar. Bu sorunlar halk sağlığının tehdit altında olmasından toplumsal şiddetin örgütlenmesine uzanan bir çeşitlilikte. Peki bu durum karşısında gelişecek olan yılmazlık kimin yılmazlığı, neyin yılmazlığı?

Uluslararası yılmazlık literatüründe kabul gören yaklaşım Türkiye medyası bağlamında yolumuzu aydınlatabilir. Örneğin, Ungar (2011) yılmazlık durumunu “karşılaşılan zorluğun etkilerine kümülatif şekilde tampon olan koruyucu sistemlerin bir özelliği” olarak tanımlıyor. Buna göre yılmazlık bireylerde bulunan özcü bir özellik değil, toplumsal sistem dinamiklerine içkin bir şekilde ortaya çıkan bir kapasite. Bu tanım birkaç koşulu beraberinde getiriyor. Birincisi, bu tanıma göre bir sistem özelliği olan yılmazlık mikro, mezo ve makro seviyelerden oluşuyor. İkincisi, yılmazlığı kırılganlığın tam tersi olarak düşünmemek gerek. Üçüncüsü, bir zorluk karşısında kırılganlaşmaya eğilimli olmak o zorluğun içinden yılmaz bir şekilde çıkmaya engel değil. Yılmazlık bir sonuçtan ziyade, temel yapıların, aktörlerin ve işleyişlerin uyum ve gelişimini barındıran bir süreç, diğer bir deyişle sistemde vücuda gelen dinamik koşullar bütünü. Yılmazlığın bireydeki gelişimi, karşılaşılan güçlüğün dönüşümünü de beraberinde getirecektir. Bu dönüşüm usulca ya da dramatik şekilde gerçekleşebilir. Günün sonunda ekolojinin dönüşümü bireyden başlar ve sistemi etkiler. Buradan bakınca, bireyde ve sistemde farklı boyutlarda eşzamanlı etki yaratmak yılmazlığı arttırmanın tek yolu.

Yılmazlık ama nasıl?

Mezenformasyon meselesini yılmazlık penceresinden görmek konuyla ilgili hem akademik araştırmalara hem de sahada devam eden pratiklere yeni bir soluk getirebilir ama ilk adım bu pencereyi büyük düşünmek. Örneğin, Türkiye dahil pek çok ülkede medya okuryazarlığı mezenformasyona karşı bir antidot olarak düşünülüyor ve bu sınırlayıcı bir yaklaşım. Elbette medya okuryazarlığı mezenformasyonla mücadelede çok önemli bir gelişim alanı. Fakat çoğunlukla sorunun çözümünde sorumluluğu bireylere yıkan, bireyi toplumsal sistemden izole ve kendi başına tahayyül eden bir biçimde hayata geçiyor. Medya okuryazarlığının yüksek olduğu Finlandiya gibi ülkelerde ise örneğin toplumsal adalet inancı ya da kişilere ve kurumlara güvenin yüksek olduğunu biliyoruz. Bu ülkelerde medya okuryazarlığı ile katılımcı yurttaşlık arasındaki organik bağ gündelik yaşamda da görünür durumda.

Esas olarak, mezenformasyon karşısında yılmazlık tıpkı sorunun kendisi gibi toplumsal bağlama entegre, bütünsel bir sistem meselesi. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir araştırma sorunu ve sorun karşısında yılmazlığı sistemsel bir çerçeveye oturtuyor. Humprecht vd. (2020) mezenformasyon karşısında yılmazlığı artıran ya da sistemi kırılganlaştıran yedi yapısal faktörü incelemiş. Araştırma ekibi siyasal iklim, medya iklimi ve ekonomik iklim olarak üç grupta topladıkları bu yapısal faktörleri temel alarak Finlandiya, Danimarka, Hollanda, Almanya, Birleşik Krallık, Norveç, Belçika, İsviçre, İsveç, İrlanda, Kanada, Portekiz, Avusturya, Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri’ni belirli veri tabanları ve endeksler aracılığıyla karşılaştırmalı olarak ele almış. Çalışmanın sonuçlarına göre kutuplaşma, popülizm, ayrışmış haber tüketimi, haber medyasına güvensizlik, zayıf kamu yayıncılığı, dijital reklam pastasının büyüklüğü ve yoğun sosyal medya kullanımı yanlış bilgi karşında yılmazlığı sınırlayan özellikler.

Söylemeye gerek yok ama buna göre Türkiye yanlış bilgi karşısında yılmazlığın oldukça sınırlı olduğu bir ülke. Toplumsal ve duygusal kutuplaşma ve popülist siyasetin yanı sıra haber medyasına artan güvensizlik, yoğun sosyal medya kullanımı, ayrışmış haber tüketimi, dijital reklam pastasının her geçen gün büyümesi ile zayıf kamu yayıncılığı Türkiye’nin yılmazlığını sınırlandıran etmenler.

Türkiye bağlamında yılmazlığı sınırlayan başka faktörler neler? Örneğin toplumsal cinsiyet eşitsizliği ya da medya sermaye yapısındaki siyasallaşma yanlış bilgiye karşı yılmazlığı nasıl sınırlandırıyor? Bunlar ve başka faktörlerin birbirleriyle etkileşimi yanlış bilgi karşısında kırılganlık ve yılmazlık konusunda neleri getiriyor? Daha da önemlisi, Türkiye’de yanlış bilgi karşısında yılmazlığı artırmanın olası yolları neler? Bir zorluk karşısında kırılganlığı ve yılmazlığı birbirini dışlayan ikili bir karşıtlık olarak görmeyelim ve mezenformasyona kırılganlık oluşturan faktörlerin belki de yılmazlığımızın gelişmesini sağlayacak nüveleri barındırabildiğini tahayyül edelim. Sorunu çerçeveleyen yerel semantik, politik kültür ve medya sistemlerinin analizi bu tahayyül için önemli. Biz de İnfodemiLab’de bunun peşinden koşuyoruz. Bireyden yola çıkarak ekosistemi analiz etmek ve yanlış bilgi karşısında kırılganlığın ve yılmazlığın mikro, mezo ve makro seviyelerdeki nedenleri ve sonuçlarını anlamaya çalışıyoruz.

Yol uzun. Buradan düşünmeye, birlikte konuşmaya başlamak ve yılmadan çalışmak kıymetli.


Yararlanılan Kaynaklar:

Yates, T.M. F.A. Tyrell, A. S. M. (2015). Resilience theory and the practice of positive psychology from individuals to societies. In Positive psychology in practice: Promoting human flourishing in work, health, education, and everyday life.

Fraser, M. W., Richman, J. M., & Galinsky, M. J. (1999). Risk, protection, and resilience: Toward a conceptual framework for social work practice. Social Work Research, 23(3), 131–143. https://doi.org/10.1093/SWR/23.3.131

Ungar, M. (2011). The social ecology of resilience: Addressing contextual and cultural ambiguity of a nascent construct. American Journal of Orthopsychiatry, 81(1), 1–17. https://doi.org/10.1111/J.1939-0025.2010.01067.X

Humprecht, E., Esser, F., & Van Aelst, P. (2020). Resilience to Online Disinformation: A Framework for Cross-National Comparative Research. International Journal of Press/Politics, 25(3), 493–516. https://doi.org/10.1177/1940161219900126

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
İlginizi çekebilir
Daha fazlasını oku

Seçim anketleri neden yanıldı?

Amerikalı akademisyen bir arkadaşım 15 Mayıs’ta mesaj atıp nasıl hissettiğimi tahmin ettiğini, 2016’da Trump seçildiğinde aynı şekilde hissettiğini…