2019'a girerken

Süleyman İrvan: Basılı gazete okurlarının yıllar içinde buharlaşmaya başladıklarını görüyoruz

0

2019 yılı gazetecilik açısından büyük beklentiler ve umutlarla başlamıyor. Ekonomik modellerden etik sıkıntılara dek çok sayıda mesele de tüm aciliyetleriyle bir kenarda çözüme kavuşmayı bekliyor. Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan’la kısa bir şekilde bu öne çıkan hassas başlıkları konuştuk. İrvan’ın söylediklerine bakılırsa basın kartından gazetecinin tanımına 2019’da çözümlenmesi gereken çok fazla problem var.

2018’deki gidişattan anlaşıldığı kadarıyla 2019 yılı itibarıyla Türkiye’de çok sayıda basılı gazetenin küçüleceği ya da baskıdan vazgeçeceği öngörülüyor. Bu tür bir dijitalleşmenin haber türündeki içeriklerde bir tür kalite düşüşüne yol açabileceğini düşünüyor musunuz? 

Hem kâğıt fiyatlarındaki artış, hem reklam gelirlerindeki gözle görülür azalma hem de gazete tirajlarındaki düşüş basılı gazeteleri yeni önlemler almaya itti. Bazı gazeteler sayfa sayılarını düşürürken bazıları da baskıdan vazgeçme yoluna gidiyor. Basılı gazetecilik aleyhine gelişen bu trendin 2019’da hızlanacağı görülüyor. 2017 yılı Aralık ayı sonunda 3 milyon 100 bin civarında olan ulusal gazete tirajları 2018 Aralık ayı ortalarında 2 milyon 300 binlere kadar düştü, ki bu rakamların bile şişirme olduğu konusunda iddialar var. Bu süreçte ilk olarak Habertürk Gazetesi basılı versiyonuna son verme kararı aldı, sırada başka gazetelerin olacağını düşünüyorum. Dijitale geçmek maalesef şimdilik çözüm gibi görünmüyor. Örneğin, 2014 yılında dijitale geçen Radikal sadece 2 yıl dayanabildi ve kapandı. Neden çözüm değil? Bunun iki nedeni var. Dijitalin okur kitlesi ile basılı gazetenin okur kitlesi çok farklı. Gazete dijitale geçince sadık kitlesini (eğer vardıysa) peşinden dijitale sürükleyemiyor. İkincisi ve belki de daha önemlisi dijital içeriğin bedava oluşu. Henüz herhangi bir dijital gazete de haber ve yazılarını paralı hâle getirme cesaretine sahip değil.

Türkiye’deki gazetecilik örgütleri ve gazeteciler bir süredir yeni medyanın alanda yarattığı güvencesizleşme etkisinin yanı sıra, gazetecilerin statüsüne ilişkin sorular üzerine de tartışıyorlar. Blogger’lar, vlogger’lar ve podcaster’lar derken farklı biçimlerde üretim yapan çok sayıda gazeteci, geleneksel haber merkezi üretim mekanizmalarının çok dışında biçimlerde içerik üretiyorlar. Bu konuda iki temel sorum var: İlki, bu kişilerin geleneksel etik ilkelere tabi tutulmaları sizce mantıklı mı? İkincisi, bu kişilerin anayasal bağlamda ya da evrensel bağlamda gazeteci olarak tanımlanması sizce mümkün mü?

Gazeteci kimliğiyle hareket eden, ister blogger, ister vlogger, isterse de podcaster olsun herkesin gazetecilik etik ilkelerine uygun davranması beklenir. Yeni medya elbette etik anlamda da yeni sorunlar üretiyor, ancak gazeteciliğin doğruluk, nesnellik, haberi doğrulatma, mağdurları koruma, dürüstlük, reklamla haberi karıştırmama, yalan haber yapmama, gazeteciliği şantaj aracı olarak kullanmama gibi evrensel etik değerleri ben gazeteciyim diyen herkesi bağlar. Gazeteciliğin hangi mecrada yapıldığının bir önemi yoktur.

İkinci soruya gelirsek, günümüz medya ortamında kimin gazeteci olduğunu tanımlamak giderek güçleşmektedir. Örneğin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne göre gazeteci, “Düzenli bir şekilde, günlük yahut süreli bir yazılı, görüntülü, sesli elektronik veya dijital basın ve yayın organında, kadrolu, sözleşmeli ya da telif karşılığı, haber alma, işleme, iletme veya görüş, fikir belirtme görevi üstlenen ve asıl işi ile başlıca geçim kaynağı bu olup, çalıştığı işletme ile ilgili yasalar karşısındaki konumu bu tanıma uygun olanlar gazetecidir.” Bu tanım, blogger, vlogger ve podcaster gibi bağımsız çalışan kişileri gazeteci saymamaktadır. Kişisel kanaatim, asıl işi ve başlıca geçim kaynağı gazetecilik olan herkesin gazeteci olduğu yönündedir. Her ne kadar yasalar medya kuruluşları dışında kalanları, serbest çalışanları gazeteci saymıyorsa da bazı Avrupa ülkelerinde serbest çalışanlar basın kartı alabilmektedir. Yani kimin gazeteci olduğuna yasalar ya da resmi kurumlar değil, ancak ve ancak meslek örgütleri karar verebilir.

İlginizi çekebilir:  "Sağlıklı" haber ve yavaş gazetecilik

Türkiye’deki gazete okuma oranlarına bakıldığında kapanan gazetelerin okurlarının diğer gazetelere öylece kaymadığı söylenebilir. Uluslararası araştırmalarda çoğu zaman geleneksel okurların, baskı bittiğinde dijitale de geçmediğine dair verilere ulaşılıyor. Bunun sebebi ne olabilir? Örneğin Habertürk’ün yüz binlerce okuru bir anda buharlaştı mı? Yoksa Türkiye dijitalleşmeye eğilimiyle farklı bir profil mi çiziyor? Ya da Habertürk’ün okuru çok mu sadıktı?

Türkiye’de asıl cevaplanması gereken soru da bu: Bir gazete basılı versiyonuna son verdiğinde okurları ne oluyor? Gazete tirajlarındaki istikrarlı düşüş, basılı gazetelerin yeni okur bulmakta başarılı olamadıklarını, basılıya son veren gazete okurlarının da gazete satın almaktan vazgeçtiklerini gösteriyor. Basılı gazete okurlarının dijitale geçtiklerini gösteren veri de yok elimizde. Eğer her hafta verilen tiraj rakamları doğruyu gösteriyorsa, basılı gazete okurlarının yıllar içinde buharlaşmaya başladıklarını görüyoruz. Zaten toplam nüfusa oranla düşük bir gazete okuru söz konusuydu, son yıllarda bu oran daha da düştü. Galiba asıl sorun, mevcut gazetecilik pratiklerinin yetersiz oluşunda yatıyor.

2018’de gazetecilik alanındaki en tartışmalı konulardan biri de ana akım medya tartışmasıydı. Eskiden ana akım alanda çalışan gazetecilerin birçoğu ana akımın öldüğü ya da yeni ana akımın YouTube vs. olduğu görüşünde. Siz kavramsal olarak bu tanımlara nasıl bakıyorsunuz?

Her ne kadar Kadri Gürsel’in açtığı ana akım medya tartışması farklı görüşlerin ifadesine zemin hazırladıysa da, Türkiye’de hiçbir zaman gerçek anlamda bir ana akım medya olmadı. Benim anlayışıma göre ana akım medya “politik bir angajmanı olmayan, toplumun geneline hitap eden, gündemi belirleyen, aktivist olmayan, sadece gazeteciliğe odaklı medya”dır. Türkiye, Hallin ve Mancini’nin medya sistemleri sınıflandırmasına göre “kutuplaşmış çoğulcu model”in içinde yer alıyor, o modelin öngördüğü özellikleri taşıyor. Türkiye’de hiçbir zaman siyaset kurumları ve anlayışlarıyla politik paralellik taşımayan, editoryal bağımsızlığa sahip, ekonomik olarak kendi kendine yeten bir medya hiç olmadı. Dolayısıyla asıl mesele ana akım medyanın ne olduğu değil, doğru düzgün gazeteciliğin ne olması gerektiği, nasıl ve hangi koşullarda yapılabileceği meselesidir. Bence bunu tartışmalıyız.

Sarphan Uzunoğlu
NewsLabTurkey genel yayın yönetmeni Dr. Sarphan Uzunoğlu, Lebanese American University Multimedya Gazetecilik Bölümü öğretim üyesidir. Uzunoğlu daha önce UiT Norveç Arktik Üniversitesi Medya ve Dökümantasyon Bölümü'nde ve Kadir Has Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümlerinde öğretim üyesi ve öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.

Pınar Dağ: Okur destekli haber merkezlerinin sayısı artacak

Önceki içerik

Gazeteciler Canva ile nasıl kolayca görsel hazırlayabilirler?

Sonraki içerik