Silikon Vadisi bugün ne tam olarak “feodal” ne de “liberteryen” tutumu benimsiyor. Günümüzde aldıkları pozisyona bakıldığında iki kavramdan da biraz görebiliyoruz.

Teknoloji genellikle kaçınılmaz, doğal ve tarafsız bir ilerleme süreci gibi anlatılır. Bu bakışa göre “gelişim”, “yenilik”, “çağa ayak uydurma” gibi kavramlar neredeyse sorgulanamaz birer erdemdir. Oysa çoğu zaman teknolojik ilerleme “bir şey” (bazen etik, bazen çevre, bazen de sağlık) pahasına gerçekleşir.
Eleştirel teknoloji gazeteciliğinin ilk adımlarından biri de teknolojinin nötr olmadığını, onu tasarlayanların değerlerini, çıkarlarını ve dünya görüşünü taşıdığını fark etmek. Zira “inovasyon” anlatısı bu noktada bir ideolojiye dönüşebilir.
Geleneksel anlatı bize şunu fısıldar: “Teknolojik ilerleme her zaman iyidir ve sorunlar politik değil, teknik meselelerdir.” Böylece işsizliği tartışmak yerine “Otomasyon kaçınılmaz” olur. Barınma krizini konuşmak yerine “akıllı şehir uygulamaları” pazarlanır. Gözetim teknolojileri eleştirildiğinde ise “güvenlik” ya da “kullanıcı deneyimi” öne sürülür.
Bugün Silikon Vadisi yalnızca uygulama satmıyor aynı zamanda bireysel ve piyasa merkezli çözümleri de ihraç ediyor.
Kapitalizm “Öldü”, Sırada “Teknoliberteryenizm” Var
Ünlü ekonomist Yanis Varoufakis, kapitalizmin “teknofeodalizm” olarak adlandırdığı yeni bir biçime doğru evrildiğini iddia ediyor. Varufakis, “Teknofeodalizm: Kapitalizmi ne öldürdü?” adlı kitabında, geleneksel kapitalist pazarların yerini birkaç teknoloji devi tarafından kontrol edilen dijital platformların aldığını savunuyor.
Varoufakis’in bu tanımı küresel ölçekte bir fenomene dönüştü ve eleştirel isimler Silikon Vadisi’ni “teknofeodal” bir yapı olarak görmeye başladı. Kimisi ise feodalizmin bu yapıyı tanımlamakta yetersiz kaldığı görüşündeydi. Zira Silikon Vadisi sermayedarları devlet müdahalelerine tamamen karşı bir ekip olarak yola çıkmıştı. Bu nedenle bu sermayedarları tanımlamak için “teknoliberteryenizm” diye bir kavram daha ortaya atıldı.
Teknoliberteryenlik kısaca eski usul egemen devletlerin ortadan kalktığı, “teknoloji kardeşliğinin”, dizginsiz serbest piyasaların ve liberteryen ütopyanın tam gaz hüküm sürdüğü bir vizyon olarak tanımlanabilir. Bu fikir, kabaca, ekonomik liberalizmin teknolojiye uyarlanmış hali. Buna göre hükümet teknoloji sektöründe olmamalı; tıpkı bakım, emeklilik ve bireylerin yaşamı boyunca asgari bir rol üstlenmesi gerektiği gibi.
Ancak Silikon Vadisi bugün ne tam olarak “feodal” ne de “liberteryen” tutumu benimsiyor. Günümüzde aldıkları pozisyona bakıldığında iki kavramdan da biraz görebiliyoruz.
Nitekim 2000’lerde devlet kurumlarından ve düzenlemelerden tamamen azade bir dünyanın hayalini kuran bu teknoliberteryen sınıfı, bugün Amerikan hükümetinin kurumlarında bizzat görev alırken, hükümet ihalelerinin de aranan yüzleri haline geldi. Artık silah sanayisinden uzay araştırmalarına kadar pek çok alanda faaliyet gösteren teknoloji devleri, hükümet fonlarından ciddi biçimde yararlanıyor ve dünya genelinde hükümetlerin işlerini yükleniyor.
Siyaset bilimcilere göre teknoliberteryenlerin bugünkü rengini belirleyen iki önemli strateji var: İçeride ifade özgürlüğünü savunarak hükümet fonlarını ele geçirmek, dışarıda ise vergi cennetleri, kripto paralarla serbestiyi savunurken, her türden otoriter devletle işbirliği yapmak.
VOX’un teknoloji yazarı Adam Clark Estes, “teknoliberteryenlerin, artık teknootoriterler olarak da görüldüğünü ve motivasyonlarının giderek daha çarpık hale geldiğini” ifade ediyor. Bugün bu dijital devlerin, demokrasinin kısıtlamalarından kaçmak, kendilerine vatandaşlar üzerinde her türden çılgın deneyi yürütebilecekleri özel ekonomik bölgeler yaratmak ve vergiler, yerel kurallar ve düzenlemelerle uğraşmadan zengin ülkelerden yoksul ülkelere servet aktarmak gibi amaçları var.
Paypal Mafyası
Silikon Vadisi’nin teknoliberteryenler ağının odağında sektörde “PayPal mafyası” diye bilinen bir ekip var.
“PayPal mafyası”, online ödeme sistemi PayPal’in ilk dönemlerinde çalışan ve sonrasında büyük etki sahibi teknoloji şirketlerini kuran bir grup girişimciyi niteliyor.
PayPal’in ve ABD ile İsrail ordusuna veri analiz hizmeti veren Palantir’in kurucularından Peter Thiel bu ekibin merkezinde. Thiel, 2010’ların başında tüm yasa ve düzenlemelerden azade olacak şekilde uluslararası sularda yüzen bir koloni kurma projesine para yatırarak, teknoliberteryen duruşunu tescillemişti.
Onun hemen ardından 1999’da PayPal’e katılıp CEO olan Elon Musk, eski PayPal COO’su David Sacks, Palantir’i Thiel ile birlikte kuran Joe Lonsdale ve geçen yıl teknoloji liderlerini “toplumsal düzenin koruyucuları” ilan eden Techno-Optimist Manifesto’yu yazan Marc Andreessen geliyor. Andreessen aynı zamanda önde gelen girişim sermayesi şirketi Andreessen Horowitz’in (a16z) de kurucusu.
Bu ağın diğer isimleri arasında ise eski Coinbase CTO’su Balaji Srinivasan, Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt, Amazon’un kurucusu ve Blue Origin’in sahibi Jeff Bezos da yer alıyor.
Savaşlara yapay zekayı taşıyan şirket: Palantir
İsrail ve ABD başta olmak üzere hükümetler; yapay zekayı, Palantir’i ve Google, Microsoft ile AWS gibi bulut hizmetlerini kullanarak dev bir gözetleme ağı kurmuş durumda. Göçmenler, siyasiler, Filistinliler, gazeteciler ve devlet yetkilileri dahil, hedef aldıkları kişileri izleyip profillerini, hareketlerini ve sosyal ağlarını haritalayabiliyorlar.
28 Şubat 2026 itibarıyla ABD ve İsrail, savaşlarda bombalanacak hedeflerin belirlenmesi ve analizinde de yapay zekayı kullanmaya başladı. Tüm bunları Wall Street Journal ve Washington Post başta olmak üzere eleştirel teknoloji gazetecilerine açıklamalarda bulunan ifşacılar ve kaynaklar sayesinde öğrendik.
İsrail, 2021’de Google ve AWS ile 1,2 milyar dolarlık Project Nimbus anlaşmasını imzalamıştı. Bu türden işbirlikleri teknolojik araçları devasa bir istihbarat havuzuna dönüştürüyor. İsrail ordusu Gazze’deki neredeyse her birey hakkında toplanan devasa istihbarat verilerini (sinyal istihbaratı, sosyal medya, gözetleme görüntüleri) bulut şirketlerinin sunucularında depoluyor.
Palantir hizmetleri ise bu sunucular üzerinde çalışacak şekilde optimize edildi. Palantir’in yazılımları, bulutta halihazırda bulunan ham verileri alıyor, temizliyor ve analiz edilebilir hale getiriyor. Böylece eskiden statik olan kayıtları -örneğin motorlu taşıtlar dairesi dosyaları, polis raporları, konum geçmişi ve özel mesajlar, sosyal medya verileri- akıcı bir istihbarat ve gözetim ağına dönüştürebiliyor.
ABD ordusu, Maven Smart System (MSS) adlı bir sistem kullanıyor. Veri madenciliği şirketi Palantir’in de ortak olduğu bu sistemin içinde yapay zeka şirketi Anthropic tarafından geliştirilen Claude adlı yapay zeka modeli var. Washington Post gazetesine konuşan kaynaklara göre, Pentagon 28 Şubat’ta başlayan İran saldırısının ilk 24 saatinde 1000 kadar hedefi yapay zeka yardımıyla vurdu.
Bu hedeflerin içinde yanlışlıkla askeri tesis olarak etiketlendiği için vurulduğu düşünülen İran’ın Minab kasabasındaki ilkokulun da yer alıp almadığı büyük bir soru işareti. Bu saldırıda 175 çocuk hayatını kaybetti.
Söz konusu tartışmaların gölgesinde Silikon Vadisi patronları -özellikle de yapay zeka şirketleri CEO’ları- geliştirdikleri teknolojinin hükümetler tarafından nasıl kullanılacağını kendilerinin belirleyemeyeceğini savunuyor.
Anthropic ile Pentagon gerilimi
Teknolojinin tarafsızlığı konusunda önemli bir tartışma başlığı yapay zeka firması Anthropic ile ilgili. 28 Şubat İran saldırılarında kullanıldığına dair çok sayıda habere rağmen şirket aslında Pentagon’un taleplerine itiraz ederek “yapay zeka etiği” alanında önemli bir tartışmanın yolunu açtı.
İran’a yönelik saldırıdan sadece saatler önce ABD Başkanı Donald Trump, federal kurumların Anthropic’in teknolojisini kullanmasını yasakladığını açıkladı ve Pentagon’a mevcut sistemleri kaldırması için 6 aylık geçiş süresi tanıdı.
Pentagon ile Anthropic arasında şirketin yapay zeka modeli Claude’un askeri kullanımına ilişkin anlaşmazlık var. Anthropic CEO’su Dario Amodei, şirketin yapay zeka sistemlerinin şu iki alanda kullanılmasına izin vermeyeceğini söylüyor: ABD içinde kitlesel gözetim ve insan denetimi olmadan çalışan ölümcül otonom silah sistemleri.
Pentagon ise yapay zeka sistemlerini “tüm yasal amaçlar için” kullanma hakkına sahip olması gerektiğini savunuyor.
Claude’un Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yakalandığı askeri operasyonda da kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Bu da Wall Street Journal‘ın “eleştirel teknoloji gazeteciliği” başarısıydı.
Trump’ın Anthropic’i yasakladığı saatlerde OpenAI ise Pentagon’la anlaşma imzaladığını duyurdu. Bunun üzerine sosyal medyada başlayan boykot hareketi, 2,5 milyon kişinin desteğine ulaştı. Yapay zeka aracını boykot etme sözü veren kişilerin bulunduğu bir site 5 Mart itibarıyla 2,5 milyon kişiye ulaştı ama bu kişilerin ne kadarının ChatGPT’yi gerçekten boykot ettiği meçhul.
Silikon Vadisi’nin medya gücü, siyaseti nasıl şekillendiriyor?
Bu arada Silikon Vadisi patronları bugün sadece yazılım veya donanım üretmiyor; bilginin nasıl akacağını, hangi haberin “gerçek” kabul edileceğini ve kamuoyunun neyi tartışacağını belirleyen bir medya gücüne de sahipler.
1. Doğrudan medya sahipliği
Bazı teknoloji devleri, geleneksel medyanın prestijini ve güvenilirliğini satın alarak doğrudan bir etki alanı yarattı.
Örneğin Jeff Bezos 2013’te dünyanın en prestijli medya organlarından The Washington Post’u satın aldı. 2024’teki ABD Başkanlık Seçimleri’nde Bezos, Washington Post’un köşe yazılarının artık bireysel yazarların düşünceleri için serbest bir alan olmayacağını duyurdu. Bezos’un o dönemde aldığı kararla gazete uzun yıllardır devam eden partilere destek açıklama geleneğinden vazgeçti ve böylece Demokrat aday Kamala Harris’e destek açıklamadı. Hatta Trump karşıtı bir karikatürün gazetede yayınlanmasına da izin verilmedi. Bunu gazeteden bir dizi üst düzey istifa izlerken, Silikon Vadisi’nin medya gücünün önemli uğraklarda siyaseti nasıl etkilediği yönünde tartışmalar da yaşandı.
Benzer şekilde Salesforce CEO’su Marc Benioff da Time dergisini satın almıştı. Bununla birlikte dergi, belirgin bir şekilde Silikon Vadisi’nin görüşlerine yakın bir pozisyon aldı.
2. Algoritmik kapı bekçiliği
Silikon Vadisi sadece medya kurumlarının sahipliğiyle değil, hangi haberin gündem olabileceğine, hangi haberin yok sayılabileceğine karar verme, yani gündemi belirleyebilme gücüne de sahip. Bunu da büyük ölçüde, sahibi oldukları sosyal medya platformları aracılığıyla yapıyorlar.
Nitekim Mark Zuckerberg’ün Facebook ve Instagram’ı, dünya genelinde haber tüketiminin bir numaralı kaynağı. Zuckerberg’in algoritma güncellemeleri, bir gecede dijital yayıncıların trafiğini yüzde 80 oranında kesebilir veya onları “video içerik” üretmeye zorlayarak iflasın eşiğine getirebilir.
Benzer şekilde internet faaliyetinin büyük bölümünün gerçekleştiği Google da “arama motoru optimizasyonu (SEO)” aracılığıyla, medyanın yeni “yazı işleri müdürü” haline gelmişti. 2024’te yapılan çekirdek algoritma güncellemeleriyle bağımsız dijital yayıncılar büyük bir krize sürüklenirken, haber odalarındaki editörlerin yazım tarzları bile Google’ın taleplerine göre yeniden şekillenmek zorunda kaldı.
Google ve Meta, küresel dijital reklam gelirlerinin aslan payını alıyor. Bu durum, geleneksel medya kuruluşlarını finansal olarak zayıflatırken, teknoloji devlerine karşı “eleştirel” haber yapma kapasitelerini de dolaylı yoldan kısıtlıyor.
Bunun yanı sıra sosyal medya devleri hükümetlerin talepleri doğrultusunda haberleri engelleyebiliyor. Bunun en önemli örneği Joe Biden yönetimi sırasında Twitter ve Meta’nın 6 Ocak Kongre Baskını, Gazze Savaşı, Hunter Biden’ın Ukrayna’da yolsuzluğa karıştığı haberleri, COVID-19 pandemisi ve daha birçok konuda belirli siyasi söylemlere karşı, zaman zaman sansür iddialarına varacak katı bir moderasyon uygulamasıydı. Yine Biden iktidarında Trump’ın hem Facebook hem de Twitter hesapları kapatılırken, Cumhuriyetçilere yakınlığıyla bilinen New York Post’un yayın yapması da belirli bir süreliğine engellenmişti.
Yayın platformları Türkiye de dahil olmak üzere dünya çapında hükümetlerin içerik kaldırma taleplerini yüzde 80’e varan oranlarda kabul ediyor.
3. Medyanın kendisi olmak
Son dönemde Elon Musk’ın Twitter’ı satın alarak X’e dönüştürmesiyle platformlar direkt haber sitelerinin yerini alma derdine de düştü.
Musk, platformun algoritmasını kendi paylaşımlarını öne çıkaracak şekilde güncellettiği iddialarıyla gündemde. Artık ana akım medyanın ona ulaşmasına gerek yok; o, kendi medyasını ve kendi “gerçeğini” milyonlara doğrudan dikte edebiliyor.
Silikon Vadisi devleri neden Trump’ın arkasında sıralandı?
Biden döneminde Trump’ın hesaplarını kapatan ve New York Post’un yayınlarını engelleyen Silikon Vadisi patronlarının Trump dönemine uyumlanması ise beklenenden de hızlı oldu.
Trump’ın temmuz ayında başkan yardımcısı seçtiği JD Vance’in yeni yönetimle sosyal medya devlerinin “arasını bulan isim” olduğu düşünülüyor.
Zira Vance, PayPal mafyasının sıkı bir dostu. Hatta Peter Thiel, önceki seçimlerde Vance’in Ohio’dan Senato koltuğu kazanması için 10 milyon dolar harcamıştı. 2017’de Thiel tarafından kurulan Mithril Capital Management isimli risk sermayesi şirketinde yönetim ortağı olarak çalışmaya başlayan Vance, 2019’da Narya Capital isimli bir risk sermayesi fonu kurmuştu. O zamandan beri sağlık, biyoteknoloji ve yazılım dahil olmak üzere çeşitli alanlardaki girişimlerin yatırım fonu onun elinden geçiyordu.
Böylece Mark Zuckerberg, Jeff Bezos, Sundar Pichai ve Elon Musk’ın da aralarında bulunduğu konuklar, Trump’ın arkasında da sıralandı.
Trump yeni yönetimini kurarken, Silikon Vadisi’nin kazanımları muazzam. Palantir askeri-endüstriyel sektörü adeta ele geçirirken, Bitcoin yeni zirvelere ulaştı ve “teknoloji sınıfı” servetine servet kattı. Ayrıca bu dört yılda federal düzenlemelerin gevşetilmesinin yanı sıra teknoloji şirketleri, Trump’ın düşürmeyi vaat ettiği kurum vergilerinden de yararlanacak.
Okuma önerileri
“The Amazon Lobby” (The Intercept): Jeff Bezos’un Washington Post’u satın almasından sonra Amazon’un federal düzeydeki lobi gücünün nasıl arttığını ve bu durumun rekabet yasalarını nasıl etkilediğini inceleyen bir dosya haber dizisi:
“Headed for Technofascism” (The Guardian): Silikon Vadisi’ndeki “liberal” imajın aksine, kökleri 1990’lara dayanan ve son yıllarda iyice güçlenen sağ kanat eğilimleri inceliyor. Peter Thiel ve Elon Musk gibi isimlerin “teknofasizm” olarak adlandırılan yeni bir siyasi düzeni nasıl inşa etmeye çalıştıklarını analiz ediyor:
Microsoft araştırma dizisi (ProPublica – 2024/2025): Gazeteci Renee Dudley’nin yürüttüğü bu araştırmalar, Microsoft’un Amerikan hükümetini kendi yazılımlarına nasıl mahkum ettiğini ve siber güvenlik politikalarını kâr odaklı nasıl manipüle ettiğini belgelerle anlatıyor. Serinin en bilinen makalesi:
“Kapitalizm ‘öldü’, sırada teknoliberteryenizm mi var?” (Euronews Türkçe): 2024 ABD Seçimleri’nden hemen sonra kaleme aldığımız, Silikon Vadisi’nin siyasetteki konumlanışını irdelemeye çalıştığımız derleme:
https://tr.euronews.com/next/2025/01/24/kapitalizm-oldu-sirada-teknoliberteryenizm-mi-var
