Yapay zekâ gazetecilikte etik olabilir mi? Bu soru son dönemde haber odalarının en popüler tartışmalarından biri. Fakat çoğu zaman yanlış yerden soruluyor. Mesele yalnızca yapay zekânın kullanılıp kullanılmaması değil. Asıl mesele, gazetecilerin yapay zekâyı ne olarak gördüğü.
Bir yazı makinesi mi? Editör yardımcısı mı? Rakip mi? Yoksa insan gibi konuştuğu için sorumluluk da alabilecek bir “özne” mi?
Bingbing Zhang ve arkadaşlarının Kenya haber odaları üzerine yaptıkları çalışma, bu soruya iyi bir yerden bakıyor. 94 paydaşla yapılan görüşmelere dayanan araştırmaya göre insanların üretken yapay zekâyı nasıl tanımladığı, onun gazetecilikte etik kullanımına dair kaygılarını da belirliyor. Yapay zekâ içerik üretim aracı olarak görüldüğünde tembellik, beceri kaybı ve intihal kaygıları öne çıkıyor. Veri ve algoritma sistemi olarak görüldüğünde önyargı, yanlış temsil ve Batı merkezli veri hâkimiyeti tartışılıyor. İnsan benzeri bir ortak gibi düşünüldüğünde ise yazarlık, şeffaflık ve sorumluluk sınırları bulanıklaşıyor.
Bu bulgular Türkiye için de tanıdık. Çünkü bizde de yapay zekâ çoğu zaman ya mucize ya felaket olarak konuşuluyor. Oysa gazetecilik açısından daha gerçekçi soru şu: Yapay zekâ haber odasında hangi işi, kimin sorumluluğunda, hangi denetimle yapacak?
Slavoj Žižek’in “Why Artificial Intelligence Is Not a Subject” yazısı bu tartışmaya felsefi ama pratik bir uyarı ekliyor: Yapay zekâ bir özne değildir. Ona soru sorduğumuzda karşımızda bilen, düşünen, arzulayan ve sorumluluk alabilecek bir varlık yoktur. Daha çok “öznesiz bilgi”yle karşılaşırız. Fakat kullanıcı olarak biz onu çoğu zaman bilen bir otorite, hatta gizli bir efendi gibi deneyimleriz.
Gazetecilikte tehlike tam da burada başlıyor. Yapay zekâya “asistan”, “editör”, “muhabir” ya da “ortak” dedikçe, sorumluluğu da görünmez biçimde ona devretmeye başlıyoruz. Oysa yanlış, önyargılı, bağlamdan kopuk veya uydurma bir haber yayımlandığında “AI böyle yazdı” cümlesi etik bir savunma olamaz. Yapay zekâ özne değilse, sorumluluk hâlâ gazetecidedir, editördedir, kurumundadır.
“Daha fazla üret” buyruğu
Žižek’in yazısındaki en çarpıcı tespitlerden biri, yapay zekânın kullanıcıya bir tür “daha fazlasını iste” buyruğuyla seslenmesi. Web’de gezinirken, sohbet robotuna soru sorarken ya da sonsuz içerik akışında kaybolurken hep aynı dürtü çalışır: Bir soru daha, bir çıktı daha, bir versiyon daha, bir başlık daha.
Bu, haber odalarının zaten içinde yaşadığı baskının teknolojik versiyonu. Daha hızlı yaz. Daha çok içerik üret. Daha fazla platforma yetiş. Daha çok tık al. Daha görünür ol.
Yapay zekâ bu baskıyı ortadan kaldırmaz; çoğu zaman hızlandırır. Bir haberi beş başlığa, on sosyal medya metnine, üç farklı tona, bir video metnine ve bir SEO versiyonuna çevirmek artık dakikalar alıyor. Teknik olarak mümkün olan şey, kısa sürede editoryal beklentiye dönüşüyor.
Bu yüzden yapay zekânın gazetecilikteki asıl riski “robotların gazetecilerin yerini alması” değil. Daha yakın risk, gazeteciliğin zaten zayıflamış olan muhakeme, doğrulama ve bağlam kurma becerilerinin üretim hızı uğruna daha da aşınması.
Şeffaflık yetmez, sorumluluk gerekir
Yapay zekâ kullanımında en sık önerilen çözüm şeffaflık: Okura “Bu içerikte yapay zekâ kullanılmıştır” demek. Bu gerekli ama yeterli değil.
Çünkü okurun asıl bilmek istediği yalnızca aracın kullanılıp kullanılmadığı değil. Metni kim kontrol etti? Kaynaklar doğrulandı mı? Hata olursa kim düzeltecek? Yapay zekâ hangi aşamada devreye girdi? Başlıkta mı, çeviride mi, özetlemede mi, yoksa haberin kendisinde mi?
Zhang ve arkadaşlarının çalışması, yapay zekâ etiğinin yalnızca gazetecilerin değil; okurların, eğitmenlerin, teknoloji uzmanlarının ve politika yapıcıların birlikte şekillendirdiği bir alan olduğunu gösteriyor. Türkiye’de de haber odalarının kapalı kapılar ardında “AI denemeleri” yapması yetmez. Kullanım ilkeleri açık, denetlenebilir ve editoryal sorumluluğa bağlı olmalı.

