Kamu yayıncılığı daha iyi olan ülkelerin demokrasileri de mi daha iyi?

Kamu medyasının daha iyi finanse edildiği ülkeler aynı zamanda daha sağlıklı demokrasiler mi?
Tabii ki öyle. Ama neden sonuç ilişkisi çift yönlü ve yanıltıcı. Demokrasinin aksaklığı mı kamu medyasını öldürür yoksa kamu medyasının ölmesi mi demokrasiyi sakatlar?

Geçtiğimiz hafta İngiltere’de yeni bir kitap çıktı: David Hendy imzalı The BBC: A People’s History. Yayıncısı kitabı “popüler tarihin muazzam bir eseri, Beeb’in (BBC), Britanya’yı tanımlayan ve modern canlı yayıncılığın yaratıcısı olmuş ve bugün uluslararası ölçekte bir kuruluş olan NHS kadar ulusal hazinenin bir parçası olduğunu vurguluyor” sözleriyle tanımlıyor.

Atlantik’in diğer tarafına bakalım: Amerikalılar genel olarak PBS ve NPR’yi sevse de, sokaktan geçen bir Amerikalının ulusal hazineleri sayması istendiğinde bu iki ismi telaffuz edeceğinden şüpheliyim (Amerikan sağlık sisteminin bahsinin edilmeyeceğinden daha da eminim). ABD’de “modern canlı yayıncılığın yaratıcısı” kimdi? 1970’lere kadar sesi çıkmamış iki devlet televizyonu olmadığına şüphe yok. Peki hangi televizyon kanalı ABD’yi dünyada “uluslararası kuruluş” olarak tanıtıyor? PBS Newshour kusura bakmasın ama bunun yanıtı CNN’dir; Peebs Teyze (PBS) değil. 

ABD’nin 20. yüzyılın yeni yayıncılık teknolojilerine Avrupalı denklerinden çok daha farklı ve ülkeye özgü bir şekilde erişmiş olduğu aşikâr. Amerikan radyosu vahşi ve düzensiz, deneysel bir şekilde, çalkantılı bir yaratıcılıkla yayına başladı; derken hızla ticarileşti ve en geniş kitlelere hitap edip en yüksek kârı elde edebileceği hâle getirildi. Bu yıl 100 yaşına basan BBC ise daha yapılandırılmış ve devletçi olup daha çok denetleniyordu ancak yurttaşların yaşamını merkeze alan ve kamu yararını düşünen bir yapıda kaldı ve daha daha çok sevildi. 

Bu farklı kamu yayıncılığı perspektifleri haberlere ulaşma biçimlerimizi etkiliyor. Peki ya etkileri bundan daha derinse? Doğrudan kamusal hayat ve demokrasi üzerinde etki doğuruyorsa?

The International Journal of Press/Politics’te yayınlanan bir makalenin konusu buydu. İkisi de Penn’den (Pensilvanya Üniversitesi) olan Timothy Neff ve Victor Pickard imzalı yazının başlığı “Demokrasiyi Fonlamak: Kamu Medyası ve 33 Ülkede Demokrasinin Selameti“ydi. Burada yazının telifsiz bir versiyonu mevcut. 

Özetleyecek olursak:

Çalışma, kamusal medya sistemlerinin Avrupa, Afrika, Asya, Kuzey Amerika, Ortadoğu, Latin Amerika ve Güney Amerika’da bulunan 33 ülkede demokrasinin selametine katkıda bulunup bulunmadığını, bulunuyorsa bunun ne şekilde olduğunu ele alıyor.

2018 ve 2019 yılı öncelikli olmak üzere ulusal ekonomik verileri ve kamu medyası finansman düzeylerini, okur/izleyici tarafından ne kadar sahiplenildiğini ve eldeki her türlü veriyi bir araya getirdik; bazı vakalarda yeterli veriye erişemediğimiz için daha eski tarihlere gitmek durumunda kaldık. 

Ardından demokrasi sağlamlık endeksiyle korelasyonları değerlendirdik ve Hallin ve Mancini’nin önerdiği Kuzey Amerika ve Avrupa medya sistemleri tipolojilerini hiyerarşik kümeleme analizi yoluyla 33 ülkeye yaydık. 

Dünya genelinde beş kamu medyası modeli bulduk, düşük düzeyde bağımsızlığı olan “devlet yönetimindeki” sistemlerden (Botswana ve Tunus) güçlü ve güvenilir biçimde (bir yıldan fazla) finanse edilen, büyük ölçüde halka arz edilmiş ve bağımsızlığın teminatı için sağlam korunmalarla donatılmış Hallin ve Mancini’nin “Demokratik Korporatist” modeline paralel sistemlere kadar. Bu iki sistem arasında üç karma model tespit ettik: “Liberal Çoğulcu” model, “Doğrudan Fonlanan” model ve “Ticari-Kamusal” model.

Korelasyonlar ve küme analizleri, kamu medyası sistemleri için yüksek düzeyde güvenli fonlamanın ve bu sistemlerin siyasi ve ekonomik bağımsızlığı için güçlü yapısal korumaların varlığının demokrasilerin sağlıklı işlemesi arasında sürekli ve olumlu korelasyon olduğunu ortaya koydu.

Bu, Amerikan demokrasisi için çok da iyiye işaret olmasa gerek. 

Metinde geçen Hallin ve Mancini; şu katmanları olan Daniel C. Hallin ve medya çalışmalarının ünlü yapıtı Comparing Media Systems: Three Models of Media and Politics‘in yazarı Paolo Mancini. Politika ve medya arasındaki etkileşimlerin yalnızca tekil aktörler ve Murdoch ya da New York Times benzeri kuruluşlar tarafından değil, geniş anlamda ülkenin medya sistemi (başka pek çok şeyle birlikte hükümetin düzenlemeleri, siyasal tarih, teknoloji, coğrafya ve pazardan etkilenen) tarafından da belirlendiğini iddia ediyorlar. (Ortaya koydukları modeller hakkında buradan, daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.) 

Neff ve Pickard bu sistemlerin kamu yayıncılığıyla ilgili olan kısmıyla ilgilendi. Bir ülkenin kamusal yayıncılığa verdiği önemi ölçmenin en bariz yolu, bunun için kişi başı ne kadar para ayrıldığıdır ve ABD bu bağlamda kendisi gibi varlıklı ülkeler arasında çoooooooook büyük bir aykırılık teşkil ediyor. Sanki dünyanın geri kalanı üst üste sayılar yaparken biz oyunun dışında, bir köşede kendi kendimizi tatmin etmekle meşgulüz.

Bu iki parçalı tabloya bakın ve ve dikkatinizi “kişi başı kamu finansmanı”na verin.

Almanya kamu medyasına kişi başı 142.42 dolar harcıyor. Norveç 110.73 dolar, Finlandiya 101.29 dolar, Danimarka 93.16 dolar harcıyor. İskandinavya’yı Batı Avrupa’ya bırakırsanız, Birleşik Krallık’ın 81.30, Fransa’nın 75.89, İspanya’nın 58.25 dolar harcadığını göreceksiniz. Biraz doğuya gidelim mi? Çek Cumhuriyeti 60.08 dolar, Estonya 55.70 dolar ve Litvanya 32.71 dolar.

İngilizce konuşulan ülkelerden ne haber? Avustralya’ya bakın, 35.78 dolar, Yeni Zelanda, 26.86 veya Kanada 26.51. Peki ya Asya? Japonya 53.15, Güney Kore 14.93 dolar harcıyor. Afrika? Botswana’nınki 18.38, Cabo Verde 15.22 dolar.

Ve gelelim ABD’ye: 3.16 dolar. Kamusal yayın için kişi başı, her yıl harcanan tutar. 3 dolar, on altı sent.

Dünyanın en büyük gayri safi yurtiçi hasılasına sahip olan ABD’de kamu medyası kişi başı 9.87 ortalamasının çok altında bir finansmandan yararlanırken kişi başı kamu finansmanı 3.16 dolar.

1 numaralı tablo ülkelerin kamu medyasına GSYİH bazında ne kadar destek verdiğini gösteriyor. Daha yüksek oranlar kamu medyası finansmanı ile kişi başı GSYİH arasında daha büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Yalnızca Tayvan’ın GYSİH’si (finansman oranı 1 numaralı tabloya göre 7,089) ABD’ninkini geride bırakıyor.

1 numaralı tablo ayrıca Latin Amerika ve Güney Amerika ülkelerinin oranlarının özellikle yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bu ülkelerden ikisi -Şili ve Kolombiya- öncelikli olarak ticari olarak finanse edilen kamu medya sistemlerine sahip. Çalışmamızdaki diğer ülkelerde oranlar büyük ölçüde daha dar bir aralıkta seyrediyor. (Cabo Verde’nin 306, İsrail’inse 1.670).

Aşağıdaki grafik her şeyi anlatıyor. Yine de Y eksenindeki yüksekliğin göreli olarak daha az kamu medyası finansmanını gösterdiğini akılda tutalım.

Girdiler bu şekilde. Peki ya çıktılar? İnsanların medya tüketiminde kendi ülkelerinin kamu medyası ne kadar yer tutuyor?

Okur-izleyicilerin payıyla ilgili veriler dünya genelinde kamu medyasında bu konuda da büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Yine Batı Avrupa ülkelerinde bu oran daha yüksek, (Norveç’te yüzde 40 ve İsveç’te yüzde 35) bununla birlikte Saharaaltı Afrika ülkelerinde de öyle. (Botswana’da yüzde 35.6, Cabo Verde’de yüzde 38 ve Güney Afrika’da yüzde 38.)

Latin Amerika ve Karayipler’de oranlar çok daha düşük. (Uruguay’da yüzde 0.4, Arjantin’de yüzde 2) Kuzey Amerika kamu medyası da standarttan sapıyor: Kanada’da yüzde 5.1, Kanada’da ise yüzde 2.

Diyebilirsiniz ki “Ama Josh, ABD farklı.” Ki öyle! Büyük bir nüfus, dili dünyanın lingua francası, çok paralı ve pazarın istediği her şeyi vermek isteyen özel medya şirketleri fazlasıyla mevcut. Eğer hedefiniz halka yüksek kalitede medya içeriği ulaştırmaksa ABD’deki özel sektöre (330 milyon nüfus, kişi başı GSYİH 62.997 dolar) Botsvana’daki (2.3 milyon nüfus, kişi başı GSYİH 18.064 dolar) hatta Norveç’tekilerden (çok zengin ama yine de küçük bir ülke ve dili dolayısıyla görece izole) daha çok güvenebilirsiniz.

Ancak elbette buna karşılık, piyasa güdümlü haber kuruluşları, devlet destekli olanlardan farklı hareket ediyor. Her ikisinin de olumlu yanları var, ancak aşırı sağdaki pazar fırsatı nedeniyle BBC risk alacağa benzemiyor.

Neff ve Pickard, devlet medyası ve aktif vatandaşlığın gücünün ne derece ilişkili olduğunu görmek için her ülkenin demokratik kurumlarının ne derece sağlıklı işlediğiyle ilgili harici değerlendirmelerde bulunur ve bunları -finansman yapıları hakkında daha fazla bilgi, editoryal bağımsızlık ve diğer tüm faktörleri de ekleyerek- diğer tüm verilerle birleştirir ve şu sonuca varır:

Bu analiz neticesinde, açıklayarak başlıklandırdığımız 5 farklı devlet medyası sistemi kümesi ortaya çıkıyor.

Bunlar, düşük düzeyde bağımsızlık içeren “Devlet Kontrolünde” sistemlerden (Botsvana ve Tunus) Hallin ve Mancini’nin “Demokratik-Korporatist” modeliyle uyumlu olan büyük ölçüde güçlü ve güvenilir biçimde (bir yıldan fazla) finanse edilen, hisseleri geniş biçimde halka arz edilmiş ve bağımsızlığın teminatı için sağlam korunmalarla donatılmış olan sistemlere (Norveç, İsveç, Birleşik Krallık, İzlanda ve Almanya ile birlikte gelirleri oransal olarak daha az devlet tarafından finanse edilen ve daha zayıf koruma mekanizmalarıyla donatılmış olan sapmalar olarak Mauritius ve Danimarka’yı içerir) doğru sıralanmaktadır. 

İkisinin arasındaysa üç karma model tespit ettik. 

…Halin ve Mancini’nin “Liberal” ve “Kutuplaşmış Çoğulcu” modellerinin karışımı olan, genel olarak daha düşük seviyede fonlanmanın orta seviyelerde görüldüğü kamusal medya sistemlerini içeren, daha zayıf düzenleyici önlemlerin olduğu ve daha düşük okur payı bulunan (Yeni Zelanda, Kanada, Uruguay, Arjantin, İspanya ve Fransa) ülkelerde görülen ve “Liberal-Çoğulcu” model.

…Bu çalışmadaki diğer kamusal medya sistemlerinin büyük çoğunluğunu kapsayan, finansmanı lisans ücreti veya buna tekabül eden vergilerle (bununla birlikte bu tip fonlama orta düzeydedir ve Demokratik Korporatist modeldekine nazaran daha az güvenlidir) doğrudan kendi kitlesine bağlı olan, genel olarak güçlü düzenleyici önlemlerin eşlik ettiği ve okurların büyük pay sahibi olduğu yaygın “Doğrudan Finansman” modeli. (Toplu fonlamaya göre daha düşük seviyede kamusal fonlamanın olduğu bir alt grupta İrlanda, İtalya, Cabo Verde, Güney Kore ve Güney Afrika ile toplu fonlamaya göre daha fazla kamusal fonlamanın olduğu bir alt grup olarak İsrail, Çek Cumhuriyeti, Japonya, Finlandiya ve Litvanya’nın olduğu bir alt grup olmak üzere)…

Genellikle Economist dergisinin araştırma birimi Economist Intelligence Unit’in (EIU) sıralamasına göre “kusurlu” demokrasilerde bulunan, kamusal medya sistemlerinin ticari fonlamaya genel olarak daha fazla bağlı olduğu ve okur payının daha az olduğu “Ticari Kamusal” model. (ABD, Avustralya, Estonya, Tayvan, Letonya, Hindistan ve bu gruptaki diğer ülkelere aykırılık teşkil eden fazlasıyla ticari Şili ve Kolombiya istisnaları).

“Kusurlu” demokrasilerin listesini yapmakta her zaman yarar vardır. Hem zaten kim mükemmellik peşinde ki?

Neff ve Pickard kamusal medya fonlaması seviyeleri ile demokrasinin sağlığı arasında bariz korelasyon buldu. (Altını çizelim, bariz ilişkiyi kamusal yayıncıların okur-izleyici payları ile demokrasinin sağlığı arasında bulmadılar; başka bir deyişle sağlam bir kamu yayıncılığının faydası, sadece fazla izleyicisinin olmasında değil bizatihi -medya pazarında bir kale gibi- var olmasındadır.)

Araştırmamız EIU’nun Demokrasi Endeksi’nde yukarıda yer alan ülkelerde kamu medyasının iyi finanse edildiğini ve ulusal medya sistemi içinde azımsanmayacak bir yere sahip olduğunu ve bu medya kuruluşlarının özerklik ve istikrarlı finansal desteğin teminatı olan asgari düzenleme ve finansman gerekliliklerini karşılama eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor.

Ticari medya kuruluşlarının gelirleri son yirmi yılda hızlı düşüş göstermiş olsa da, sağlam kamu medyası sistemleri bulunan ülkeler EIU sıralamasındaki mevzilerini korudu.

Bununla birlikte, ABD 2016’da “Tam Demokrasi” seviyesinden “Kusurlu Demokrasi”ye düştü ve gerilemeye devam ediyor (2006’da 8.22’yken 2019’da 7.96’ydı).

Bu kalıplar, tam olarak anlaşıldığı takdirde Amerikan vatandaşlarını -özellikle de karar alıcıları- medya teşvikleri ve demokrasi ilişkisi üzerine büyük ölçüde ortaklaşmış olan varsayımları yeniden incelemeye zorlayabilir. 

ABD’de pek çok kişi -bilhassa Pickard- yerel ölçekliler başta olmak üzere ticari haberlerdeki azalma dolayısıyla kamu fonlamasına ihtiyaç duydu. Nieman Lab’in yıllık tahmininde belirtmiş olduğu gibi: “2022’de net bir seçim yapmamız gerekecek: Ya yerel gazeteciliği desteklemek için pazar dışı bir finansman sistemi inşa edeceğiz ya da toplulukları çölleşmiş bir haberciliğe mahkum edeceğiz.”

Takdir edersiniz ki yerel gazeteciliğin kamu tarafından daha çok finanse edilmesinin çok güzel bir fikir olduğuna katılıyorum. Ama burada neden sonuç ilişkisinin doğru kurulduğundan yana şüphelerim var. Amerika, kamu medyasını finanse etmediğimiz için mi “kusurlu” demokrasi yoksa kusurlu bir demokrasi olduğumuz için mi Amerika kamu medyasını finanse edemiyoruz? 

En nihayetinde, kamusal ihtiyaçların karşılanması için kâr odaklı ortaklıklara dayanan bir sistem inşa etmek, kültürel hegemonyayı yaratmak ve etki alanını genişletmek için büyüklüğümüze ve zenginliğimize dayanmak, toplumsal tartışmalar için önemli olan bilgileri ücretli kılmak ve ulusal birliği dolarla değil retorikle beslenmesi gereken bir şey olarak görmek ABD’nin imajı için olumlu olur.

Bir devletin heterojenliğinin -nüfusunun etnisite, din, dil ve benzer bağlamlarda ne derece çeşitli olduğu- ve sosyal güvenlik ağının göreli büyüklüğü arasındaki ilişki üzerine bir dizi araştırma mevcut

Kabaca söyleyecek olursak, ülkede insanlar kendilerini ne derece “biz”in parçası olarak görüyorlarsa sosyal programları fonlamada o kadar cömert davranırlar. Ülkelerini Tucker Carlson’un zaviyesinden -kan emici göçmenler, etnik anlamda “diğerleri” ya da sizin gibi davranmayan ve sizin gibi konuşmayan insanlardan oluşan ürkütücü bir karışım- gördükleri ölçüde ise buna daha az istekli olurlar.

En ırkçı geçmişe sahip Amerikan devletlerinin aynı zamanda en düşük sosyal güvenlik ağlarına sahip devletler olması tesadüf değil. Dil, din ve ırk anlamında bütünlüğünü uzun süreden beri koruyan İskandinav ülkelerinde refah devletinden daha çok söz edilebilmesi ve bu ülkelerin daha sağlam kamu medyalarına sahip olması şaşırtıcı değil. Bu ülkeler genişledikçe sosyal güvenlik ağlarının yara almaya başlaması da. 

Ve kamu yayıncılarının ulusun medya ve politik sisteminin bir parçası olduğu kadar onun sonucu da olduğu gerçeği bizi şaşırtmamalı. Medyanın kamu tarafından daha fazla finanse edilmesi, daha iyi bilgilendirilmiş ve angaje olmuş topluluklar yaratarak, tabanda çok olumlu değişikliklere yol açacaktır. Ancak ben kamu finansmanı on katına çıkarılsa dahi, bunun Amerikan halkları arasındaki, ilk elden kamu finansmanlarının az olmasının sebebi olan derin bölünmüşlüğü kapatmaya pek az faydası olacağı kanaatindeyim.


İlk olarak Nieman Lab’de yayınlanan bu yazıyı Defne Sarıöz çevirdi.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
İlginizi çekebilir