Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık seçimleri tüm dünya için bir mihenk taşı olarak görülür. Bu işin doğasında var. Dünyanın dört bir yanında etkili bir ülkenin başkanlık koltuğuna kimin oturduğu, birçok dengeyi değiştirebilecek bir öneme sahip. Peki, küresel medya ya da Türkiye medyası için profesyonel anlamda çıkarabileceğimiz dersler neler?
Uluslararası medya ABD seçimlerinden hangi dersleri çıkardı?
Konuyla ilgili ilhamı Press Gazette‘de Charlotte Tobitt imzasıyla çıkan yazıdan aldım. Tobitt’in İngiltere merkezli ve bizim NewsLab Türkiye’nin oralı versiyonu olarak gördüğüm sitede yayınlanan yazısından yola çıkarak, medya elitinin çıkarımlarını özetlemek mümkün. The Guardian‘ın ABD editörü Betsy Reed, “sözde öfke döngülerinin” seçmenler üzerinde beklenenden daha az etkili olduğunu belirterek, bu tür olaylara verilen kapsamın yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini belirtmiş ve medyanın seçimlerin önemini aktarma konusunda genel olarak “oldukça iyi bir iş çıkardığını” ifade etmiş. Politico‘nun Küresel Haber Odası Stratejisi İcra Direktörü Francesca Barber ise, güven kazanmanın “sadece görüş bildirmekle değil, dinlemekle” mümkün olduğunu, medyanın izleyicileriyle daha derin bir bağ kurmak için onların endişe ve ihtiyaçlarını anlamaya odaklanması gerektiğini savunmuş. Bu süreçte sıklıkla eleştirilen kurumlardan biri olan The New York Times‘ın Genel Yayın Yönetmeni Joe Kahn, seçim sürecinde “doğruluk ve tarafsızlığın” önemine dikkat çekip medyanın güvenilirliğini korumak için haberlerin doğruluğunu titizlikle kontrol etmenin ve tarafsız bir dil kullanmanın kritik olduğunu ifade etmiş.
Tüm bu yorumların arasında öne çıkan bir vurgu var: “Okuru dinleme” ihtiyacı ve yaptıkları işe dair gösterilen inanç. Kullanıcı etkileşimi ya da angajmanı üzerine yıllardır yazıp çizen Batılı medya endüstrisinin zoraki bir kapsayıcılık dönemine girdiğini, Trump ile Clinton’ın yarıştığı seçimdeki hatalarından bu seçim sürecinde az da olsa uzaklaştığını söylemek mümkündü gerçekten; ama yine de ABD gibi kalabalık ve “kompleks” bir demokraside hâlâ temsil ve dinleme konusundaki eksikliklerini vurguluyor olmaları, aslında iddia ettikleri kadar iyi bir performans göstermediklerinin göstergesi. Gazetelerin siyasal elitle halk arasındaki “hedef kitle” tercihlerine ilişkin problemler olduğunu görüyoruz.
Yanlış bilgi meselesi: Daha olgun bir perspektif mi?
Her seçim sonrası olduğu üzere bu seçimler sonrasında da yanlış bilgi sorunu da elbette konu ediliyor. Yani mesele sadece “dinlemedik ama iyi bir iş başardık” meselesi değil. Trump’ın ilk başkanlığını getiren seçimlerin yanlış bilginin yaygınlaşması temelli okunmasına benzer; ama tüm sorunu da gazetecilik pratiklerinde aramayan ilginç bir yazı da NiemanLab‘de yayınlandı.
Maine Üniversitesi’nden Michael J. Socolow, 13 Kasım 2024 tarihli yazısında, doğrulanmış bilgilerin kamuoyunu etkilemedeki yetersizliğini ele alıyor. Socolow, geçmişte de gazeteciliğin, doğru bilgileri sunmasına rağmen, kamuoyunu etkileyemediği durumların olduğunu belirtiyor. Örneğin, 2003’te Knight-Ridder grubu muhabirlerinin Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmadığına dair doğru haberlerinin, kamuoyunu ve politikacıları yeterince etkileyemediğini vurguluyor. Bu, Batı medyası için önemli bir “yüzleşme” denebilir. Socolow, 5 Kasım 2024’te Donald Trump’ın yeniden seçilmesi sonrasında, medyanın Trump’ın anayasaya ve demokrasiye yönelik tehditlerini yeterince vurgulamadığına dair eleştirileri tartışmaya açmış. The New York Times‘ın Trump’ın politikalarını detaylı bir şekilde ele aldığı ve bu politikaların demokratik normlara aykırılığını belirttiği makalelere rağmen, bu tür haberlerin seçmenler üzerinde beklenen etkiyi yaratmadığını ifade etmiş. Socolow, yazısını şöyle bitirmiş: “Gazetecilerin, gerçek ve faydalı bilgileri dünyaya dağıtmanın, bundan sonra ne olursa olsun, kendi başına ödüllendirici bir hizmet olabileceğini anlamaları gerekiyor. Anayasanın birinci maddesi, gazetecilerin haber yapma, yayınlama ve radyoda yayınlama hakkını korur; ancak vatandaşları okumaya, dinlemeye, özümsemeye veya öğrenmeye zorlayamaz. Bu anlamda, gazetecilik bizi hayal kırıklığına uğratmadı; biz gazeteciliği hayal kırıklığına uğrattık.”
Türkiye medyası ABD seçimlerinden hangi dersleri çıkarabilir?

Türkiye’nin rekabetçi otoriter demokrasisi içerisinde “seçim yorgunu” olan bizim medya profesyonellerimiz ise sanıyorum ki şerbetli olduğu meselelerin tadını başka profesyonellerin almasını bıyık altından hafif bir gülümsemeyle takip etmiştir. Elbette ABD’nin seçim sistemi de medya sistemi de bize göre çok farklı. Dinamikler de öyle… Fakat, Joe Rogan Show‘dan başlayarak yeni medya temelli ürünlerin, savaş ve uzay teknolojileri üreten zengin ve güçlü kanaat önderlerinin öne çıktığı bu seçim, bazı açılardan Türkiye’de gerçekleşecek bir sonraki genel seçimlerle çok benzer bir hava taşıyor.
Birbiriyle konuşmayan toplulukların oylarına talip muhalif partilerin yıllardır kendilerine oy çıkmayan evlerdeki oyların peşinde koşacağı ve er ya da geç yapılacak (rutin zamanında ya da erken seçim) seçimler öncesinde önümüzde iki senaryo var. Ya bu seçimlere bugünküne aşağı yukarı çok benzeyen bir medya ortamında ya da birkaç sene sonra farklı bir iklim ve teknolojik adaptasyonla gireceğiz. Burada ben, en önemli derslerden birinin okuru/izleyiciyi dinlemek olduğu kadar kullanılacak formatlar olduğunu söylemek istiyorum.
The Independent Editörü Geordie Greig’in söylediklerini aklımızda tutmamız şart: “Daha genel olarak, bu seçim haber markalarına zaten bildiğimiz şeyi gösterdi. İzleyiciler haberleri on yıl önce olduğu gibi tüketmiyor. Kısa biçimli videolar önemli ve izleyicilerle bulundukları yerde buluşmanız gerekir. Bu nedenle Independent TV’yi daha yüksek bir vitese taşıdık ve TikTok gibi platformlara odaklanmamızı yeniledik.”
Türkiye’deki gazetelerin IG Reels ve TikTok gibi formatlara yeterince yatırım yapmadığı, buralara özel içerik üretmekte geride olduğu bir gerçek. Birçok gazetecinin bağımsız bir TikTok ya da Instagram varlığı olmaması, birçok içeriğin repurposing dediğimiz mantıkla, var olan içeriği mecraya uyarlamaktan ibaret bir şekilde paylaşılması, bunun da yeterince etki yaratmaması bir sorun olarak görülebilir. TikTok veya IG Reels için özel, mecranın diline uygun içerik üretmek, önümüzdeki seçimlerdeki temel başarı unsurlarından biri olacak.
Tabii çıkarılması gereken farklı dersler de var. Türkiye’nin “bağımsız” olarak kendini tanımlayan medya kuruluşlarının önemli bir kısmının saha varlığı çok kısıtlı. Medyascope’un seçimlerdeki kapsayıcı raporlama deneyimini saymazsak birçok dijital doğumlu kurum, alanda bu kadar kuvvetli şekilde var olamıyor. Dinleme meselesinde yıllardır yaşanan problemlerin ve masabaşı tahlillerin efektif olmayacağını en kolay öngörebileceğimiz seçimlerden birine gidiyoruz. Yerel ve genel seçimlerin birbirine karıştırılmaması, olası anayasa referandumu gibi çok daha kompleks meselelerin basit bir veri ve görsel temelli mantıkla yorumlanmaya çalışılması, uzun vadede medya profesyonellerinin kendi güvenilirliklerine etkide bulunuyor. Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masa diye nitelenen muhalefet bloğunun adayı olduğu son seçimlerdeki “kendine güvenen” tahminci gazetecilerin düştükleri konum, Harris ve Clinton’ı ölümüne savunan ABD medyası “punditleri” ile aynıydı.
Harris’in kampanyasının başladığı gün, kampanyanın joy (ing. neşe) sloganını haberlerine yansıtacak kadar akıntıya kapılan ABD medyasıyla Türkiye’de benzer bir utançla birçok kesimin gözündeki itibarlarından olan Kılıçdaroğlu yanlısı gazeteciler bana kalırsa aynı bahçenin mahsulleri. O bahçede “dinlemeye” değil, “söylemeye” yer var. Ve tıpkı ABD’de olduğu gibi, dinleyenlerin kazanacağı ve dinlemeyenlerin kaybedeceği bir seçime yaklaşıyoruz. Bu bağlamda, bağımsız haber merkezlerinin yerel seçimlerdeki “öfke ve hayal kırıklığı” mesajını duyan bağımsız medyayla muzaffer şarkılar tutturan ve sadece propaganda yapan bağımsız medya arasında bir tercih yapması gerekiyor. Çünkü oyları anchorman’ler değil, onları dinleyenler veriyor. Bağıran değil, dinleyen kazanıyor. Sözün ne olduğundan bağımsız olarak!









