Kültür-sanat medyasındaki “çıkar çatışması” meselesi üzerine yazdığım yazı epey ilgi çektiği için kültür-sanat medyasında çalışanların da görüşlerini aktararak konuya devam etmek istedim.
Müziği hem yazan hem de sunan Beyza Cumbul, iki tarafın da yaşadıklarını yakından biliyor. Kültür-sanat köşe yazarlarının giderek azaldığının altını çizen Cumbul, mevcut köşe yazılarının çoğunun haber bültenlerinden evrilmiş bilgiler ya da doğrudan bültenin kendisi olduğunu ve yazıların çoğunda hoşa gitmeyen çalışmalara yer verilmediğini söylüyor. “Bahsettiği her şeyi övmek zorunda hissediyor olabilir mi bir yazar; beğenmediği ya da beğendiği çalışmada bile müzisyenin gelecekteki çalışmalarına belki de ışık tutacak hiç mi yorumu yok?” diye soruyor. “Yazılar illa pozitif olmalı” düşüncesinin yazıların kalitesini düşürdüğü konusunda da çok net. Çoğu müzik yazarının, bunu istemese ve/veya farkında dahi olmasa bile, belli bir klanın PR’cısı konumuna düştüğünü söylüyor. Mesela bir mecrada çok sık haberi yapılan bir ismin başka mecralarda hiç yer almadığını görüyoruz. O mecrayı takip edenlerin çok duyduğu, takip etmeyenlerin hiç duymadığı isimler oluyor. Yani her mecranın kendi ünlüleri oluyor. Burada bir gariplik olduğu kesin…
Beyza Cumbul, müzik yazarken dört sene evvel On Air müzik şirketi ile özel bir projede yer almaya başlayınca etik nedenlerle müzik yazmayı bırakmış. Fakat birkaç ay evvel yine kendini müzik üzerine yazılar yazarken bulmuş. Objektiflik konusunda çok titizlendiğini ve tanık olduğu üretim sürecini gizli reklam yapmamaya dikkat ederek, olduğu gibi aktarmaya çalıştığı bilgilendirme yazıları yazdığını söylüyor.
* * *
Düzensiz aralıklarla çıkan, bağımsız ve gayriticari bir metal fanzini olan Kanlı Teneke’den Murat Sabuncu, “Bugün metal piyasası 90’larla kıyaslanmayacak kadar küçük. Herkes yüz yüze bakıyor. Hâl böyle olunca kafakol ilişkileri belirleyici oluyor. Piyasa büyük olduğunda işler kurumsallaşmış bir çirkeflikle dönüyor. Küçük olunca da kafakol ilişkisiyle…” diyerek söze başlıyor. Böyle piyasalarda çıkar çatışmasının kaçınılmaz olduğunu belirten Sabuncu, bu sorunu aşmak için, son zamanlarda kritiklerde yerli albümlere fazla yer vermemeye başladıklarını söylüyor. Basılı ve Türkçe yayın olduğu için yabancı şirketler içeriği doğrudan kontrol edemiyor. Bu da Kanlı Teneke gibi fanzinlere bir ifade özgürlüğü alanı sağlıyor.
Kanlı Teneke, albüm kritiklerini üç şekilde yapıyor: Yazarların kendi seçtiği albümlere dair kritikler, promo kritikleri ve Kreator’un aynı isimli şarkısına referansla hazırladıkları “cause for conflict” (çatışma nedeni) köşesi. Bu köşede birinin sevdiği diğerinin sevmediği bir albüm, iki yazar tarafından birbirlerinin yorumuna cevaplar da vererek kritik ediliyor. Bir nevi eleştiri kapışması… Ben bunun çok orijinal ve faydalı bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Zira, geçen yazıda benim de belirttiğim gibi, bir konserin eleştirisi için ekşisözlük ve Twitter gibi halka açık forumlara bakmamız gerekiyor çünkü gazete/dergi köşelerinde konserin sadece övgüsünü (çıkar çatışması) görüyoruz. Bu yüzden aynı sayfada hem övgü hem yerginin yer alması çok iyi; fanzinin herhangi bir çıkar çatışması olmadığını gösteriyor.
* * *
Duayen müzik eleştirmenlerinden Yavuz Hakan Tok da müzik sektörü ile müzik medyası arasındaki ilişkinin sağlıksız olduğunu düşünüyor. “Müzik yazarlarına, habercilere, eleştirmenlere albümün varsa fiziki baskısını ya da dijital platformlarda çıkışını haber veren ufak tefek aksesuar türü hediyelerin gönderilmesi, konserlere davetiye verilmesi bence olağan ve dahi olması gereken tanıtım faaliyetleri” diyen Tok buradaki en önemli hususun doz ve denge olduğunu belirtiyor: “Davet edildiğin bir konserden ya da etkinlikten bir iki fotoğraf/video paylaşmak bence zamanın algısında artık bir nezaket kuralı oldu. Bunun bir işbirliği ya da dolaylı reklam olarak algılanıp algılanmaması da paylaşımınızın dozu ve dengesiyle alakalı tabii.”
Yavuz Hakan Tok, tıpkı Beyza Cumbul gibi, basın bültenlerini kopyalayıp yapıştırarak yapılan “haberler”in haber değil doğrudan reklam/PR olduğunu söylüyor. Çoğu sanatçının PR için bunu yeterli bulduğunu ve hatta basın bülteninin dışına çıkılmasının istenmiyor olmasının da rolü olduğunu düşünen Tok, “Bu şekilde haberci PR’cıya dönüşüyor” diyor. Tok’un yaptığı kıymetli tespitlerden biri de şu: “Geçmişin gazetelerini karıştırdığımda bir konser için her gazetenin farklı haber çıktığına, birinin görmediğini diğerinin gördüğüne, farklı bakış açılarıyla haberler yazıldığına şahit oluyorum. Bugün maalesef böyle bir kültür-sanat medyası yok.”
Sadece eleştirmenlik için değil müzik yazarlığı için de durumun pek iç açıcı olmadığı ortada. Nitekim Tok, “Röportaj yapanın yaratıcı hiçbir soru sormadığı, karşı tarafı deşmediği, zaten yüz yüze gelinmediği için hiçbir insani sıcaklığın olmadığı, âdet yerini bulsun diye yapılmış röportajlar… Yazanın rengini asla belli etmediği müzik yazıları da PR faaliyetlerine hizmet etmekten öteye geçemiyor,” diyor.
Son olarak; Yavuz Hakan Tok, sektör ile medya arasında arkadaşlık veya yakınlıkların olabileceğini, bunun da bir haber alma biçimi olduğu kanısında. Tok’a göre yapılan işin iç yüzünü, sürecini bilmek yazara ve okurlara başka bir bakış açısı kazandırabilir: “Ben şahsen bir konseri sadece seyirci koltuğunda değil, provaları, hazırlıkları ve konser sonrasıyla da izleyip yazmak ya da bir şarkının çalınışına, kaydedilişine tanık olup da yazmak isterdim ama sektörde henüz böylesi açılımlar yok. Elbette sanatçıya/menajere/şirkete ne kadar yakın olursam olayım, o yakınlığın her zaman olumsuz tenkitler de yazabilme hakkımı saklı tutacak mesafeden öteye geçmemesi kaydıyla… Ne yazık ki müzik medyası ile müzik sektörü arasında o mesafenin korunabildiğine hiç şahit olmadım. Hatta böyle bir gerekliliğin farkındalığına bile rastlamadım desem yeridir.”
Bu noktada, ben, medya ile sektör arasındaki ilişkinin, ancak ve ancak kesin kurallara bağlandığı takdirde sağlıklı kurulabileceğini düşünüyorum. Mesela, konser davetiyesi, belli başlı itibarlı medya kuruluşlarının (ya da belki hepsinin) kültür-sanat birimlerine, yazılan eleştirinin olumlu ya da olumsuz olmasından bağımsız bir şekilde, daimi bir hak olarak sağlandığı zaman çıkar çatışmasının etkileri azaltılabilir. Çünkü aksi durumda, olumsuz yorumlar yazıldıktan sonra bir daha konserlere davetiye alamayacaksa, hiçbir muhabir/editör/yazar/eleştirmen olumsuz yazı/haber yapmak istemeyecektir.
Çıkar çatışmasının var olduğunu biliyoruz, bunu tartışmak bile yersiz. Peki, bu dinamiği bir kenara koyarak, iyi bir kültür-sanat eleştirisi nasıl olmalıdır? Albüm, konser, film ya da tiyatro eleştirisi yaparken nelere dikkat etmek gerekir? Bir sonraki yazıda…










