Ne Okuyoruz

Bültende 1 yılın ardından, devletlerin sosyal medya manipülasyonu, Almanya’nın Firefox sevgisi

0

NewsLabTurkey Ne Okuyor’dan herkese merhaba!

Bu hafta “Ne Okuduk” bölümümüzde medyanın ve bilginin üzerindeki baskılar var. Hem sosyal medyanın gazeteciler üzerindeki baskısı hem de devletlerin sosyal medya kontrolü bu konuda öne çıkan başlıklar.

“Haftanın Odağı”nda ise NLTR #neokuyoruz bülteninin bir yılı var. Bu bültenle başlayan ikinci yılın şerefine geçtiğimiz bir yılı ve bu yıl boyunca edindiğim tecrübeleri sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdilik benden bu kadar. Görüş ve önerilerinizi her zaman bekliyoruz.

Haftaya görüşmek üzere!

—Ahmet A. Sabancı

Bu hafta ne okuduk?

VOX MEDIA VE NEW YORK MAGAZINE BİRLEŞTİ: Geçtiğimiz haftanın en büyük medya ekonomisi haberlerinden birisi Vox Media grubunun New York Magazine ve altındaki yayınları satın alması oldu. Her ne kadar ödenen fiyat konusunda bir bilgi verilmese de, bu birleşmenin doğası ve neden mantıklı bir hareket olduğu haberin büyümesindeki asıl sebepti.

Vox, birçok açıdan ABD merkezli dergi grubu Conde Nast’ın dijital versiyonu gibi görülüyor. Editoryal anlamda ortak bir bakışı olan ama her biri ayrı bir odağa sahip ve birbirine rakip olmak yerine destekleyen yayınların bir araya geldiği bir grup. New York Magazine ve altındaki yayınlar da bu profile tam anlamıyla oturan ve Vox’un mevcut yayınlarına rakip olmak yerine konulara farklı perspektifler sunabilecek yayınlar. Böyle bir birleşmeden her iki tarafın da kârlı çıkması yüksek bir ihtimal.

Bu birleşme aynı zamanda medyada ekonomik hareketleri planlarken nasıl düşünmek gerektiğini de bizlere gösteriyor. Daha “Silikon Vadisi” bir tavırla rakibi satın alıp öldürmeye çalışmak yerine (Google, Facebook gibi şirketlerin rakipsizleşmesinin asıl sebebi bu yaklaşımları) her iki tarafın da faydalanıp güçleneceği bir model izlemek lazım. Çünkü söz konusu medya olduğunda tekelleşme en büyük düşmanımız.

NYT’IN TWITTER’DAN ÇEKTİKLERİ: Twitter ve genel olarak sosyal medya birçok anlamda iyi bir değişim olarak görülüyordu. En azından birkaç yıl öncesine kadar. Ne var ki hemen her hafta sosyal medyanın yarattığı sorunların büyüklüğüne tanık oluyoruz. Bu hafta da bu konuya dair iki farklı başlığımız var.

Geçtiğimiz hafta Beyaz Saray içerisinden gelen büyük bir sızıntı, Trump’ın azledilmesi sürecini başlattı ve o günden bu yana sürekli son dakika haberleri ve yeni gelişmeler görüyoruz. Fakat The New York Times bu konuda yaptığı iki habere gelen anında tepkiler ile ateş altında kaldı. Özellikle de bilgiyi sızdıranın bir CIA çalışanı olduğunu yazdıkları haber bunun en büyük sebebiydi. Her ne kadar birçok insan bu haberin bilgiyi sızdıran kişinin hayatını riske atmak olduğunu iddia etse de, Beyaz Saray’ın bunu zaten bildiğini ya da bunun neden bir haber önemi taşıdığını (o sıralarda Trump ve ekibi bilgiyi sızdıran kişinin güvenilirliğine saldırıyordu) görmezden geldi. Ardından bu gelişmenin seçmenlerin fikrini nasıl etkilediğine dair haberleri de benzer bir şekilde “ağır eleştiriye” maruz kaldı.

“Ağır eleştiri” şeklinde yazmamın sebebi bu durumları ne kadar eleştiri olarak tanımlayabileceğimize emin olmamam. Gerçekten sağduyulu eleştiri yerine trollük, saldırganlık ve iftiraları daha sık görüyor olmamız eleştirinin ne demek olduğunu anlamadığımızı düşündürmeye başlıyor. İçinde yaşadığımız kutuplaştırma koşulları (bkz. bir sonraki başlık) ve her şeyi siyah beyaz görme isteği de bu durumu daha tehlikeli bir hâle getiriyor gibi görünüyor. 

Büyük bir yayın olmak ya da bilinir olmak da bunu daha sık yaşamanıza sebep oluyor. NYT bunun en büyük örneklerinden birisi. Ya da Teyit gibi doğrulama platformlarının her içeriğinden dolayı illa ki birilerinin tarafında olduğunun iddia edilmesi gibi. Tüm bunların arasından gerçek eleştirileri ayırt etmek de giderek zorlaşıyor. Gazeteciler ve medya çalışanları olarak ciddi bir şekilde ele almamız gereken bir sorun bu.

EN AZ 70 ÜLKE SOSYAL MEDYAYI “AKTİF” KULLANIYOR: Oxford Internet Institute, devletlerin sosyal medyada bilgiyi kontrol ve manipüle etmek için neler yaptığına dair kapsamlı bir araştırmayı yakın zamanda tamamlayarak sonuçlarını “The Global Disinformation Order” isimli rapor ile geçtiğimiz hafta içerisinde yayınladı.

Raporun öne çıkardığı birçok başlık var; açıkçası genel bir özet olarak durumun gerçekten kötüleştiğini söylemek mümkün. Bu taktikleri kullanan ülkelerin sayısı geçtiğimiz iki yılda %150 artmış durumda ve kullandıkları yöntemler giderek çeşitleniyor. İlginç bir şekilde ise bu yöntemleri uluslararası politika için kullanan ülkelerin sayısı çok az. Çoğu ülke kendi içerisindeki diyaloğu kontrol etmek ve farklı sesleri bastırmak için bu yola başvuruyor. Eğer raporun tamamını okumaya vaktiniz yoksa, The New York Times’da kapsamlı bir özetini bulabilirsiniz.

Türkiye’yle ilgili verilerde dikkatimi çeken birkaç detay var. Örneğin, araştırmaya göre Türkiye’nin aktif kullandığı platformlar Facebook ve Twitter. Kullanılan hesap çeşitleri de botlar ve insanların yönettiği hesaplar (bunun dışında ikisinin karışımı olan cyborg ve çalınmış hesaplar var; Rusya hepsini kullanıyor mesela). Eğer diğer ülkelerle kıyaslamak isterseniz raporda bunu yapmanız mümkün.

ALMAN BASINININ FIREFOX SORUNU: Mozilla Firefox, en eski tarayıcılardan birisi olmasına rağmen Google Chrome’un gelişi ile birlikte eski bilinirliğini kaybedeli uzun zaman oldu. Her ne kadar geçtiğimiz yıl tamamen yenilenip birçok anlamda kendisini geliştirse de, birçok insan artık Chrome’dan vazgeçecek gibi görünmüyor.

Almanya’daysa durum biraz farklı ve bu da ana geliri reklam olan basın kuruluşları için bir sorun anlamına geliyor. Geçtiğimiz yıllarda hem Firefox hem de Safari kullanıcı mahremiyetine önem veren güncellemeler çıkartarak kullanıcıların internette takip edilmelerini zorlaştırdı. Bu da özellikle reklam sistemlerinin insanları takip etmesinin ve onların verilerini kullanmasının zorlaşması demek. Almanya’da Firefox kullanıcılarının %20-30 arasında olması (Dünya ortalaması %4.4) ve en son Firefox güncellemesinin bu konuda güvenliği daha da sıkılaştırması, reklam gelirlerinde ciddi bir düşüş demek. Bunun üzerine Dünya genelindeki %15.5 Safari kullanımını da eklersek, Almanya’da bir web sitesinin reklamlardan para kazanmasının ne kadar zor olduğunu anlamak kolaylaşacaktır.

İlginizi çekebilir:  Financial Times ve Nikkei birleşmesi, The Guardian ziyareti, podcastin sorunları

Elbette bu durum sadece Almanya’yı etkilemiyor. Her ne kadar Chrome gibi büyük bir pazar payına sahip olmasa da, bu iki büyük aktör Chrome’u da bu konularda kendisini geliştirmeye zorluyor. Ayrıca sürekli takip edilmeden interneti kullanmanın mümkün olduğunu gören kullanıcılar da bunu talep etmeye başlıyor. Bu yüzden reklamlardan ve gözetim üzerinden para kazanmaktan uzaklaşmak herkesin orta vadeli planları içerisinde olmalı.

BBC IRKÇILIK HAKKINDA HİSLERİNİ SÖYLEYEN MUHABİRİNİ KINADI: Gazetecilerin tarafsızlığı konusu üzerine önceki bültenlerde de konuşmuştuk. Bu konudaki en büyük sorunlardan birisi de kurumların anlamsız derecede sınırlayıcı kurallara sahip olması ve bu kuralları tartışmalı bir şekilde kullanması. Bunun en son örneği ise BBC’de gerçekleşti.

Temmuz ayında Trump’ın ABD Temsilciler meclisi üyesi dört kadın hakkındaki ırkçı yorumlarını ele aldıkları sabah programında, BBC muhabiri Naga Munchetty, diğer muhabir ona bunu okuduğunda ne hissettiğini sorunca “öfkelendiğini” söylemişti. BBC yönetimi Munchetty’nin editoryal sınırların dışına çıktığını söyleyen bir kınama yayınladı.

Bu kınama kaçınılmaz bir şekilde büyük eleştirileri beraberinde getirdi. BBC çalışanları başta olmak üzere birçok kişi bu kınamanın yanlış olduğunu ve geri çekilmesi gerektiğini söyledi. BBC ise bunu artık klasikleşen “tarafsızlık ilkesi” gerekçesiyle savunmaya çalıştı. Her ne kadar kınama henüz geri çekilmemiş olsa da, bu durum tarafsızlık konusunu düzgün bir şekilde tartışmadan bunu dayatmaya çalışmanın nasıl sorunlara sebep olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Haftanın odağı: “Ne Okuyoruz” ile geçen 1 yılın ardından

Şu anda okuduğunuz bülten ile 2018’de başlayan “Ne Okuyoruz” bülteninin ikinci yılını başlatmış oluyoruz. 1 Ekim’de de NewsLabTurkey olarak ilk yaşımızı kutlayacağız. Bu özel bülteni kutlamak için bu haftanın odağında sizlerle geçtiğimiz 52 bültene dair kimi verileri ve tecrübelerimi paylaşmak istedim.

İlk bülteni gönderdiğimizde abone sayısı 221’di. Eğer son dakikada gelen yeni aboneler olmazsa bu bülteni 1153 kişiye göndereceğim. Bir yandan bu rakamın daha fazla olmasını istesem de, bu bile güzel bir büyüme aslında. Eğer merak ediyorsanız, 69 kişi de ya abonelikten ayrıldı ya da mailleri hata verdiği için sistem tarafından silindi. 

Henüz bu bülteni bitirmedim ama kullandığım programa göre 53 bültende 70.000 kelimeyi aşmışım. Bu da yaklaşık olarak ortalama bir romanın uzunluğuna denk. Eğer her hafta bu bülteni okuduysanız kendinizi bir kitap bitirmiş sayabilirsiniz. Bülten başına da 1300 kelimenin biraz üstüne çıkıyor (bu bülten tam 1535 kelime). Bu da internette “longform” dedikleri uzunluktaki bir yazıya denk geliyor.

Bülteni göndermek için kullandığımız Mailchimp’te otomatik olarak okunma ve tıklama istatistikleri var. Her ne kadar bu tarz bir gözetimi çok sevmesem ve bu rakamlar çok güvenilir olmasa da (kimi mail uygulamaları bunları engelliyor), ortalamaya vurduğumuzda bülteni alanların yarısından biraz azı (genellikle %35-40 aralığında) hemen her bülteni okuyor gibi görünüyor. Umarım diğerleri gizli gizli de olsa okumaya devam ediyordur.

Doğrudan bir rakam veremesem de, az olduğuna emin olduğum tek istatistik geri bildirimler. Her hafta yüzlerce kişiye mail ile, bir o kadarına da siteden ulaşmasına rağmen bültenle ilgili aldığımız geri bildirimler çok kısıtlı kaldı. Bu sessizliği iyiye mi yormalı bilemedim.

Kişisel bir tecrübe olarak bültenden bahsedecek olursam bana birçok şey kattığını söylemem gerek. Her hafta medya alanına dair derinlemesine okumalar yapmak, gündemi sürekli takip etmek, haftanın odağı için araştırmalar yapmak hem bilgi birikimimi hem de araştırma yöntemlerimi geliştirdi. Ben de elimden geldiğince her hafta bu öğrendiklerimi sizlere ulaştırmaya çalıştım.

Açıkçası başlarda her hafta bu düzeni koruyabilir miyim diye düşünmüştüm. Ama 53 hafta geride kaldı ve artık hafta sonunun gelmesini bekler oldum. Düzenli üretmenin motivasyonu arttırdığı gerçekten doğruymuş. Eğer yazma konusunda motivasyon sıkıntısı yaşıyorsanız tavsiye ederim.

Bültenin bana kattığı en önemli şeylerden birisi kesinlikle perspektifimin genişlemesi oldu. Sizlere olabildiğince kapsamlı bir şekilde gündemi özetlemek için daha önce bakmanın aklıma gelmeyeceği yerleri de takip etmeye, medya diyetimi olabildiğince genişletmeye başladım. Bu da daha derinlikli ve eleştirel bir perspektif geliştirmeme yardımcı oldu. Her hafta bültenin içeriğini yazarken de size bunu yansıtmaya çalışıyorum.

Şimdi NewsLabTurkey olarak ikinci yılımıza başlıyoruz ve önümüzde gerçekten güzel bir yıl olduğuna eminim, NLTR Akademi bunun bir işareti. Eğer bir aksilik yaşamazsam, size en az 51 bülten daha göndereceğime emin olabilirsiniz. Umarım bana birçok şey katan bu proje sizler için de faydalı ve anlamlı oluyordur. Eğer daha iyisini yapabileceğimi düşündüğünüz şeyler varsa da mutlaka bana yazın, önümüzde koca bir yıl daha var.

Ahmet A. Sabancı
NewslabTurkey Bülten Editörü ve yayın kurulu üyesi. Serbest yazar ve araştırmacı. Çalıştığı alanlar içerisinde felsefe, insan hakları, teknoloji, bilgi güvenliği, medya çalışmaları, medya trendleri, gelecek çalışmaları ve bilimkurgu bulunuyor. Yayınlandığı yerler arasında The Guardian, Global Voices, Daily Dot bulunuyor.

Spor muhabirliğinin kötü kaderi: Duyumcu, yalancı ama kanaat önderi

Önceki içerik

Azınlık gazeteleri: Abonelik sayıları beklentileri karşılamıyor

Sonraki içerik