Batı’daki ana akım medyanın İsrail-Filistin meselesine bakışı

Getting your Trinity Audio player ready...

Dünya olaylarını Türkiyeli okur için takip edip haberleştiren, analiz eden bir gazeteci olarak, NewsLabTurkey’den 7 Ekim’den bu yana İsrail ve Filistin topraklarında süregiden şiddet olaylarının Batı medyasında nasıl aktarıldığına dair bir yazı yazmam istendi.

Batılı ana akım medya kuruluşları uzun yıllardır -birinci İntifada’dan bu yana giderek artan bir şekilde- büyük oranda İsrail devletinin (ve onu koşulsuz destekleyen ABD’nin) resmi ideolojisi ve propagandasıyla uyumlu haberler yapıyor. Bu konuda sayısız akademik çalışma var. Ben bu yazıda, bizzat çalıştığım (1997-99 arasında) ve mesleğin etik kurallarına dair eğitim de aldığım İngiliz yayın kuruluşu BBC’deki örnekleri aktarmakla yetineceğim.

İlk olarak salt İsrail-Filistin meselesi için değil, dünyanın her yerindeki, siyasi ve sosyal bağlamı bulunan her tür çatışma için okur ve izleyicilerin bir tür turnusol kâğıdı olarak kullanabileceklerini umduğum temel bir kıstası paylaşmalıyım: Sevgili okurlar, sizler de teslim edersiniz ki, savaşta, çatışmada veya her tür şiddet olayında insan “ölmez”, “öldürülür”. Yani her tür şiddetin, cinayetin, katliam ve cürmün mutlaka ve mutlaka bir faili vardır. Fail gizlenmişse bilmelisiniz ki orada ya sansür ya da -iyi ihtimalle bilinçsiz, çoğu zaman bilinçli- oto-sansür ve bununla ilişkili tarafgir bir tutum vardır. BBC’nin 9 Ekim tarihli örnek seçtiğim aşağıdaki paylaşımı gibi:

“Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre, İsrail’in misilleme niteliğindeki hava saldırıları sonrasında Gazze’de 500’den fazla kişi öldü. Hamas’ın cumartesi günü saldırılarını başlatmasından bu yana İsrail’de 700’den fazla kişi öldürüldü.”

Az sonra kurumun İsrail yanlısı tutumuna başka örnekler de vereceğim ama olayların 10. gününde BBC kamuoyundan 1500 civarında şikâyet aldığını, bu şikâyetlerin yarısının kurumu İsrail yanlısı yarısının da İsrail karşıtı tutum almakla suçladığını duyurdu. Kurum bu eleştirilere yanıt verirken dahi denge tutturmakta zorlanmış görünüyor ve açık fail olarak sadece Hamas’ı işaret ediyor:

“BBC News, küresel izleyicilerimize Hamas’ın gerçekleştirdiği zulümlere ve Gazze’deki acılara [Acıların faili kim?] ilişkin haber ve ilk elden tanıklıklar sundu. İsrail ve Gazze’de yaşayan sivillere yönelik yıkıcı insani maliyeti ve yaşananların benzeri görülmemiş doğasını açıkça ortaya koyduk. Her iki tarafta da yaşanan büyük sivil kayıplar, bunu şok edici ve ele alınması zor bir hikâye hâline getiriyor. Hamas‘ın İsrail’e saldırısında işlediği zulümleri bildirdik ve bu saldırılardan sağ kurtulanlardan ve kurbanların aile üyelerinden, yaşadıkları travmayı yansıtan birçok hikâye aktardık. Gazze’deki ekiplerimiz İsrail hava saldırıları nedeniyle artan ölü sayısı [Neden öldürülen Filistinlilerin sayısı değil?] ve roketlerin binaları yok etmesi, elektrik ve su kaynaklarının kesilmesi ve binlerce kişinin tehlike yolundan [Neden tehlikeli? İsrail ordusu kara harekatına hazırlandığı için olmasın?] uzaklaşmaya çalışması nedeniyle ortaya çıkan [Kendiliğinden mi çıktı ortaya?] insani kriz hakkında haber geçti.”

BBC ve izleyebildiğim diğer tüm Batılı kanallarda sunucular yayınlara konuk olarak çıkardıkları Filistinlilere, Filistinli sivillere, akademisyenlere, siyasetçilere, Hamas’ın değil, Filistin Yönetimi’nin temsilcilerine ilk soru olarak daima “Hamas’ı kınayıp kınamadıklarını” sordular. Oysa yayınlara çıkan hiçbir İsrailliye “Binyamin Netanyahu’nun Gazze’deki sivil nüfusa yönelik kitlesel cezalandırma yöntemini, kuşatmasını kınayacak mısınız?” diye sorulmadı. Elbette, şöyle bir soru meşrudur, sorulabilir: Irkına, dinine veya hangi tarafta olduğuna bakmaksızın kadınların, çocukların öldürülmesini kınıyor musunuz? Ama böyle bir formülasyonla dahi yayınlara çıkan İsraillilerle Filistinlilerin eşit muamele göreceği şüpheli.

Söz konusu çifte standartlı yaklaşımın arka planında, İsrail devleti ile Filistin halkı arasındaki devasa güç asimetrisini gizleyen yanlış bir eşitleme veya “taraflara eşit mesafede durma” mantığı var. Ama eşit değiller. Ve Batılı medya, kurbanı, işgal edileni, sömürgeleştirileni, kuşatılanı suçlama konusunda adeta takıntılı. Filistinlilerden, diğer Filistinliler tarafından işlendiği iddia edilen suçları kınamaları istenirken, İsrail’in iktidar partisine üye olan bir politikacıdan dahi İsrail hükümetinin işlendiği iddia edilen suçları kınaması istenmiyor. Bu bağlamda Filistin Yönetimi’nin (El Fetih temsilcisi Hamas’ın değil) Britanya Büyükelçisi Husam Zomlot’un, İsrail’in bakış açısıyla kendisini sorgulayan ve ısrarla Hamas’ı kınatmaya çalışan BBC sunucusu Lewis Vaughan Jones ve kanalın çifte standartlı yayın anlayışına nasıl meydan okuduğunu buradan izleyebilir ya da okuyabilirsiniz.

7 Ekim’de ulusal güvenlik konseyi sözcüsü Adrienne Watson, ABD’nin “Hamas teröristlerinin İsrailli sivillere yönelik ‘kışkırtılmamış’ saldırılarını açıkça kınadığını” belirtti. İsrailli, Filistinli ya da başka milletten sivillerin öldürülmesi elbette daima kınanmalı. Ama Watson’ın “kışkırtılmamış” kelimesini kullanması bir perdeleme aracı ve asla tesadüf değil. İzleyebildiğim kadarıyla BBC ve diğer Batılı medya kuruluşlarının çoğu bu sözcük seçiminin konforuna sığınarak haber yapıyor. “Kışkırtma ya da provokasyon nedir?” sorgulanmıyor. Görünüşe göre, 5 Ekim’de Mescid-i Aksa’ya baskın yapan çok sayıda (sayıyı 800 civarında verenler vardı) yerleşimcinin eylemi provokasyon sayılmıyor. Bu yılın 1 Ocak ile 4 Ekim tarihleri arasında 248 Filistinlinin İsrail güvenlik güçleri ve yerleşimciler tarafından öldürülmesi de kışkırtma kapsamına girmiyor anlaşılan. Hele topraklarından sürülmüş olmaları yetmezmiş gibi Filistinlilerin onlarca yıldır insan haklarının inkâr edilmesi kesinlikle kapsama alanı dışında kalıyor. Zomlot’un BBC sunucusuna verdiği yanıt bu bağlamda da önemli:

“Bizi buraya sadece İsrailliler öldüğünde davet ediyorsunuz. Son iki ay içinde Batı Şeria’da 200’den fazla Filistinli öldürüldüğünde davet ettiniz mi beni? Kudüs’te ya da diğer yerlerde İsrail provokasyonları olduğunda çağırdınız mı yayına? İsraillilerin son 48 saat içinde yaşadıklarının trajik olduğunu söyleyerek başladık konuşmaya. Bu durumu Filistinliler son 50 yıldır her gün yaşıyor. Gazze’deki, dünyanın en büyük açık hava hapishanesindeki durumu biliyorsunuz. Orada yaşayan 2 milyon insan İsrail tarafından 16 yıldır rehin alınmış durumda. O nedenle Lewis, belki de artık meseleyi bu şekilde çerçevelemeyi bırakmanın, bu tehlikeli söylemi terk etmenin ve insanlara çirkin gerçeği anlatmanın zamanı gelmiştir artık.”

İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’deki 5 milyon Filistinlinin hayatı üzerinde nihai kontrolü elinde bulundurduğu gerçeğini perdeleyerek, şiddetin bütün sorumluluğunu Filistinlilere yıkan bu söylem evet, tehlikeli zira meydan okunmadıkça açıkça ırkçı ve ayrımcı dil kullanmak ve bu dil ile soykırıma kadar varabilecek bir icraata kapı aralamak meşrulaştırılıyor. İsrail Cumhurbaşkanı Isaaac Herzog biraz da bu sayede şunu söyleyebiliyor: “(7 Ekim’de İsrailli sivillerin katledilmesinden) sorumlu olan bütün bir halktır. Sivillerin farkında olmadığı, olaya karışmadığı yönündeki bu söylem doğru değil. Kesinlikle doğru değil.”

Uluslararası insancıl hukuk, insanları işlemedikleri eylemlerden dolayı cezalandırmayı yasaklar. Herzog Hamas’ın eylemlerinden dolayı sivillerin de cezalandırılacağını söylüyor. Gazze’deki insanların neredeyse yarısı çocuk, dolayısıyla yetişkin savaşçıların eylemleri nedeniyle cezalandırılanlar da onlar. Uluslararası hukuk bu konuda çok net. Toplu cezalandırma hukuka aykırıdır. Kısmen kendi ölümcül hatalarını ve utancını örtmek için, büyük ölçüde savunmasız ve hapsedilmiş bir nüfusa eşi benzeri görülmemiş bir şiddet uygulayan, bu bağlamda savaş suçu işleyen bir hükümetin, İsrail’in, Başbakanı Netanyahu veya Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın, “hayvan insanlara karşı” savaştıklarını iddia ederek, Gazze’de taş taş üstünde bırakmamak “her şeyi yok etmek” için destek istemesi normalleşiveriyor. Altını çizelim, laf olsun diye söylenmiş sözler değil bunlar; bu sözler karar vericilerin sözleri, politikaları ve eylemleri belirliyor. (Nazi rejiminin Holokost’a hazırlanırken Yahudileri şeytanlaştırmak için kullandığı dile ne kadar yaklaştıklarını bilmiyor olabilirler mi?) Gazeteciler tarafından meydan okunmadan, sorgulanmadan sadece aktarılmakla yetinilen böyle bir dil insanlığa karşı işlenecek suçlara kapı aralar, soykırımı meşrulaştırmaya yarar. Washington ve diğer Batılı başkentlerin bu tür bir retoriğin politikalar üzerindeki etkisini görmezden gelmesi ise İsrail’e elinden geleni ardına koymaması için cevaz vermek anlamına geliyor. BBC radyosu çalışanlarından Mishal Husain, kurumun genel çizgisinden ayrı düşmek pahasına İngiltere Savunma Bakanı’nı İsrail’e açık çek verilmesi konusunda hesap vermeye zorlayarak, gazetecilik görevini hakkıyla yerine getirdi:

Elbette Hamas ve İslami Cihad da dahil olmak üzere Gazze’deki militanlar, İsrail kasaba ve şehirlerine ayrım gözetmeksizin roketler ateşledikleri için açıkça savaş suçları işliyorlar. Doğrudan sivilleri hedef aldıkları için bunların savaş suçu olduğunu anlamak ve anlatmak zor değil. Ama İsrail hükümeti medyanın da yardımıyla pek çok perdelemeden yararlanıyor. Bunlardan biri de savaş hukukuna uygun şekilde sivil nüfusa tahliye için uyarı yapmak. Ancak burada da gazetecilerin uyanık ve donanımlı olması gerekiyor. Zira bir uyarının etkili olabilmesi için, uyarının zamanlaması ve sivillerin bölgeyi terk etme kabiliyeti dikkate alınmalı. Yani onlara yeterli zaman vermezseniz, uyarı hukuken etkili sayılmaz. Ayrıca bölgeden çıkamayan ya da çıkmayı tercih etmeyen siviller de otomatik olarak meşru hedef hâline gelmezler. Hâlâ uluslararası insancıl hukuk çerçevesinde korunmaları gerekir. Dolayısıyla, uyarılar yapıldıktan sonra bile İsrail Ordusu, tahliye bölgesi olarak adlandırılan Gazze’nin kuzeyindeki sivilleri ve onların mülklerini korumak için mümkün olan tüm önlemleri almak zorunda. Ben BBC’de ya da diğer Batılı kuruluşların yayınlarında bu tür bilgilerin paylaşıldığını yahut bu bilgiler ışığında yetkililerin kararlarının sorgulandığına tanık olmadım.

Savaş suçlarını perdelemeye elverişli bir diğer kavram da Filistinlilere pek layık görülmeyen “meşru müdafaa hakkı”. Eski İsrailli barış müzakerecesi Daniel Levy’nin, İsrail’in Gazze’deki 2 milyon 2 bin kişiyi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakarak ve sivil-sivil olmayan ayrımını yapmanın neredeyse imkânsız olduğu daracık bir alanı sürekli bombardımana tutarak teröristlere karşı “meşru müdafaa hakkı”nı kullandığını savunan sunucuya yanıtı da ders niteliğinde:

“Bunu gerçekten yüzünüz kızarmadan mı söylüyorsunuz? En temel haklarından mahrum bırakılmış bir nüfusun içine ilişmiş bir terör örgütünün kökünü askeri harekatla kazımanın mümkün olduğunu mu düşünüyorsunuz gerçekten? Tarihte görülmüş mü böyle bir şey? Bir ülkenin liderlerinin gıdayı, elektriği, suyu, sivil nüfusun tüm ihtiyaçlarını kestiğini ve bu yolla militanları hedef aldığını inandırıcı bir şekilde söylemek mümkün mü? Üzgünüm ama bu tür yalanlar karşılıksız kalamaz. Ve bu yalanı kendinize söylemeniz de yanlış politikalara yol açar. Eğer birisi bana militanların hafta sonu yaptıklarının yıllarca süren işgale meşru bir tepki olduğunu söyleseydi, Hayır derdim, Yanılıyorsunuz. İnsanlıktan ve gerçeklikten uzaklaşmışsınız. Ve herhangi biri bana kalkıp İsrail’in bugün Gazze’de yaptığının hafta sonu olanlara karşı meşru bir tepki olduğunu söylerse, tepkim tamamen aynısı olur.”

ABD ve Avrupalı liderlerin “meşru müdafaa hakkı” konusundaki çifte standartlı yaklaşımını El Cezire yorumcularından Marwan Bishara şöyle eleştiriyor:

“Batı’nın gözünde İsrail’in kendi halkını savunma ‘hakkı’ var gibi görünüyor ama Filistinlilerin sanki daha aşağı bir tanrının insanlarıymış gibi kendilerini koruma hakları yok! Hatta İsrail’in de işgalini ve apartheid rejimini savunma ve hatta genişletme hakkı varmış gibi görünüyor, ama Filistinlilerin yetmiş yıllık mülksüzleştirme, baskı ve kuşatmadan sonra hayal kırıklıklarını ifade etme veya özgürlük ve adalet için mücadele etme hakları yok. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e göre, ‘Rusya’nın sivil altyapıya, özellikle de elektriğe yönelik saldırıları savaş suçudur. Erkeklerin, kadınların, çocukların suyunun, elektriğinin kesilmesi… tam bir terör eylemidir.’ Ancak İsrail’in Gazze’de Filistinlilere karşı aynısını yapması meşru müdafaadır! Bu, ikiyüzlülüğün ve çifte standardın somut örneğidir.”

Bishara BBC yayınlarındaki yorumculardan henüz duymadığım bir başka önemli uyarı daha yapıyor:

“Hamas’ın Cumartesi saldırıları ile 11 Eylül arasındaki histerik karşılaştırmalar pervasızca ve son derece tehlikelidir; çünkü bunlar, Afganistan ve Irak’ın sahte iddialarla işgal edilmesinden önce tanık olduğumuz gibi, daha geniş bir savaş için zemin oluşturmaya hizmet etmektedir. Bu tür karşılaştırmalar Filistinli liderlerin şeytanlaştırılmasına ve Filistin halkının insanlıktan çıkarılmasına yardımcı oluyor ve Gazze’den başlayacak soykırımsal bir savaşın yolunu açıyor. Elbette siyasi liderleri şeytanlaştırmak çirkin bir politika, ama bütün bir halkı insanlıktan çıkarmak da saf ve basit bir ırkçılıktır.”

BBC’ye geri dönersek. BBC hafta sonunda İngiltere’nin dört bir yanında İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek, Filisitinlilerle dayanışıp destek vermek üzere düzenlenen gösterileri izleyicilerine “Hamas’a destek gösterileri” olarak tarif etti. Hamas ABD, İngiltere ve AB tarafından terör örgütü sayıldığı için bu ifade gösterileri kriminalize etmenin incelikli bir yöntemi. Neyse ki İngiltere’de demokrasi iyi kötü işliyor ve insanlar kendi ceplerinden çıkan paralarla kamu yararına yayın yapmak üzere kurulmuş bir kurumu eleştirdiklerinde sonuç alabiliyorlar. BBC aldığı tekzip ve şikâyetler sonunda gösterileri “Hamas’a destek” olarak lanse etmenin “gerçeği yansıtmadığını” ve “izleyiciyi yanlış yönlendirdiğini” kabul etmek zorunda kaldı

BBC ve diğer Batılı kurumlar, İsrail devletinin çizgisinde durmak konusunda nasıl bir baskı altındalar, bu da başlı başına bir yazı konusu. İlgilisi için iyi bir yazı burada var. En önemli nedenlerden biri “anti-semitik” olarak yaftalanma korkusu. İsrail devletinin temsilcileri, dostları ve destekçileri politikalarının kamuoyunda açık ve dürüst şekilde tartışılmasını engellemek için büyük baskı kuruyor ve etkili bir lobicilik yapıyor. Sadece gazeteciler üzerinde değil, politikacılar, akademisyenler, iş insanları hemen herkes üzerinde. Ve işgale işgal demenin, Güney Afrika’daki ırk ayrımcı rejimle benzerlikler kurmanın, İsrail devlet şiddetini eleştirmenin işten çıkarılmak, yayınlara çıkarılmamak, karalama kampanyalarına hedef yapılmak gibi ağır bedelleri oluyor. Bizler Türkiye’de iktidarın çizgisiyle uyumlu olduğu sürece Filistin meselesini konuşmakta rahatız. Hatta Türkiye’deki ana akım medyanın içinde bolca Yahudi düşmanlığını körükleyen, açıkça anti-semitik, ırkçı yayınlar yapılıyor. Buna mukabil ana akımdan ayrılan bazı meslektaşlarımın ise İsrail devletinin çizgisini sorgulamakta yetersiz kaldığını -Hamas ve ideolojisine duydukları tepkiyle ilişkili olabilir ya da bölgeye İsrail devletinin davetlisi olarak gidip geldikleri için tek yönlü perspektif geliştirmiş olabilirler- gözlemlediğimi söylemeliyim.

Son söz niyetine ve okur yazar hep beraber iğneyi az da olsa kendimize de batırmış olmak için şu sosyal medya paylaşımımı bırakayım:

Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
trackback

[…] Kaynak: https://www.newslabturkey.org/2023/10/18/batidaki-ana-akim-medyanin-israil-filistin-meselesine-bakis… […]

İlginizi çekebilir