Sosyal Ağ ve Kitle

Gazetecilikle ilgili izlenmesi gereken 14 film

0

Başkanın Bütün Adamları, Post, Spotlight, Yurttaş Kane… Gazetecilik filmi denince akıllara gelenlerden bazıları. Vizyonda başarı hikâyesi yazan kült sayılabilecek bu filmleri izlediğinizde, basın hakkındaki kamuoyu nezdinde oluşan algıyı görebiliyorsunuz.

Bu Hollywood filmlerindeki gazeteciler genellikle açığa çıktığında sansasyon yaratacak bilgilerin peşinde, büyük kararların eşiğinde ya da tehlikeli bir olayın parçası. Hatta çoğu zaman bu filmler, merak ve şüphe duygularını harekete geçirerek daha fazla ilgi çekmesi için gazeteciliğin dedektiflikle karıştırılmasına da sebep oluyor. Oysa ki gazetecilik her zaman böyle olmak zorunda değil.

Bazı filmler klişelerin ötesine geçerek bize gazetecilik uğraşı hakkında en önemli noktayı işaret ediyor: Dünyayı daha iyi görebilmek ve anlayabilmek. Gazetecilikle ilgili filmleri Hollywood’un boyunduruğundan kurtarmak için kenarda köşede kalmış gibi görünen 14 filmi derledim.

The Bang Bang Club (2010): Yönetmenliğini Steven Silver’ın yaptığı filmde başrollerde Ryan Philippe, Malin Akerman ve Taylor Kitsch oynuyor. Film, dört savaş fotoğrafçısının gerçek hikâyesini anlatıyor. 1990’ların hemen başında Güney Afrika’ya giden fotoğrafçılar, ırk ayrımcılığının halen hüküm sürdüğü ülkede ilk defa yapılan demokratik seçimlere şahit oluyor. Dört savaş fotoğrafçısı, bu kritik dönemde hayatlarını tehlikeye atarak dünyaya gerçekleri duyurmaya çalışıyor.


In My Father’s Den (2004): Yeni Zelanda, İngiltere ortak yapımı bu filmin yönetmeni Brad McGann. Başrollerde ise Matthew Macfadyen, Miranda Otto ve Emily Barclay var. Deneyimli savaş fotoğrafçısı Paul, babasının cenazesi için ülkesine döndüğünde Celia ile kurduğu arkadaşlık sayesinde uzun zaman önce kaybettiği hayat umudunu yeniden keşfediyor. Ama Celia’nın aniden ortadan kayboluşu bütün şüphelerin Paul’un üzerinde toplanmasına sebep oluyor. Yeni Zelanda’nın en saygın yazarlarından Maurice Gee’nin aynı adlı romanından uyarlanan psikolojik gerilim filmi In My Father’s Den için şimdiye kadar sarsıcı yorumlar yapılmış. Bu listeyi yaparken izleme fırsatı bulduğum filmin sonu gerçekten de biraz “sürprizli”.


Wag the Dog (1997): Filmin yönetmen koltuğunda Barry Levinson, başrollerde Dustin Hoffman, Robert De Niro ve Anne Heche var. Medya ve iktidar ilişkisini eleştiren bu film, Amerikan başkanlık seçimlerine iki hafta kala, başkanın küçük yaştaki bir kızla arasında geçenler nedeniyle ortaya çıkan sansasyonu konu ediyor. Olaylar geniş çevrelerce duyulmadan önce önlem almak isteyen Beyaz Saray, halkın dikkatini başka bir yöne çevirmek için medya cambazı gazeteci Conrad Brean’ı görevlendiriyor. Brean, sahte bir savaş haberi çıkararak, ardından gelen destekleyici sahte haberlerle de tüm ülkeyi gerçekte var olmayan bir savaşa inandırıyor. Filmin yayınlandığı dönem ortaya çıkan Bill Clinton-Monica Lewinsky skandalına göndermeler yapan film, halkla ilişkiler mesleğinde “spin denetimi” olarak bilinen uygulamanın adeta bir örneğini gösteriyor.


Newsies (1992): Müzikal drama türündeki filmin başrollerinde Christian Bale, Bill Pullman ve Robert Duvall oynuyor. Filmde 1899 yılında New York’ta yaşanan, gazeteci çocukların grevi anlatılıyor. Film bir yandan sokaklarda gazete satarak geçimlerini sağlayan gazeteci çocuklara odaklanırken, bir yandan da 1800’lü yılların sonlarında New York’ta yaşanan Joseph Pulitzer ile William Randolph Hearst’in arasındaki gazeteciler rekabetine ışık tutuyor. Filmin tamamını YouTube’da bulmak mümkün.


The Parallax View (1974): Yönetmenliğini Alan J. Pakula’nın yaptığı İsveç yapımı film çalışkan, cesur ve başarılı muhabir Frady’nin bir Amerikan senatörüne düzenlenen suikast sonrasında, suikast sırasında orada bulunan muhabirlerin esrarengiz bir şekilde öldüklerini fark etmesiyle başlıyor. Frady, olayı araştırdıkça suikastin ve ölümlerin sorumlusunun bir terapi enstitüsü olan Parallax Company olduğundan kuşkulanıyor. Frady, gerçekleri ortaya çıkarmak için Parallax şirketine terapi için kayıt oluyor ve olaylar gelişiyor. The Parallax View, bir gazetecinin bir olayı aydınlatma çabasında yapabileceği şeylerin sınırını görmek için de önemli bir yer teşkil ediyor.


The Lost Honor of Katharina Blum (1975): Yönetmenliğini Volker Schlöndorff ve Margarethe von Trotta’nın yaptığı filmin başrollerinde Angela Winkler, Mario Adorf ve Dieter Laser oynuyor. Heinrich Böll’ün 1974 yılında yayımlanan ünlü Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru eserinden uyarlanan filmde 1970’li yıllar Almanya’sında sürdürülen Kızıl Ordu Fraksiyonu’na (RAF) bağlı Baader Meinhof soruşturmaları sırasında insanların özel hayatlarının hiçe sayılmasını ve mahkeme tarafından suçsuz bulunmuş olsalar bile medya aracılığıyla hayatlarının karartılabildiği vurgulanıyor. Filmde, medyanın haber yapma özgürlüğü ile bireylerin özel yaşam hakları arasındaki çatışma teması işleniyor. Görünüşte tek suçu bir anarşistin sevgilisi olmak olan Katharina Blum’un, yürütülen soruşturma kapsamında tüm özel hayatı didik didik ediliyor ve suçluymuş gibi sunuluyor. Gazetecilik etiği tartışmalarında göz ardı edilmemesi gereken bir film olduğunu hatırlatalım.


A Sunday in Kigali (2006): Film Ruanda’da 1994 yılındaki Tutsi katliamından hemen önce başkent Kigali’de AIDS ile ilgili belgesel çeken Kanadalı gazeteci Bernard Valcourt’un Tutsi bir kadına aşık olma hikâyesiyle başlıyor. İlişkilerini gizlice sürdürürlerken soykırım başlıyor ve Bernard Kanada’ya geri dönmek zorunda kalıyor. İç savaşın bitip barışın sağlanmasından üç ay sonra Bernard sevdiği kadını bulmak için Kigali’ye geri dönüyor. 800.000 Tutsi’nin öldürülmesiyle sonuçlanan dünya tarihinin en büyük soykırımlarından birini anlatan filmde, Kanadalı bir gazetecinin çabaları ele alınıyor.


The Year of Living Dangerously (1982): Christopher Koch’un 1978 tarihli The Year of Living Dangerously romanından uyarlanan filmin hikâyesi, Başkan Sukarno’nun devrilmesi sırasında Endonezya’da geçen bir aşka dayanıyor. Film 1965’teki 30 Eylül askeri darbe girişiminin hemen öncesinde başkent Cakarta’daki bir grup yabancı muhabirin başına gelenleri işliyor. Filmde Mel Gibson, Avustralyalı gazeteci Guy Hamilton ve Sigourney Weaver, İngiliz Büyükelçiliği görevlisi Jill Bryant rolünde. Filmi ilginç kılan ve bu listede yer almasına sebep olan olaysa filmin 2000 yılına kadar Endonezya’da yasak olması. The Year of Living Dangerously, darbe lideri Sukarno tarafından kullanılan ünlü bir İtalyanca cümleye atıfta bulunuyor: Vivere Pericolosamente (Tehlikeli yaşamak). Sukarno, 1964 Endonezya Bağımsızlık Günü konuşmasının başlığı için bu satırı kullanmış.


L’enquête (2014): Vincent Garenq tarafından yazılan ve yönetilen bir Fransız gerilim filmi. Film, gazeteci Denis Robert, Clearstream bankasının karanlık işlerini açığa çıkararak Avrupa’da yarattığı infiali konu ediniyor. Çokuluslu bir yolsuzluk skandalını ortaya çıkarma arayışı, gazeteciyi Renaud Van Ruymbeke tarafından yürütülen ve sürekli genişleyen bir soruşturmanın parçası haline getiriyor. Clearstream Skandalı olarak Türkçeye çevrilmiş film, şeffaflık ve hesap verilebilirliğin neden önemli olduğunu anlamamız için birebir.


Whiskey Tango Foxtrot (2016): Gazeteciliği anlatan hikâyeler hep ciddi olmak zorunda değil. Komedyen Tina Fey’in başrolünü oynadığı film, New York’taki masa başı işinden çok sıkılan gazeteci Kim Baker’ın radikal bir karar vererek Afganistan’da tehlikeli bir göreve gönüllü katılmasını konu ediyor. Kim’e yaşadığı büyük kültür şokunu atlatmakta maceraperest gazeteci rolünde Margot Robbie, işini hep ciddiye alan bir albay rolünde Billy Bob Thornton ve yakışıklı bir foto-muhabir rolünde Martin Freeman eşlik ediyor.


Je-bo-ja (2014): Türkçe adıyla İspiyoncu, Yim Soon-Rye tarafından yönetilen bir Güney Kore filmi. Film, ülkedeki en büyük bilimsel dolandırıcılık olaylarından birine dayanıyor. Film, Hwang Woo-suk isimli bilim insanının 2000’lerin başında tüm ülkeyi yanlış bilgilendirmesiyle gelişen gerçek bir hikâyeyi anlatıyor. Filmde Seul Ulusal Üniversitesi’nde (SNU) biyoteknoloji profesörü olan Hwang, insan embriyonik kök hücrelerini klonlayan deneyleri başarıyla gerçekleştirdiğini iddia ettikten sonra 2005’te, Hwang’ın laboratuvarında eski bir araştırmacı olan ihbarcı Ryu Young-Joon’un bir ihbarı üzerine ortaya çıkan etik ihlalleri, uydurma verileri ve ünlü “PD Notebook” olayının perde arkası işleniyor. Hwang, 2009’da zimmete para geçirme ve biyoetik ihlallerden ömür boyu hapse mahkum edilmişti.


Die vierte Macht (2012): Dennis Gansel’in yönetmenliğini yaptığı filmde kahraman Paul Jensen, iş için Berlin’den Moskova’ya taşınıyor ve bol tirajlı bir gazetenin magazin sayfalarının editörü oluyor. Katja adında bir aktiviste âşık olmasıyla birlikte Rusya’nın siyasal gündemine aşina olmaya başlıyor. Ne var ki, muhalif bir muhabirin öldürülmesine tanık olduğunda başı hem teröristle, hem Rus gizli servisiyle belaya giriyor. Paul, kendini birden bir apartmanın bombalanmasında yatan asıl sebeplerin dehlizine düşmüş vaziyette buluyor. Gazeteci kimliği ve idealleri Paul’ün araştırmacı yanını harekete geçiriyor ve olaylar çözülüyor.


Schtonk! (1992): Helmut Dietl tarafından yazılan ve yönetilen hiciv filmi Schtonk!, “Hitler Günlükleri” isimli Alman basın skandalını yeniden anlatıyor. 1983 yılında, Almanya’da yayın yapan Stern dergisi büyük bir skandala imza atarak Hitler’in günlüklerini bulduğunu açıklıyor. Ama kısa süre sonra günlüklere dair yayımlanan haberlerin sahte olduğu ortaya çıkarılıyor. Filmin yönetmeni Dietl da bu skandalı iki yıl boyunca araştıran ekip içinde yer alıyor. Bir Charlie Chaplin klasiği “Büyük Diktatör’e” göndermelerle de dolu olan filmin ismi ana karakter tarafından defalarca bir tiksinti ifadesi olarak kullanıldığı için seçilmiş, yoksa kelimenin Almanca’da hiçbir anlamı yok.


A Beautiful Day in the Neighborhood (2019): Listeyi yakın tarihli bir öneriyle kapatalım istedim. Film, ABD’de yaklaşık bin bölüm yayınlanan çocuk televizyon programı Mister Rogers Neighbourhood’un yaratıcısı ve sunucusu Fred Rogers ile gazeteci Tom Junod arasındaki dostluğa odaklanıyor. Tom Junod, Esquire’ın 1998 tarihli özel Heroes sayısı için sevilen TV simgesi Fred Rogers hakkında bir röportaj yapması için görevlendiriliyor. İlk başta Rogers’a şüpheyle yaklaşan Junod bu röportaj sayesinde kendi duygularını keşfedebilmesine yol açan bir iç yolculuğa çıkıyor.

Alican Acanerler
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okudu. Gazeteciliğe Berlin’de yerel bir dergide stajyer muhabir olarak başladı. Teyit.org'da teyitçi olarak çalıştı. Haber uygulaması Bundle'da Dijital İçerikler Editörü olarak çalıştı. Çeşitli mecralarda yazıları yayınlandı. Halen Bağımsız Gazetecilik Platformu P24'ün bir projesi için Ankara temsilciliği görevini yürütmekte.
    Subscribe
    Bildir
    guest
    0 Yorum
    Inline Feedbacks
    View all comments
    Login/Sign up