The Playlist: Spotify ve Daniel Ek’in hikâyesi

Getting your Trinity Audio player ready...

Netflix’in son işlerinden biri Spotify’ın ve kurucusu Daniel Ek’in hikâyesinin anlatıldığı altı bölümlük mini dizi The Playlist. Her ne kadar odaktaki kişi Daniel Ek olsa da dizi, tek bir kişiye yoğunlaşmak yerine her bölümde Spotify’ın kuruluşunda rol oynamış farklı birinin hikâyesini aktarıyor: İlk bölümde vizyoner Daniel Ek, ikinci bölümde Sony’nin İsveç yetkilisi, üçüncü bölümde telif yasalarından anlayan (Türk kökenli İsveçli oyuncu Gizem Erdoğan’ın oynadığı) bir avukat, dördüncü bölümde Spotify uygulamasını geliştiren bir yazılımcı, beşinci bölümde Spotify’ı büyük ölçüde finanse eden bir sermayedar ve son bölümde ise Daniel Ek’in de eski bir arkadaşı olan bir şarkıcı…

Korsan ve müzik endüstrisi

2000’lerin başında müzik endüstrisi ile dinleyiciler arasında, aslında bizler için olumlu olan, bir kopuş yaşandı. The Pirate Bay ve Napster’ın başını çektiği dijital paylaşım teknolojileri sayesinde müzik dinlemek bedava hale geldi. CD satışlarının düşmesi yapım şirketlerinin canını sıkıyordu (ki bu durum dizinin ikinci bölümünde işleniyor). Müzisyenlerin bu durumdan çok olumsuz etkilendiği söylenemez çünkü, yapılan anlaşmalar gereği, kayıt gelirlerinin çoğuna yapım şirketleri çöküyordu zaten.

Metallica gibi bazı gruplar Napster’a karşı açılan davada öncülük yaptıysa da aslında P2P paylaşım teknolojisi çoğu müzik grubunun avantajına bir gelişmeydi. Çünkü müzik ekonomisinin büyük çoğunluğu Sony, Universal ve Warner tarafından kontrol edilmekteydi. Bu üç majör yapım şirketinden biriyle anlaş(a)madığınız zaman reklam, pazarlama, tanıtım bütçesi kısıtlı olan küçük ve orta gruplar müziğini kitlelere iletemiyordu. Bu yüzden torrent siteleri piramidin altındaki gruplar için aslında bir çeşit bedava tanıtım mecrasıydı.

Nitekim, o zamanlar Amerika’da hiçbir listeye girememiş olan, Radiohead bile Kid A albümünü resmi çıkış tarihinden üç ay kadar önce, dedikodulara göre kasten, Napster’a salmıştı. Çıkış tarihine kadar dünya genelinde yapılan milyonlarca “korsan” indirme sayesinde Kid A resmen piyasaya sürüldüğünde Amerika’daki Billboard 200 listesine birinci sıradan girmişti. Public Enemy, Limp Bizkit ve birçok bağımsız grubun Radiohead’in taktiğini izlediğini ve ücretsiz P2P paylaşım platformlarını desteklediklerini biliyoruz.

Dizi, bu bağlamda, müzik endüstrisi, sanatçılar ve dinleyiciler arasındaki iktisadi ve teknolojik gerilim üzerinden ilerliyor. Senaryoya göre Daniel Ek, İsveç menşeli The Pirate Bay ekibinin yaptığı işe hayranlık duyuyor; müziğin ücretsiz olması gerektiğine katılıyor fakat bunun hem yasal bir çerçevede hem de daha kullanışlı yapılırsa monetize edilebileceğini düşünüyor. Bir fikir olarak Spotify da işte buradan çıkıyor; yani The Pirate Bay’e yasal ve para kazanan bir alternatif…

Bedava yasal müzik olur mu?

Daniel Ek’in ısrar ettiği hususlardan biri “freemium.” Kaliteli, hızlı çalışan, ara yüzü güzel, pratik ve ücretsiz bir müzik çalar… Ek’in etrafındaki herkes Spotify’ın bir abonelik modeli üzerinden para kazanması gerektiğini söylerken Ek, para istedikleri takdirde insanların, ara yüzü kötü olsa bile, her zaman bedava korsana döneceğini düşünüyordu (ki bence de haklı). Bu yüzden önce reklam işi üzerinde durdu fakat majör yapım şirketleri reklamla yeteri kadar para kazanılmayacağını söylüyordu. İnsanlar müzik dinlerken uygulamaya bakmayacağı için sayfadaki reklamlar etkisiz olacaktı. Sadece şarkı arasında girilen reklamların da yetersiz kalacağı düşünülüyordu.

İlerleyen zamanlarda şirket önce ücretsiz (reklamlı), sonra ek özellikler ve reklamsız içerik için ücretli seçeneğin olduğu bir modelde karar kıldı. “İnsanlar bira ve gofrete para veriyorlarsa müziğe de verirler” diyor avukat üçüncü bölümde. Ama bundan daha önemlisi Ek ve ekibi, Spotify’in topladığı verinin kıymetli olabileceğini idrak ediyor. Spotify’a kadar endüstrinin referans verisi albüm satışlarından ibaretti. Ancak kitap satışları okunmayı birebir yansıtmadığı gibi (bkz. Orhan Pamuk), CD satışları da dinlenmeyi birebir yansıtmıyordu. Spotify, kullanıcı hareketlerini takip ederek hangi albümde hangi şarkının en çok dinlendiği, şarkıların hangi bölümlerinin tekrar edildiği, şarkıların kaçıncı saniyede atlandığı, günün hangi saatlerinde hangi şarkıların daha çok dinlendiği gibi verileri çekebiliyordu. Bunlar müzik endüstrisi için ekonomik değeri yüksek verilerdi.

Bunlarla gidince, başta “bedava müzik olmaz” diyerek değişime direnen statükocu yapım şirketleri Spotify projesine ikna oldu. Hatta Spotify’la sadece yasal lisans anlaşmalarını imzalamakla kalmadılar, Spotify’a yatırım yaparak ortak da oldular. Bugün Spotify’ın yüzde 20 hissesi üç majör yapım şirketine ait. Yani yapım şirketleri ve Spotify bir nevi kartel oluşturuyorlar.

Spotify dost mu, düşman mı?

Gelinen noktada müzik yasal bir şekilde bedava veya çok ucuz oldu. Müzik bedava olmasına rağmen müzik şirketleri hiç büyümedikleri kadar hızlı büyüyorlar. Müzik ekonomisindeki rantı Spotify, yapım şirketleri ve yüksek celebrity’ler paylaşıyor. Müzisyenlerin yüzde 95’inin Spotify’dan elde ettikleri gelir ev kirasını bile karşılamıyor. Spotify’ın sanatçılara ödediği ortalama tutar sadece 12 dolar. Dizi, son bölümde, meseleye celebrity olmayan müzisyenler tarafından bakarak Spotify’ın eleştirisini yapıyor.

Spotify aslında güzel bir fikirdi. The Pirate Bay ücretsizdi ama pratik değildi; herkesin albümleri indirerek sabit diskine kaydedip sınıflandırması gerekiyordu. Spotify dijital stream ile geçici indirme yaparak şarkıları çalıyor ve böylece depolama sorununu çözüyor. Üstelik Spotify’da oynat tuşuna bastığınız anda müzik çalmaya başlıyor, indirmeyi beklemeniz gerekmiyor. Kendi listelerinizi kolayca yapabiliyorsunuz; sanatçıları takip edebiliyorsunuz. Vesaire… Yani eğer monetize edilmeseydi Spotify harika bir uygulama olabilirdi.

Ancak kâr motivasyonu Spotify’ı da yozlaştırdı. Yapım şirketleri kendileriyle anlaşmalı grupları satılık listeler aracılığıyla ön plana çıkarıyor. Kaliteli müzikler değil parası ödenen müzikler size öneriliyor. Müzik trendleri dinleyenleri talepleri doğrultusunda değil yapım şirketleri ve Spotify’ın dayatmalarıyla şekilleniyor. “Herkes için müzik” sloganının yerini “Kâr için müzik” aldı. İşin başında, bir start-up olarak, iyi niyet ve ilerici bir vizyonla yola çıkmış olsalar da müzik endüstriyle hem yasal mecburiyetler hem yatırım sermayesi bağlantısıyla iç içe geçtikten sonra her şey değişiyor. Bugün artık Spotify, Coca-Cola ya da IKEA gibi, tipik bir kapitalist şirket, kurucusu ve CEO’su olan Daniel Ek de yatırımcılarını (ve kendi servetini) memnun etmeye çalışan tipik bir iş insanı…

Özetle Spotify, müzik endüstrisindeki sömürü ilişkilerini değiştirmiyor; tam tersine, bu ilişkileri kuvvetlendirerek sömürüden kendine de pay alıyor. Dizi bu dönüşümü, yani önce ilerici bir fikir olarak başlayan projenin büyüdükçe nasıl gerici bir hal aldığını gözler önüne seriyor. The Playlist fena bir “true tech” dizisi değilse de sanırım sadece konunun meraklılarına hitap ediyor. Müzik endüstrisi ve Spotify ile özel bir ilginiz yoksa altı saatinizi bence başka bir diziye ayırabilirsiniz.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
İlginizi çekebilir