Haber Odası

Ümit Alan: Yankı odaları kavramını eskisi kadar köşeli tartışmıyorum

0

BirGün gazetesinde haftalık “Köşe Vuruşu” isimli köşeyi yazan ve aslen reklam alanında çalışan Ümit Alan ile KRT TV’de Ayşen Şahin ile başladığı “Ne Yaşadık Şimdi Biz?” isimli programları vesilesiyle yeni medyayı, dijitalleşmeyi ve daha birçok şeyi konuştuk.

Sizi tanımayanlar için, Ümit Alan kimdir? Gazeteciliğe nasıl başladınız ve nasıl devam ediyorsunuz?

Aslında gazeteciliğe hiç başlamadım. Ben Basın-Yayın üzerine yüksek lisans yaptım. Yüksek lisansım da “Gazetecilerin mutluluğu, iş tatmini ve çalışma koşulları” üzerineydi. Gazetecilerin genel olarak işlerinden ne beklediklerine ve ne aldıklarına ilişkin bir tez yazmıştım. O tezi yazdıktan sonra gazetecilik idealimden biraz soğudum. Üstelik ben tezimin araştırma kısmını 2001-2002 yıllarında yaptım. Yani henüz AKP iktidarda değildi ya da henüz medyaya müdahale edemeyecek kadar yeniydi, ben de 21 yaşındaydım. Yani, aslında AKP öncesi dönemde de derin mutsuzluk vardı gazetecilikte. Ondan sonra kafamdaki gazeteciliği, pratikte yapmanın çok zor olduğunun farkına vardım. Bu yüzden bambaşka bir meslek seçtim. Kafamda o zaman şöyle bir tablo canlanmıştı: Gazeteci olarak hakikatin peşinde koştuğunuzu söylüyordunuz, hakikati sunduğunuzu söylüyordunuz, ama günün sonunda, o hakikati sansür ile, otosansür ile ya da bunun pratikte karşılığı yok gibi kendinizi rahatlatmalar ile farklı yere çekmek zorunda kalıyordunuz. Bunun beni mutsuz edeceğini düşündüm ve buna karşı mücadele edecek kadar güçlü ve kahraman yaratılışlı olmadığımı biliyordum. Olaylar farklı gelişti, reklamcılık, reklam yazarlığı yapmaya başladım. Sonuçta yazdığın şeyin adı reklam. “Biraz abartacağım, sen de gardını al. Çünkü bu bir reklam. Seni etkilemeye çalışıyorum, dikkatli ol” gibi bir algoritması var. O yüzden bana daha doğru görünmüştü o dönemde bile. Şu anda çok daha doğru görünüyor. Geçenlerde bir araştırma yayınlandı, Türkiye’de en güvenilir meslekler konusunda… 23 ülkede yapılmış. Türkiye ayağında reklamcılık, gazetecilik mesleğinden daha güvenilir çıkmış. Ama tabi bu araştırma online panelden yapıldığı için biraz daha eğitimli ve kentli, internete erişebilen insanları kapsıyor. Bütün Türkiye’de sorduğunuzda daha farklı sonuçlar çıkabilir ama yine de bir veridir. 

Onun haricinde 2009’dan beri BirGün gazetesinde yazıyorum. Ama 2000 yılından beri yazılarım bir yerlerde yayınlanıyor. Ulusal çapta ilk yazılarım düzensiz zamanlarda Radikal gazetesinin eki Radikal İki’de yayımlanmıştı. Sonra bir süre ara verdim. 2009 yılında düzenli yazmaya başladım ve 10 yıldır aralıksız sürüyor.

2010 ve 2013 yılları arasındaysa Heberler isminde bir siyasi hiciv programının yazarlarından biriydim. Komedinin çok ciddi bir iş olduğunu öğrendim bir dönem:)

Evliyim, bir çocuğum var.

Medya eleştirileri yazılarınıza nasıl karar verdiniz?

Ona çok net karar verdiğimi hatırlıyorum. Ben bu medyanın içerisinde olsaydım eğer bu medyayı asla hakkıyla eleştiremezdim diye düşündüm. Çünkü, o zamanlar Doğan Grubu vardı, Dinç Bilgin’in Sabah grubu adı, Turgay Ciner’in grubu vardı… Yani hangisinde çalışırsam diğerlerini eleştirip, kendisini eleştirememek gibi bir pozisyona düşecektim. Medyada medya dışı sermayeyi bile eleştiremezsin. Çünkü, medyada medya dışı sermayenin varlığını eleştirdiğin zaman senin çalıştığın medya kuruluşu medya dışı sermayenin örneklerinden biri… Dedim ki, benim çok avantajlı pozisyonum var. Başka bir meslek yapıyorum, mesleğin tamamen dışındayım ve diğer gazeteci arkadaşlarımda olmayan bir lüks var elimde. Bu lüksü kullanmak için “medya eleştirisi” yazmak istiyorum. Üstelik eğitim aldığım basın ve yayın üzerinde kafamda ideallerim vardı. Kafamdaki idealler ile pratikte olanı karşılaştırıp sürekli evde kendi kendime sinirleniyordum. Evde sinirleneceğime, akademik disiplini çok yadsımadan, ama fazla da akademik dile kapılmadan böyle bir iş için kullanmak istedim. Maddi bir kaygım yoktu.

Ayşen Şahin ile KRT TV’de”Ne Yaşadık Şimdi Biz?” isimli bir programa başladınız. Programın fikri nasıl ortaya çıktı? Neden dijital yerine ulusal yayın yapan bir TV kanalını tercih ettiniz?

Tam bir tercih değildi aslında. Röportaj sırasında da fark etmişsindir, konuşmakta çok zorlandığım zamanlar oluyor. Çok da sevmiyorum konuşmayı. Çünkü düşünme hızımla ağzımdan çıkarma hızım her zaman aynı olmuyor. Dolayısıyla ben düşünürken, söylediklerimi kaçırıyorum. Daha önce bu tarz tekliflerin çoğunu reddetmiştim, televizyon programlarına konuk olarak çağrıldığımda bile kabul etmediğim zamanlar olmuştu. Ancak son zamanlarda bir konu meselem oldu ve bunu herkese anlatmak istiyorum. O yüzden son gelen teklifi şaşırtıcı bir şekilde kabul ettim. Benim son dönemlerde en çok önem verdiğim konulardan biri bu dijital medya okur yazarlığı, sosyal medyada yaşadığımız kullanım sorunları… Yazılarımın yönü de o yöne doğru kaymaya başladı; medya eleştirilerinden ziyade sosyal medyadaki kullanıcıların yaşadığı zorluklar, problemler, doğrulama sorunları gibi konular. Televizyon kitlesine kolay ulaşamadığımı düşünüyordum teklif gelmeden önce. Televizyon izleyen bir kitle var ve onlar da sosyal medya kullanıyor. Ama o kitle sosyal medyayı ne kadar doğru kullanıyor? Program için temel motivasyonumuz şuydu; orada tartıştığımız şeyi sosyal medyada tartışamıyorduk. Çünkü sosyal medyada bir “timeline” akışında tartıştığınız o gün başlıyor ve bitiyor. Bir konu oluyor mesela ve diyorsun ki “Ne izledim şimdi ben?”, “Ne yaşadım şimdi ben?”. Konu öylece önünden geçip gidiyor, ertesi gün hatta iki saat sonra bambaşka bir şey… Biz dedik ki, “1 hafta önce olmuş bir şeyi, yavaş yavaş tartışabilir miyiz?” Bunun da yapılacağı en doğru yer televizyondur. Bunu sosyal medyada yapamazsın. Ama televizyonda bir akış var. Daha sakin bir akış var ve yavaş gazetecilik yapma imkânı var. O ortamın yavaşlığında 1 hafta önce yaşadığımız bir şeyi (ki haftalık bir program o), sakin sakin tartışmak… Yani, “biz birkaç gün önce sosyal medyada böyle bir şey yaşadık, böyle bir video izledik, o video üzerine bir tartışmayı yaptık ama sonucunda ne oldu?” durumunu özellikle denemek istedik. O sosyal medyanın hızında kaçırdığımız bazı şeyleri biraz fren yaparak ve “bu artık gündemde değil” durumuna düşmeden tartışmak istedik. Eğer reyting baskısı olan bir kanal olsaydı orada da yapmak mümkün olmazdı. Böyle denemeler yapmak gerek bence.

Ümit Alan: Reklam ise reklamdır, haber ise haberdir. Eğer haberin içerisine reklam katıldıysa bunun advertorial olması gerekir. Tweet'le

Uzun süredir tartışılan reklam niteliğindeki içeriklerin haber ya da röportaj şeklinde yayınlaması hakkında ne söylemek istersiniz?

Ben bunu bir reklamcı olarak bile çok onaylamıyorum. Reklam ise reklamdır, haber ise haberdir. Eğer haberin içerisine reklam katıldıysa bunun “advertorial” olması gerekir. Biz bu gelenekten geldik. Bir kenarında mutlaka belirgin bir şekilde “Bu bir ilandır”, “Bu bir reklamdır” diye yazılması gerekir. İçerikle reklamın karıştırılmaması gerek, içerikle reklamın birbirine geçtiği zaman, bu okuru aldatmak olur. O yüzden, gerçekten bir ayrım koymak gerekir. Ama bu dünyada da tartışmalı durumda. Çünkü, klasik reklam etkisini yitirdikçe reklamı içeriğe yedirme gibi bir alışkanlık başladı. Bu doğal olarak klasik reklamın artık eskisi gibi ikna edici olmadığı için tercih ediliyor. Çünkü, klasik reklam bir kuşaktı, bir programın arasına girerdi ya da gazetede haberden bağımsız alanlara koyulurdu. Şu anda zaten basılı gazete diye bir şey hemen hemen kalmadı ya da basılı gazetedeki reklamın karşılığı kalmadı. Televizyonlarda da öyle kuşak izleyiciliği çok azaldı. Çoğu insan Youtube’dan izliyor ve “reklamı atla” yapıp geçiyor. Reklama maruz kalmamak için insanlar da bir sürü yetenek geliştirdi, bağışıklık kazandı. Dolayısıyla reklamcılar da, ne yaptılar? İçeriğe sızmaya başladılar ki, içeriğe sızarak reklamı görünür hale getirmek için. Onunla da yetinmediler, şu anda kendi içeriklerini üretmeye başladılar. Birçok marka var ki, kendi sitelerini kurdu ve kendileri içerik üretiyor. Mesela, Redbull içerik üzerine bir şirkettir. Redbull’un kendi sitesinde bile içerik üretilir ve dışarıya da çok reklam vermeye gerek duymaz. Bir takım organizasyonlar yapar, haberi kendi üretir. Nasıl uzaya adam gönderdi oradan atlayış yaptırdı Redbull, o bir haberdi haberci için. Ama aslında reklamdı. Sınırlar böyle iç içe geçti. Gazeteci bunun haberini yapmalı mı? Evet yapmalı, uzaydan bir insan atlıyor. Ama bu aynı zamanda bir markanın reklamı. Oradaki etik pozisyon giderek karışıyor. Çünkü, markalar reklamı farklı farklı türlerle yapmaya başladılar. 

Yeni medya sizce nedir? Türkiye’de dijital medya tam anlamıyla var mı? 

Yapılmaya çalışılıyor. Ama hâlâ, tam olarak kendisini finansal olarak sürdürebilen bir dijital medya olduğunu söyleyemeyiz. Dijitalde yeni çıkan markalar var ama onların gelir modelleri de okura bağlı gelir modelleri değil maalesef. Belki istiyorlardı ama Türkiye’de henüz öyle bir gelenek yok. Ya bir fon bir karşılık veriyor, ya bir ana sponsor karşılık veriyor ya da çok fedakâr birisi kendi kendine site kuruyor ve o siteyi zarar etmeyi göze alarak finanse ediyor ve ileriye yatırım yaptığını düşünüyor. Şu anda belki de birkaç sene para harcarsam ileride bu işler gelir getirir ya da ben bu işler sayesinde başka kapılar açarım hayaliyle başlıyor. O yüzden dijital medya, yeni medya kavramlarının Türkiye’de çok yerleşmiş olduğunu düşünmüyorum. Yeni yeni öğreniyoruz hepimiz. Hepimiz işin içerisinde öğreniyoruz. Yani eski gazeteler bile dijitalin farklı bir mecra olduğunu anlamaya başladı. Haberleri ona göre farklı dizayn etmeye başladı. Çünkü, önceden haber basılı mecra, ana mecra için üretilirdi. Aynısı dijitale konurdu. Şimdi, bakıyoruz ki, ikisinde haber farklı olabiliyor. Geçiş dönemlerinde süreç içinde öğrenmek daha doğru bence.

Özellikle sosyal medyada ve mesajlaşma uygulamalarında yankı odalarının arttığını görüyoruz. Siz bu durum ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Yankı odaları kavramı ilk ortaya atıldığında hepimiz ne kadar doğru diye düşündük. Çünkü hakikaten vardı böyle bir şey. Bakıyorum Facebook listeme ya da arkadaşımın Facebook listesine hep kendi gibi düşünen insanları tutmuş. Hatta ortamlarda konuşurken, “Teyzemin oğlu vardı, o başka partidenmiş, onu çıkardım listemden” diyor. Onun paylaştığı hiçbir şeyi görmek istemiyor. Dolayısıyla bir süre sonra bizim takip ettiklerimiz de bizim gibi olduğu için karşıt görüşe yabancılaşıyoruz, yokmuş gibi davranıyoruz. Bunun bizi daha çok keskinleştirdiğini kutuplaştırdığını düşünüyorum. Özellikle sahte haberi çok rahat yayma olanağı da sağlıyor. Fakat Amerika’da Duke Üniversitesi, Brigham Young Üniversitesi ve New York Üniversitesi araştırmacıları tarafından ortak bir araştırma yapılmış. Yankı odalarında olduğu düşünülen insanlara tepkilerini ölçmek için karşıt görüşlerden makaleler ve paylaşımlar gösterilmiş düzenli olarak. Araştırma sonunda anlaşılmış ki, Cumhuriyetçi olanlar daha fazla Cumhuriyetçi olmuş, Demokrat olanlar daha fazla Demokrat olmuş. Karşıt görüşü görmeleri, onların siyasi pozisyondaki yerlerini değiştirmemiş. Biz hep “yankı odasındayız, karşıt görüşü görsek belki biraz daha farklı bakmaya başlayabiliriz dünyaya” diyoruz. Ama özellikle keskin Cumhuriyetçi ve Demokratlar için yapılan bu araştırmada insanlar kendi görüşlerine daha da fazla bağlanmışlar. Çünkü, biz insanı çok rasyonel bir varlık olarak kabul ediyoruz. Aslında, insan o kadar da rasyonel bir varlık değil. Karşıt görüşü gösterirlerse o görüşe dahil olur diye düşüneceğimiz kadar basit bir canlı değil insan. İnandığı bir şey var, o inandığı bir şeye hangi şartlarda inandıysa karşıtını görmek bazen onu düşünmeye sevk etmiyor. Kendi düşüncesini daha doğru bulmaya itiyor. Bunun gibi bir sürü araştırma var psikolojide de. O yüzden ben, yankı odaları kavramını eskisi kadar köşeli tartışmıyorum. Evet yankı odalarımız var. Karşıt görüşü görmeyip keskinleşiyoruz. Kutuplaşmayı artırıyor. Sahte haberin yayılmasını hızlandırıyor. Ama bir yandan da karşıt görüşü görmem benim hemen daha anlayışlı, daha hoşgörülü bir insan olmamı sağlamayabilir.

Ümit Alan: En büyük sermaye artık para değil, ekipman. Ama ekipmanınız da tek başına yeterli değil. Artık en büyük sermaye itibar. İtibarınız varsa medyada ileride bir iş yapabilirsiniz. Tweet'le

Yeni medya girişimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu girişimlerinden umutluyum. Çünkü, bu iş artık öyle büyük kurumlarda yapılacak bir iş olamamaya doğru gidiyor bence. Önceden medyada çok büyük kurumsal yapıların içerisinde daha rahat üretim yapardınız. Çünkü, çok ciddi imkânlara sahip olmanız gerekirdi. Ama bugün elimdeki telefonla YouTube’dan bir kanal açıp bir anda birçok medya kuruluşundan daha fazla değer üretebilirim. 10 yaşında, 16 yaşında YouTuberlar var, Türkiye’deki birçok gazeteden daha fazla gelir sağlıyorlar. Bu iş biraz daha küçük, daha bağımsız ve kendini koruyabilen yapılara doğru gidiyor. O yüzden, kurulan bu sitelere umutla bakıyorum. İnşallah istediklerini yapabilirler diye düşünüyorum. Çünkü, gerçekten en büyük sermaye artık para değil, ekipman. Ama ekipmanınız da tek başına yeterli değil. Artık en büyük sermaye itibar. İtibarınız varsa medyada ileride bir iş yapabilirsiniz. Çünkü bu insanlar bir yere kadar aldatılabilir. Bir süre sonra internette aldatıldıklarını anlayacak bilinç seviyesine de gelecekler. Teknolojiler öyle bir anda geliyor ama, insanlar teknoloji ile bir anda uyumlanmıyor. Teknoloji geliyor, insan yavaş yavaş onu öğreniyor. Hep aynı örneği veriyorum: otomobilin icadı ile emniyet kemerinin zorunlu hâle gelmesi arasında yüz yıl var. İnsan, otomobil gibi bir teknoloji aletini, bir yerden bir yere hızlı gitmesini sağlayan ve bütün dünyanın ticaretini, sanayisini, her şeyini değiştiren bir icadı yapmış. Kazalarda yaralanmış, ölmüş. Bir süre sonra emniyet kemeri icat edilmiş. Ama icat edilmesine rağmen insanlar kullanmamış. Yüz yılın sonunda olaya hükumetler el koymuş. Bilinç seviyesi bir yere gelmiş ve emniyet kemeri zorunlu kılınmış. Bizim teknoloji kullanımımızda da bu var. Yavaş yavaş öğreniyoruz. Yavaş yavaş artık aldatılmamayı da talep etmeye başlayacağız ya da aldatılanlar yine olacaklar ama bu işe para ödemeye hevesli olanlar iyinin peşinde koşacaklar. İşte o zaman biraz önce söylediğiniz küçük yapılar değer kazanmaya başlayacak. Örneğin Türkiye’de Medyascope’u Ruşen Çakır kurdu, neredeyse bir evin salonu kadar küçük bir yerde başladı. Yavaş yavaş, yavaş yavaş ilerledi ve şu anda Türkiye’de sosyal medyada en çok izlenen televizyon kanallarından biri. Bu küçük bir örnekti ama nasıl büyünebileceğini ya da nasıl büyüme potansiyeli olduğunu gördük. Türkiye’de şu anda finansal olarak en başarılı medya yapısı olmasa da marka ismi olarak en değerli medya kuruluşlarından biri olarak görülüyor. Bunun gibi yapılar çoğaldıkça, bir yere doğru gidecek. Sarphan Uzunoğlu’nun bir tespiti vardı bu konuda, diyordu ki “Gazeteciliğin Netflix’ini kurmalıyız.” Bana çok mantıklı gelmişti o zaman. Belki ileride öyle yapılar da olacak. Gazeteciler, tek başına parça başı içerik üreterek bir yapının içine dahil olacaklar ve o yapının içerisinde kendi teliflerini alıp yapının da devamlılığını, o yapıya insanların para ödeme motivasyonunu artıracaklar. Bence oraya doğru gidecek iş ama Türkiye gibi bir ülkede bunun kaç yıl süreceğini öngöremiyorum. 

Video her zaman daha değerli olacak 

İnsanlar günlerinin önemli bir kısmını yolda geçiriyorlar; video izlemenin internet kotası yükünün olması, toplu taşımada her zaman bir şeyler okumaya uygun ortam olmaması gibi sebeplerle bir şeyler dinlemeyi tercih edenler artıyor gibi görünüyor. Türkiye’de podcastin gelişimi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ben podcasti çok geç keşfedenlerden biriyim. Çünkü, birinin konuşmasını dinlemek bana çok cazip gelmiyordu. Ama son dönemlerde özellikle çok yürüyüş yaptığım için çok fazla dinlemeye başladım. Dinledikçe de bir şeyler öğrenmeye başladım. Ama Türkiye çok görsel kodlarla beslenen, görselliğe önem veren bir toplum. Aynı şekilde Türk-İslam mimarisinde rahatlatıcı sese çok önem verilir, hep bir su sesi filan olsun istenir mekânda. O yüzden radyoculuk hep müzik ortası içerik akışı olarak gelişmiş. Podcast ise müziği ya da eğlenceyi ayırıp saf içeriği sunuyor size. Podcastin Türkiye’de bu tip bariyerleri var bence. Nasıl televizyona, internete rağmen radyo hiç yok olmadı ama belli bir seviyede kaldıysa podcast de bir yer edinecektir. Yine de abartıldığı kadar büyüme olacağını düşünmüyorum. Hayatın akışına bağlı bir yer edinir. Önceden sesli kitaba çok soğuk bakardım örneğin; ama şu anda oturup kitap okuyacak vaktim azaldığı için yürürkenki zamanım heba olmasın diye deliler gibi sesli kitap dinliyorum. Her şeye rağmen “medyanın geleceği podcast” gibi bir şey söyleyemeyiz. Video her zaman daha değerli kalacak bence.

Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı kitabınızla bağlantılı olarak; bir zamanlar var olduğu, sonralarda bittiği söylenen medyada Simavi İmparatorluğu geleneğinin önemi nedir sizce? Şu anda diken.com.tr’nin başında da Simavi ailesinin bir bireyi, Harun Simavi var. Bu durumla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Simavi ailesini kitap yazarken yakından incelemiştim. Sanırım Sedat Simavi’nin 1910’lu yıllardaki ilk yayıncılık macerası olan mizah dergisinin adı da Diken. 1948 yılında Hürriyet’i kuruyor. Ondan sonra bayrak elden ele devrediliyor. Diken’in şu anki hâlini Simavi geleneğinin devamı olarak görmüyorum. Çünkü Hürriyet kurulduğu ilk günden itibaren devletin iç sesi gibiydi, dijital Diken henüz bu doğrultuda değil. Simavi olayı, o ailenin değerleri, başka bir şey. Onlar ana akımdı ama devir başka bir devirdi. Mesela, Erol Simavi’nin şöyle bir anısını hatırlarım: Erol Simavi bir tavuk çiftliği alıyor. Tavuk çiftliğinde ufak bir ticaret yapıyor. Ama aynı zamanda Hürriyet gazetesinin sahibi. Bab-ı Âli’de “Bir gazete patronunun tavukçulukta ne işi var?” diye büyük bir tartışma çıkıyor. Yani “Gazete patronunun tek işi gazeteciliktir. Tavukla ne işi var?” diye bir laf çıkarıyorlar. Erol Simavi en sonunda, “Bu benim hobim. Ben tavukçuluğu hobi olarak yapıyorum, gazeteciliği etkilemez.” gibi bir açıklama yapmak zorunda kalıyor. Bir zamanlar Erol Simavi’nin tavuk çiftliğini satın alması bile tartışma yaratıyorken bugün baktığımızda medya işi, medya dışı akçeli işlerin yanında bir kolaylaştırıcı gibi ele alınıyor. Bugün de Diken geleneğinde şunu tartışmamız gerekiyor: Kim finanse edecek? Reklam mı, sponsorluk mu, fon mu, siyasi parti mi, okur mu? Medyanın devamlılığının sadece okuru, izleyicisi tarafından finanse edildiği zaman gerçekleşeceğini düşünüyorum. Bir gazeteyi ya da televizyon kanalını reklamla finanse etmek dijitalde kârlı olan şeyler değil. Çünkü internette reklam pastasını Facebook ve Google gibi çok büyük medya kuruluşları paylaşıyor. Diken, T24 gibi içerik üreticilerine reklam pastasından neredeyse hiçbir şey kalmıyor. Dolayısıyla geriye bir tek okur ve izleyici kalıyor. Bütün bu örneklerde finansal sürdürülebilirliğin yalnızca abonelik sistemi, ödeme duvarı ya da bağış, kitle fonlaması iş modelleriyle sağlanabileceğini düşünüyorum. Sadece o zaman gazetecilikten söz edebiliriz.

Sizce iş insanları neden dijital medyaya değil de geleneksel medyaya yatırım yapmaya devam ediyorlar? 

Göremiyorlar… Türkiye’ye GSM ilk geldiğinde sermaye devleri talip olmamışlar. Türkiye’de o kadar kişi cep telefonu taşımaz diye düşünmüşler. Bu teknolojiyi biraz küçük görmüşler ve yatırım yapmamışlar. Sonradan anladılar ama o arada daha bunun geleceğini gören ya da bu riski alabilen insanlar yükselmişler. Şu anda medyada da aynı durum var. Hâlen medyayı çok büyük stüdyolar, dev yatırımlar, televizyonlar, yayın akışları gibi görüyorlar. Ancak öyle etkili olabileceklerini düşünüyorlar. Ama medya artık öyle değil. Dijital medyada habercilik bambaşka bir şey ve orada hâlen kârlılık görünmüyor. İş insanlarının medyaya yatırım yapmalarının temel motivasyonu kamuoyu oluşturma gücüne sahip olarak devlete baskı yapabilmek. Bu yolla ihaleler, çeşitli teşvikler ve ödenekler sağlamak gibi bir yapı var. 80’lerde 90’larda medyaya bu motivasyonla girdiler. Dijitaldeki o ufku göremiyor ve girmiyorlar. Ama bir yandan da insanlar hızla dijitale doğru kayıyorlar. Tabii bunun daha vakti var. 2017 yılında yapılan bir araştırma Türkiye’nin %29’unun hâlâ internete erişiminin olmadığını söylüyordu. 

Mesela Twitter’ı çok önemsiyoruz ama 2018 yılında çıkan KONDA Seçmen Kümeleri araştırmasına göre AKP seçmeninin yüzde 13’ü Twitter’daydı. CHP seçmeninin de yüzde 20’si. O kadar büyüttüğümüz Twitter’ın bile seçmene ulaşım oranları buydu. Yankı odaları da o yüzden yanılttı bizi. Twitter’da kamuoyu oluşunca “AKP zayıfladı gidiyor” gibi daha erken yanılgılara kapılmıştık. Ama öyle olmadığı görüldü. Çünkü zaten onlar orada değillerdi. Yavaş yavaş geliyorlar ama. Herkes geliyor… Fakat, hakikat orada güç kazanırken yalan da, zırva da, dezenformasyon da güç kazanıyor. Bence şu anda en büyük mücadele siyasi partiler arasında değil, sosyal medyada hakikat ile yalan arasında.

Ümit Alan: Artık bir ana akımdan söz etmek mümkün değil. Hem mecraların çok fazlalaşmasından, hem kutuplaşmadan hem de ikna ediciliğinin kalmamasından ötürü. Tweet'le

Kadri Gürsel’in “En kaliteli gazetecilik ana akımda yapılır” ifadesi çok tartışıldı. Bir yandan diğerlerine nazaran Aydın Doğan hakkında “En gazeteci patron” denildiği olurdu. Aydın Doğan medya grubunu Demirören grubuna sattığında da “Ana akım bitti” söylemleri çıktı. Sizce ana akım hâlen var mı ya da ana akıma gerek var mı?

İlginizi çekebilir:
Koronavirüs haberi yapacak gazetecilere 5 öneri

Artık Türkiye’de ana akım diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ana akımın olmamasının sebebi de Türkiye’de (Amerika’da da çok benzeri var) kutuplaşmanın bu derece fazlalaşmış olması. Çünkü, bence ana akım dediğiniz şey herkese ulaşabilen yayın demektir. Şu anda herkese ulaşabilen yayından söz etmek mümkün değil. Herkesin kendi mahallesinde kendi medya organları var. 90’larda televizyonu açtığınız zaman herkes Reha Muhtar ya da Ali Kırca’nın sunduğu haberleri izlerdi ve o zaman bir ana akımdan söz edebilirdik. Hürriyet okurdu herkes, Hürriyet’i satın almasalar da okurlardı. Artık bir ana akımdan söz etmek mümkün değil. Hem mecraların çok fazlalaşmasından, hem kutuplaşmadan hem de ikna ediciliğinin kalmamasından ötürü. Türkiye’de son yıllarda yaşananlardan sonra insanlar medyaya güvenmiyor doğal olarak. Bir tartışma programı yapıp Türkiye’de parlamentoda bütün partilerin temsilcilerini koyup bir partinin temsilcisini dışarıda bırakırsanız orada bir ana akımdan söz etmek mümkün olmuyor maalesef.

Kadri Gürsel’in sözünü şöyle yorumluyorum (ki o da biraz oraya götürüyor): Türkiye’de gazetecilikten para kazanmanız lazım, bunun bir meslek olması lazım. Bu mesleğin sürdürülebilir olması lazım. “Ertesi ay internet sitemiz kapanacak mı?” diye bir düşüncede olmamanız lazım. Ancak o zaman yapabilirsiniz diye söylüyor bence. O perspektiften baktığını düşünüyorum. Çünkü, Türkiye’de farklı ülkelerin finanse ettiği ya da farklı ülkelerin devlet kanallarının yatırım yaptığı medyalar da var. X ülkesi ile Türkiye bir çatışma yaşadığında X ülkesinin burada finanse ettiği medya kuruluşunun haberi ne kadar bağımsız olabilir ki? Aynı şekilde belirli bir siyasi partiye angaje bir yapı, o parti yarın öbür gün iktidar olduğunda ne kadar bağımsız kalabilir ki? Aynı şekilde bir sermaye grubuna bağlıysanız ve o sermaye grubunun devlet ile akçeli işleri varsa, devlet ihalelerine giriyorsa, devletten teşvik bekliyorsa, sizin haberiniz orada tıkanacaktır.

90’larda hükümetler çok sık değişiyordu, hükümetler çok sık değişince medya da orada bir kamuoyu oluşturarak kimi desteklerse, ona göre devlet ihalelerinden, teşviklerinden yararlanma fırsatı sağlıyordu. Ama Kadri Gürsel’i ve onun gibi düşünen kişileri yanıltan şu ki, o dönemlerde iktidarlar güçsüz medya güçlüydü. Medyanın (algıda da olsa) iktidarı devirmek gibi bir gücü olduğu yanılsaması vardı. Dolayısıyla orada ufak bir bağımsızlık kazanıyordunuz. Gazeteci olarak bir güç kazanıyordunuz ve çeşitlilik vardı. Ancak o zaman gazetecilik yaptığınızı düşünüyordunuz. Ama güçlü bir iktidar olduğunda bunun da işe yaramayacağını gördük. Güçlü bir iktidar olduğunda bugünkü yaşadığımız şeyler oluyor. Gerçi bu 90’larda da belliydi. Benim yazdığım kitabın özü odur aslında. Bugün yaşadığımız medya krizi bizim basın tarihimizin bir sonucudur. Bugün “neden” diye tek bir iktidar partisini, tek bir adamı koymak bizim sorunlarımızın en büyük sebebidir. Bir kişi geldi, bir iktidar geldi ve medyayı bu hâle getirdi… Hayır, bizim basın tarihimiz başından beri, gelenek olarak çok sorunluydu. Hele ki, 90’larda medya dışı sermayenin medyaya tam olarak girmesiyle iyice çöktü. Böyle bir şeyin olacağı çok belliydi. O günlerde çocuk olmasaydım da “Bu buraya gidiyor” diyebilseydim diye düşünüyorum. Yaşadıktan sonra analiz etmek kolay çünkü. Acaba o gün medyada olanlar, o günlerde böyle baktılar mı? Genellikle bakmadılar bence. 

Günümüzde medya dördüncü kuvvet görevi görebiliyor mu?

Göremiyor. Bence, yapılan en büyük hatalardan biri zaten Doğan Grubu’nun bitirilmesi ve Doğan Grubu’nun el değiştirmesi oldu. O andan itibaren medyadaki ikna edicilik, bir rıza yaratma potansiyeli tamamen çöktü. Çok büyük yatırımlar yapıldı, büyük paralarla medya kuruluşları el değiştirdi. Ama dördüncü kuvvet gibi vasıfları kalmadı. Çünkü insanlar da bir süre sonra anlamaya, yorumlamaya ve sorgulamaya başlıyorlar. Siz istediğiniz kadar benzin zammını “Benzin fiyatlarında güncelleme” diye yayınlayın. İnsanlar günün sonunda bir benzin istasyonuna gidip zam geldiğini anlıyorlar. Ekonomi iyiyken az çok kendinizi ve insanları aldatmaya devam edebilirsiniz. Ama ekonomi kötüye gittiğinde, ekonomi zayıfladığında bu imkânsız. Bence bunun en büyük göstergelerinden biri Türkiye’deki son yerel seçimin sonuçlarıdır. Çünkü, öyle bir medya gücü vardı, özellikle ikinci tekrarlanan İstanbul seçiminde gece gündüz oylar çalındı yalanı yapıldı. Ama çoğunluğu ikna edemediler. Tersine motive ettiler. Fark 10 binlerden 800 bine çıktı. Bence bu işten en anlamayan insanın bile orada “medya işinde yanlış yaptık, bu kadar tek başına sahiplik bizi iyi yere götürmedi” gerçeğini görmesi gerekir. Ama bir yandan da “iyi oldu”. Bir aldatmaca olduğunu insanlar daha net kavradılar.

Sizce sosyal medya beşinci kuvvet görevi üstlenerek dördüncü kuvvet dediğimiz medya ile birbirini besliyor mu?

Sosyal medya bir güç oldu. Öyle ki, sosyal medyada oluşan kamuoyunun, özellikle Twitter’da oluşan kamuoyunun, yargı kararlarını bile çok ciddi bir şekilde etkilediğini düşünüyorum. Sosyal medyada eğer bir şey gündem olduysa, tartışıldıysa, yargı bile farklı işliyor diye düşünüyorum. Bu yüzden kaçıncı kuvvet bilemeyiz ama bir kuvvet olduğu kesin. Bir konu çözülecekse, sosyal yardım meselesi varsa anında çözüm bulunabiliyor. Haluk Levent gibi Ahbap gibi örnekler çıkıyor. Ya da normalde arada kaynayıp gidecek bir olay, örneğin bir baklavacı zincirinin sahipleri olduğu anlaşılan birkaç adamın hamile bir kadının içinde olduğu aracı tekmelemesi. Trafikte her gün yüzlercesi olan bir tartışma; normalde orada kavga edersiniz, birbirinize vurursunuz, sonra polis sizi barıştırır ya da barıştırmaz ve aylarca dava sürer, sonunda takipsizlik çıkar. O saldırı ilk değil. Ama gördük ki, sosyal medyada bu olay gündem olunca, videosu ile yayılınca, trend topic olunca, üzerine ünlüler yorum yapınca adamlar gözaltına alındılar, tutuklandılar, hemen bir anda yargı işledi. O kadar net bir örnek ki… İnsanlar sosyal medyada oluşan kamuoyu ile daha fazla ceza alıyorlar ya da ceza almaktan kurtuluyorlar. Fakat bunun riskleri de var elbette. Çünkü, sosyal medya her zaman hakikatin dolaştığı bir alan değil. Yalanın da, zırvanın da, insanları linç ettirebilecekleri ortamın da olduğu bir güç. Öyle ki, WhatsApp gibi kapalı yerlerde, yalan haberin yayılması açısından çok daha büyük bir tehlike görüyorum. Hindistan’da öyle oldu. İki adam hakkında çocuk tecavüzcülüğü gibi bir haber yayıldı. Bir takım WhatsApp gruplarında bir takım insanların haberi yayması üzerine sokakta o iki adam linç edildi, yakıldı… Ondan sonra aslında olayın WhatsApp’ta yayıldığı gibi olmadığı, ölenlerin suçsuz oldukları anlaşıldı. Sosyal medya bir yandan güç oldu ama medya gibi bir sorumluluğu yok. Evvelden, bir gazeteci yalan haber üretseydi, bunun vebalini ya itibarsızlıkla, ya o gazetecinin ceza almasıyla, ya da insanların onlara hiç ilgi göstermemesiyle bir bedel öderlerdi. Editoryal bir sonucu vardı… Artık öyle bir sonuç olmadığı için ve bunun üzerine bir eğitim de olmadığı için bir tehlike var. Onu kullanmasını bilmiyoruz. 

Ümit Alan: Güvenin yerini böyle soyut bir inanç kavramı aldı. Yani, eğer mültecilere karşı ön yargınız varsa, mültecilerle ilgili sahte bir haber yayınladığında ona inanmaya da eğilimli olursunuz. Tweet'le

Reuters’in 2018 ve 2019’daki raporlarında Türkiye’de habere güvenin azaldığı gözleniyor. Siz bununla alakalı ne düşünüyorsunuz? 

İnsanlar habere bir yandan güvenmiyorlar, bir yandan da inanmak istediklerine inanıyorlar. En büyük problemlerden biri bu. Güvenin yerini böyle soyut bir inanç kavramı aldı. Yani, eğer mültecilere karşı ön yargınız varsa, mültecilerle ilgili sahte bir haber yayınladığında ona inanmaya da eğilimli olursunuz. Dahası okur dediğimiz eskiden edilgen olan pozisyon artık etken. Çünkü okumakla kalmıyor, paylaşıyor, yorum yapıyor, üretiyor. Ben o yüzden artık medya eleştirisinin okura ve izleyiciye doğru genişlemesi gerektiğini düşünüyorum. Herkesin kendini eleştirecek bilince gelmesi gerektiğini düşünüyorum. O da şöyle bir şey; medyaya güvenmiyor ama bir yandan da gördüğü bir haberi herhangi bir doğrulamaya tabi tutmadan paylaşmayı da biliyor. Çünkü, ona inanmış, öyle bir şey olabileceğini düşünüyor. “Bu hükümet bunu da yapar” diyor, “Bunu da yapan bunu da yapar” diyor. Ben burada medya eleştirisinin ötesinde okurun ve izleyicinin artık kendine eleştirel bir gözle bakması gerektiğini düşünüyorum. Onun da bir sorumluluk hissetmesi gerektiğini düşünüyorum. Tamam medyaya güvenmeyebilirsin, ama sen de güvenilirlik bilincine sahip olmak zorundasın.

Sosyal meydada paylaşılan bir haber yahut yazının normal okunma süresinden çok daha hızlı etkileşim aldığını gözlemliyoruz zaman zaman. Okumadan paylaşma, beğenme kişiye olan güvenle mi doğru orantılı?

Kişinin kendi itibarı ile ilgili. Onun yarattığı bir içeriğin değerli olduğuna olan inançla ilgili aslında genel olarak. Bazen yazı aldığı beğeni kadar tıklanmamış olabiliyor. Önceden okumuştur diye kendimi kandırıyorum ama… Sanıyorum insanlar herhalde bir yere ait olma hissi yaşıyorlar. Bir görüşe, onun üzerindeki başlığa ya da hiç düşünmüyor belki. Sizinle arkadaş gibi hissediyor belki kendini ve like ediyor, ben X kişisini seviyor ve destekliyorum diye okunmalı bu.

Cüneyt Özdemir’in YouTube kanalında yaptığı seçim yayınının 1.6 milyondan fazla izleyiciye ulaşması sizce Cüneyt Özdemir’in isminden dolayı mı oldu? Yoksa aslında “yeni medya” dediğimiz aslında tam olarak bu mu?

Cüneyt Özdemir’in ismi ile birlikte bence mecrayı da o mecranın doğasına uygun içeriği de dönüştürebilmesi ile ilgili bir durum. Benim tarzım değil, ben takip etmiyorum ama o içinde bulunduğu kabın doğasına uygun üretim yaptığı için ilgi gördü. Arada bir takım hikâyeler anlatıyor, televizyonda yapamayacağı ya da ayıplanacağı işleri yaparsa orada işin olabileceğini gördü Cüneyt Özdemir. Bunu iyi okudu ve o süreci iyi okuduğu için de YouTube’da başarılı oldu. Önceden içerik üretip sunuyordu, şimdi içeriğin kendisi oldu. Bu gazetecilik için istenen bir şey değildir ama o artık bir YouTuber. Youtube’un doğasına uygun yaptı işi. Televizyonda yaptığınız işin aynısını Youtube’da yaparsanız o iş patlar. Bir buçuk saat video koyarsan kimse izlemez. Ama 10 dakikalık bir videoya sıkıştırırsan içeriği herkes izler. 10 dakikalık içeriği de internetteki alışkanlıklardan oluşturursan yine takip edilirsin. Ben Cüneyt Özdemir’in YouTube’daki başarısının, televizyondaki ismini bir kenara koyup YouTube’un doğasına uygun yayın yapmasına bağlıyorum. Eğer televizyonda yaptığının aynısını yapsaydı orada da olmazdı.

Algoritma bir süre sonra sıradanlaşmaya neden oluyor

Tartışma programlarında dikkat çeken bir detay var: Katılımcılar program esnasında sosyal medya hesaplarını sürekli kontrol ediyor ve konuşmalarını aldıkları etkileşim yönünde değiştiriyorlar. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vizontele filminden meşhur “Zeki Müren de bizi görecek mi?” sorusu vardır ya, işte şu anda Zeki Müren görüyor ve etkileşime geçiyor. Çift ekranlı yaşıyoruz artık. Bir elde telefon diğer elde izliyorsak televizyon… Bütün ekranlar aslında birbirine dönüşüyor. “Televizyon öldü” diye çok erken bir öngörü vardı internetin ve YouTube’un ilk yükseldiği yıllarda. Ama bence tam tersi, televizyon yeni bir şekil alarak daha da güçlü döndü. Hossein Derakhshan, NiemanLab’de “Televizyon kazandı” diye bir öngörü yazısı yazmıştı. Hakikaten televizyon, bu yeni teknolojilerle birlikte kazandı. Çünkü internet televizyona dönüştü. YouTube izlemeye başladık. İnternette de video içeriğinin çok büyük bir baskınlığı var yazılı içeriğe göre. Telefon, tablet, bilgisayar hepsi birer televizyona dönüştü.

Algoritmaların yeni medyada çok fazla önemsenmeye başladığını görüyoruz. Haber yazımları bile SEO kurallarına göre şekillenebiliyor. Size göre algoritmaların haber ya da içerik yayınlarında ne gibi etkisi var?

Algoritma bir süre sonra artık sıradanlaşmaya başlıyor ve uzun vadeli algoritmanın sürekli ezberini bozmanız gerekiyor. Hep algoritmanın su yolunda giderseniz bir süre sonra sıradanlaşırsınız. Algoritma insanları bir yerden sonra tembelleştiriyor, keşfetme duygusunu azaltıyor. Eski reyting sistemlerinde, ne tuttuysa o yapılmaya devam ediliyordu. Şimdi de algoritma neyi öne çıkarıyorsa onu yapmaya çalışıyorlar. Haberciliği de tekdüzeleştirmeye başladı. Algoritmanın aşacağı bir habercilik geliştirme ihtiyacı doğdu. O da nasıl bir habercilik? Şu anki habercilik dili ve gazeteciliğin eski alışkanlıkları, algoritmada önce çıkabilecek şeyler değil. Sürekli daha sansasyonele doğru sürüklüyor ve o sansasyonel de bir süre sonra yalan haber ile karışmaya başlıyor. Acelecilik getiriyor. Aceleciliğin getirdiği hatalar artıyor. Haberciliği iyi bir yere götürmüyor. Çünkü önceden bir haber bülteni başka bir kanalın haber bülteni ile, bir gazete başka bir gazete ile rekabet ediyordu. Ama şu anda bir haber, algoritma düzeninin içerisindeki slime videosu çeken bir ergenin videosu ile yarışıyor. Kenarda kedi videosu ile yarışıyor. Bir pop starının yeni çıkardığı klip ile yarışıyor. Onlar da haber ile yarışıyor ve haber onların içerisinde algoritmadan kendine bir yol bulmaya çalışıyor. Ondan sonra clickbait, sansasyonel haber, hep daha önemliymiş gibi “son dakika” olarak haberi vermek gibi şeyler oluyor.

Dolayısıyla habere yeni yeni ögeler ekleme ile ilgili, özellikle yurt dışında çalışmalar okuyorum son dönemde. Haber nasıl daha çekici hâle gelir, kurgu ile mi desteklenmesi lazım ya da haberin filmi mi çekilmesi lazım gibi algoritmayı aşmak için düşünülen şeyler.

Pablo Escobar bugün yaşıyor olsun, onun haberini yapalım, o algoritmanın içerisinde geçer gider. Ama siz Pablo Escobar’ın filmini yapıp da onu bir pakete koyduğunuz zaman insanlar ona abone olarak, para vererek dijital platformlardan alabiliyorlar. Haber olarak koyduğunuzdaysa kimseyi ona para ödemeye ikna edemezsiniz. Dolayısıyla, bence haberi paketleyecek yeni bir dil, yeni bir anlayış, bir yaratıcılık ögesi, onu başka görsel efektler ile desteklemek gibi yerlere gidiyor habercilik.

İletişim fakültesi mezunlarını sizce neler bekliyor?

Hepimizden daha fazla “yeni”yi bilmek zorundalar. Veri kavramına aşina olmaları lazım, veri gazeteciliği, veri madenciliği… Çünkü internette data giderek birikiyor ve o veriyi yorumlamak giderek zorlaşmaya başlıyor. O yüzden onu ön plana almaları lazım bence, eskisi kadar iyi gazetecilik yapabilmeleri için. Çünkü önceden elimizde böyle bir kaynak yoktu. Günümüzde sadece bir bölgedeki Google aramalarını, Google Trendlerinden takip ettiğimiz zaman, orada oluşabilecek sonuca varabiliyorsunuz. Bu kadar farklı gazetecilik yapma metodları çıktı. Onlara önem vermelerini bekliyorum yeni gazeteci arkadaşlardan. Yeninin içini doldururken yavaş gazeteciliğe dikkat etmelerini isterim. Bence ilerinin önemli olanı bu olacak. An baskısının bir süre sonra işe yaramadığı görülecek. Haberi neden hızlı almam gerektiğini sorguluyorum artık bir sosyal medya kullanıcısı olarak. Sosyal medyanın başından beri içinde olan bir kullanıcısı olarak. İnanıyorum ki bunu sorgulayan insanlar artacak ve bir süre sonra daha yavaş, daha demlenmiş, daha doğrulanmış, daha açığı az olan bir habercilik ihtiyacı baş gösterecek. Çünkü, Donald Trump sabah bir açıklama yapıyor, öğlene doğru bu açıklamayı biraz kıvırıyor, öğleden sonra tamamıyla tersini söylüyor. Biz bunların hepsini parça parça alıp, darmadağın bir algıya sahip oluyoruz. Ama önceden ne vardı? Ya akşam haberlerinde görürdük, ya da ertesi gün gazetede görürdük ve kafamız netti o konular hakkında. Oysa şimdi kafamız karışmaya başladı ve o kafamızın karışıklığını toparlayacak bir gazeteciliğe ihtiyaç var. Bu noktada da editörlüğün önem kazanacağını düşünüyorum. O bütün dağınıklığı, o dağınık masayı, o dağınık akışı toplayıp size hap hâlinde ve yaratıcı bir şekilde sunabilecek bir yere gidecek gazetecilik. Bunun üzerinde yoğunlaşmaları gerektiğini düşünüyorum yeni gazetecilerin.

Oğuz Bakır
Serbest gazeteci. Daha önce Cumhuriyet, Milliyet, Yurt Gazetesi, OdaTV, ABC Gazetesi, Ensonhaber, Sadece Haber, T24 gibi mecralarda görev yaptı.

    Reuters Digital News raporu, internetin rotası, podcast Pulitzerleri

    Önceki içerik

    Güvenli bir kayıt dışı görüşme nasıl olmalı?

    Sonraki içerik