Ne Okuyoruz

Teknolojinin imkânlarını değerlendirmek

    0

    NewsLabTurkey Ne Okuyor’dan Herkese Merhaba!

    Bu haftanın odağında tek bir yazı ve onun üzerinden sorduğum sorular var. İnternetin ve dijital teknolojilerin bize verdiği imkânları giderek daha kısıtlı ve sınırlı bir şekilde kullanma hâlimiz ve bunun nasıl sorunları beraberinde getirebileceğini ele aldım.

    “Ne Okuyoruz” bölümünde ise ABD’li muhafazakârların sosyal medyası Parler, Lionel Barber’ın anılarını anlattığı yeni kitabı ve BBC’de 25 yıl sonra gündem olan bir skandal öne çıkan başlıklar.

    Görüş, yorum ve önerilerinizi her zaman bekliyorum. Haftaya görüşmek üzere!

    —Ahmet A. Sabancı

    Kaynak: WIRED

    Bu hafta ne okuduk?

    MUHAFAZAKÂR SOSYAL MEDYASI NASIL OLUR?

    ABD’deki muhafazakâr kesimin —özellikle de politikada aktif rol alanların— Silikon Vadisine dair en büyük şikâyeti sosyal medya şirketlerinin onları sansürlemeye çalıştığı. Elbette burada hiçbir şekilde kendi yanlışlarını (taciz, şiddet çağrısı, komplo teorileri gibi) görmediklerinden bunu kendilerine karşı bir komplo olarak algılıyorlar.

    Buna çözüm olarak, tıpkı diğer platformlardan kovulan aşırı sağ ve neo-nazi gruplar gibi, kendi sosyal medya platformlarını kurmaya karar verdiler. Bir süredir aktif olan Parler isimli platform geçtiğimiz hafta içerisinde kullanıcı sayısının ikiye katlanmasıyla gündemde kendisine yer bulmayı başardı. Ama bunun istedikleri gibi bir popülerlik olup olmadığına emin değilim.

    Platformun dikkat çekmesiyle birlikte hem geçmişte platformla ilgili yazılan haberler tekrar gündeme geldi hem de platformu inceleyen insan sayısı arttı. Bu inceleme sonucunda ise platformun kurallarını keyfi olarak uyguladığı, liberal ve sol görüşlü kişileri siteden kovmak için en küçük fırsatı değerlendirdikleri gibi ilgi çekici haberler yayınlanmaya başladı. Yani şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ifade özgürlüğü için kurulan Parler, bu özgürlüğü sadece muhafazakârların hakkı olarak görüyor. 

    Yine de bu girişimin sonunun nereye varacağını izlemekte fayda olabilir. Böyle deneyler genellikle diğer ülkelere de ilham verme potansiyeline sahip oluyor.

    25 YILLIK BİR MEDYA SKANDALI

    BBC muhabiri Martin Bashir’in kariyeri bundan 25 yıl önce yaptığı bir iş ile tamamen değişmişti. Prenses Diana ile BBC Panorama için gerçekleştirdiği özel röportaj adının duyulmasını sağlamıştı. Ne var ki röportajın 25. yıl dönümü için hazırlanan belgesel, büyük bir skandalı ortaya çıkarttı.

    O süreçte BBC’nin grafik tasarım ekibinde çalışan ve 1996’da gerçekleştirilen soruşturma ile BBC’nin günah keçisi ilan edip kovduğu Matt Wiessler, Bashir’in röportajı garantilemek için prensesi psikolojik olarak manipüle ettiğini, bunu da kendisine hazırlattığı sahte hesap dökümleri ile yaptığını söylüyor. Bashir bu sahte dökümanlarda Diana’nın güvenlik ekibinde çalışanların Kraliyet Ailesi tarafından onu gözetlemek için ödeme aldıklarını gösteren sahte düzenlemeler yapmış ve bu sayede prensesi röportaja ikna etmiş. Prenses Diana’nın hayatı boyunca yaşadığı sıkıntıları da düşünürsek, durumun ne kadar ciddi olduğu daha iyi anlaşılır.

    İşi daha ilginç kılan nokta ise tüm bunların aslında 1996’da ortaya çıkartılmış olması. Nick Fielding, haberi 1996 yılında yakalamış ve oldukça kapsamlı bir şekilde de haberleştirmiş. Ama haber hasıraltı edilip BBC’nin sessiz soruşturmasında da tüm suç grafik tasarımcıya yıkılarak üstü kapatılmış. Her anlamda gazetecilik etiğine sığmayacak bir olayın BBC tarafından üstünün bu şekilde örtülmesi durumu sadece daha vahim kılıyor.

    SEÇİMLERİN ARDINDAN ABD MEDYASININ GELECEĞİ

    ABD’de başkanlık seçimlerinin teknik olarak sona ermesi ve Biden’ın kazanması ile birlikte medya ve gazeteciler için önemli bir soru ortaya çıktı: Trump gitti, şimdi ne yapacağız?

    Her ne kadar yalnızca dört yıllık bir başkanlık kariyeri olsa da Donald Trump ABD medyası için birçok büyük değişime sebep oldu. Politik ve toplumsal normalleri altüst eden Trump yönetimi gazetecilerin daha farklı yaklaşımlar benimsemesini ve onun taktiklerine uyum sağlamasını zorunlu kıldı. Ayrıca Trump’ın New York Times ve Washington Post gibi gazeteler için önemli bir reklam aracı olduğu gerçeği de var. Trump dönemi bittikten sonra ne olacağı konusundaki belirsizlikler —partisinin ve destekçilerinin nasıl bir yol izleyeceği, etrafında toplanan medya kurumlarının ne yapacağı, politikadaki etkisinin geçip geçmeyeceği— gazeteciler için de ileriye dönük soru işaretleri demek.

    Trump’ın gidişi ABD gazeteciliği için köklü sorunlarına dönecek enerjiyi bulmaları anlamına gelebilir: toplumun daha geniş kesimlerine ulaşabilmek, yerel gazetecilik krizini çözmek, ekonomik ve etik sorunları ele almak gibi. Fakat eğer Trump döneminden aldıkları dersleri unutur ve Biden geldi diye bir rehavete kapılırlarsa —ki maalesef güçlü bir ihtimal— kısa süre içerisinde kendilerini benzer bir dönemin içerisine girmiş olarak bulmaları kaçınılmaz.

    Alakalı: Seçim sonuçları sürecinde tartışma konusu olan başlıklardan birisi de Trump ve ekibinin oy çalınmasıyla alakalı komplo teorilerini dile getirdiği anda haber kanallarının —Fox News dahilyayını kesmesi oldu. Kimileri bunu sansür veya yapılmaması gereken bir şey olarak görse de kişisel görüşüm bu noktada canlı yayın esnasında editoryal bir karar almaya hakları olduğu. Çünkü canlı bir konuşma yayınlarken bunu bir bağlama oturtma şansınız yok. Bu da konuşmayı yapan kişinin her türlü iddiasını özgürce yaymasına olanak verir, siz konuşma bittikten sonra doğrulamak isteseniz de artık çok geç olacaktır. Bu yüzden canlı yayın esnasında bariz bir şekilde yalan söyleniyorsa ve bunun tehlikeli sonuçları olabileceğine inanıyorsanız böyle bir editoryal müdahalede bulunmak bir hak.

    İlginizi çekebilir:
    Dijital basında küçülme, kötü yorumlar, sahte haberleri yazanlar

    FT’NİN EMEKLİ EDİTÖRÜNDEN ANILAR

    Gazetecilik için standart belirleyici kurumlar listesi yapacak olsam Financial Times kesinlikle listenin üst sıralarında yer alır. Birçok anlamda imrenilecek bir iş çıkartan gazetenin emekliye ayrılan editörü tecrübelerini anlattığı zaman buna kayıtsız kalmak da olmaz.

    15 yıl süren editörlük kariyerinin ardından emekliye ayrılan Lionel Barber, FT’nin başında olduğu süre boyunca 2008 krizi gibi birçok önemli gelişmeyi tecrübe etti ve Putin, Trump, Ruhani ve Kagame gibi birçok isimle oturup konuştu. Elbette FT gibi bir kurumun başında olmak birçok özel daveti, dünyanın güçlü isimleriyle doğrudan teması ve dünya çapında önemsenen bir gazetenin başında olmanın sorumluluğunu da getiriyor. Bu yüzden anılarını kaleme aldığı The Powerful and the Damned isimli kitabı gazeteciler ve alana ilgisi olan herkes için önemli bir eser. Eğer tahmini olarak kitapta neler okuyacağınızı bilmek istiyorsanız Guardian röportajı fikir edinmenize yardımcı olabilir. 

    KISA KISA

    • Avusturya’daki gençler arasında yapılan bir akademik çalışma, gençlerin YouTube ve Instagram gibi platformlarda içerik üretenleri gazetecilerle aynı standarta göre yargıladığını söylüyor.
    • Reuters Institute tarafından yayınlanan yeni e-kitap Hearts and Minds, dijitalleşme ve liderlik konusunu ele alıyor. (PDF linki)
    • ABD senatosundaki Google’ın tekelleşmesine dair soruşturmanın potansiyel sonuçlarından birisi Chrome’un satılması olabilir.
    • Meksika’da çetelerin gazetecileri hedef alması giderek büyüyen bir sorun. Çeteler ve suç üzerine haberler yapan Israel Vázquez, bu yıl çeteler tarafından öldürülen sekizinci gazeteci oldu.
    • Spotify’ın sadece podcast odaklı bir abonelik modeli test etmesi bir sürü soruyu beraberinde getirdi.
    • Aşırı stres ve travmaya sebep olabilecek konularda haberler yaptıktan sonra kendimize dikkat etmemiz gerekiyor.
    • BuzzFeed farklı sektörlerle ortaklık konusundaki en yaratıcı medya şirketi olduğunu benim gözümde bir kez daha kanıtladı.
    • Petrol, doğalgaz ve benzeri kaynaklar ve sektör üzerine haber yazmak isteyenler için oldukça faydalı olabilecek yeni bir rehber yayınlandı.
    • NYT teknoloji ekibinin seçimlere hazırlanma sürecini anlattığı bu yazı eğitici detaylar içeriyor.
    • Quartz el değiştirdi. Yayını satın alan şirket Uzabase, Quartz’ı mevcut CEO Zachary Seward’a sattı.
    • Australian Perspective of Misinformation isimli rapor, konuya dair perspektifini genişletmek isteyenler için önemli bir çalışma.

    Haftanın odağı: Hipermetin ve teknolojinin imkânları

    Geçtiğimiz hafta içerisinde okuduğum bir yazı, o zamandan bu yana kafamın içerisinde dönüp duruyor. Hyperland, Intermedia, and the Web That Never Was isimli yazı, 1980’lerde hipermetin (hypertext) teknolojisinin ilk yayılmaya başladığı dönemi, beraberinde getirdiği yaratıcı ihtimalleri ve Otostopçunun Galaksi Rehberi ile tanıdığımız Douglas Adams’ın ütopik hipermetin geleceğini anlatıyor.

    Yazının temelinde yatan mesaj ise “İnternet ve dijital teknolojiler ilk geldiğinde yaşadığımız bu heyecan ve yaratıcılık nereye kayboldu?” Bu da aslında bizi çok daha derin bir soruya götürüyor: internetle ilgili o kadar ütopik hayal kurarken şimdi neden bu noktadayız? 

    Bülteni çok uzatacağına emin olduğum için ikinci soruya hiç dokunmayacağım ama ilki özellikle medya ve gazeteciliğin dijitaldeki geleceği için önemli bir soru. Çünkü bu geleceğin nasıl olacağı bu soruyu cevaplamak isteyip istemediğimizle de alakalı diye düşünüyorum.

    Şu anda dijital gazetecilik veya yayıncılık üzerine konuşurken ya da geleceğe dair planlar yapılırken genellikle ne yapmak istediğimizi konuşmuyoruz. Bunun yerine Google, Facebook, Twitter, YouTube, Spotify ne planlıyor ona bakıyoruz. Onların ürettiği yeni araçlar veya mevcut olanlarda yaptıkları değişiklikler bizim nasıl ürettiğimizi belirliyor. Çoğu zaman bir haber veya başka bir içerik üretirken bile içeriğin kendisinden çok bu platformlarla ilişkisine kafa yoruyoruz. O platformların tamamen keyfi bir şekilde kurdukları sistemlerin seveceği içerikleri nasıl üretiriz diye çabalıyoruz.

    Böyle bir ortamda yaratıcı bir süreç pek de mümkün olmayacaktır. Aynı şekilde yaptığımız işin kendisini düşünmeyi arka plana attıkça onu nasıl daha iyi yayınlayabileceğimizi ya da elimizdeki teknolojilerle ve araçlarla nasıl yeni ve yaratıcı bir yayıncılık yapabileceğimizi düşünmek aklımıza bile gelmez. Şu anda maalesef öyle bir noktaya geldik ki, değil farklı yayıncılık yollarını denemek biraz farklı bir haber sitesi tasarımı seçmek bile çok az kişinin aklına geliyor.

    Bu şekilde devam edersek dijital gazetecilik ve yayıncılığın geleceğini sadece izlemek ve arkasından yetişmek için çabalamak dışında bir seçenek kalmayacak elimizde. İnternetin ve elimizdeki dijital teknolojilerin bize verdiği imkanları çoğu zaman unutuyoruz, sadece platformlara bel bağlamak zorunda hissediyoruz. Ama gazeteciliğin ve medyanın kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bağımsız düşünmeye ve elindeki araçlardan kendi faydasına olan şeyleri üretmeye ihtiyacı var.

    Bu yüzden arada bir böyle farklı yaklaşımlarla, yaratıcı deneylerle zihnimizi açmakta fayda var. Elimizde böyle sınırsız bir üretim ortamı varken neden yayıncılığımızı üç-beş platformun çizdiği sınırlar yüzünden birbirinin kopyası hâline getiriyoruz ki?


    Bu bülten Heinrich Böll Stiftung Türkiye Temsilciliği desteğiyle yayınlanmıştır.

    Ahmet A. Sabancı
    NewslabTurkey Bülten Editörü ve yayın kurulu üyesi. Serbest yazar ve araştırmacı. Çalıştığı alanlar içerisinde felsefe, insan hakları, teknoloji, bilgi güvenliği, medya çalışmaları, medya trendleri, gelecek çalışmaları ve bilimkurgu bulunuyor. Yayınlandığı yerler arasında The Guardian, Global Voices, Daily Dot bulunuyor.