Ne Okuyoruz

Sinemada gazetecilik, sorunlu start-uplar, Trump’ın takipçi sayısı

0

NewsLabTurkey Ne Okuyor’dan Herkese Merhaba!

Bu hafta “Ne Okuduk” bölümümüzde skandallar ve sorunlar ağırlıkta. Başlamadan krize giren The Markup, yaşadığı krizi telafi etmeye çalışan Der Spiegel ve kötü uygulamasıyla skandal yaratan Luminary bu haftanın gündemindeki isimlerden bazıları.

“Haftanın Odağı” ise sinemada gazetecilik. Gazeteciliğin kurguda nasıl ele alındığı üzerine yaptığımız bu odakta gazeteciliği ve gazetecileri merkeze alan filmler arasından bir derleme yaptım.

Şimdilik benden bu kadar. Görüş ve önerilerinizi her zaman bekliyoruz.

Haftaya görüşmek üzere!

—Ahmet A. Sabancı

Julia Angwin, kurucusu olduğu Markup’ta yaşadığı ayrılık sürecini Vox’a verdiği röportajda detaylı bir şekilde anlatmıştı.

Bu Hafta Ne Okuduk?

THE MARKUP BAŞLAMADAN BİTECEK GİBİ GÖRÜNÜYOR: The Markup, çok büyük işler üretmesi beklenen ve özellikle teknoloji gazeteciliği alanındaki herkesin yayına başlamasını merakla beklediği yayınlardan birisiydi. Wall Street Journal’dan araştırmacı gazeteci Julia Angwin, ProPublica’dan veri gazetecisi Jeff Larson ve Wikimedia’nın eski lideri Sue Gardner’ın bir araya gelerek kurduğu ve Craigslist’in kurucusundan 20 milyon dolarlık bir yatırımla yola çıkan yayının amacı teknoloji dünyası hakkında veri odaklı bir araştırmacı gazetecilik projesi kurmaktı.

Ancak henüz çok az kişinin ismini duyduğu yayın hayatında iç karışıklıklar yüzünden krize girmiş durumda. CEO görevini üstlenen Gardner, geçtiğimiz günlerde kurucu ve genel yayın yönetmeni Angwin’i işten çıkarttı. Bunun üzerine Angwin, Gardner’ın “teknoloji düşmanı bir yayın yapmak istediği” iddiasını ortaya attı ve The Markup’ın yedi kişilik editoryal ekibinin beşi Angwin’e destek olmak için istifa etti. Ayrıca 145’ten fazla kişi de Angwin’i destekleyen bir çağrıya imza verdi. Tüm bunlar bir anda gazetecilik sektörünün içinde olan herkesin gündemi hâline geldi.

Gardner’a göre ise durum pek de Angwin’in anlattığı gibi değil. Gardner, Angwin’in sorumluluklarından kaçtığını, liderlik konusunda kendisini geliştirmeye çabalamadığını, ekibini kurmak ve sistemi oturtmak yerine festivallere ve panellere gittiğini ve toplantıların çoğuna katılmadığını söylüyor. Larson da yazdığı blog postunda benzer noktalara değiniyor. Açıkcası kariyerinin çoğunu gazetecilikte geçiren birisinin ilk kez yönetim konumuna geldiğinde bu işin sorumluluklarını fark edememesi çok normal. Ama bu durumda ısrar edip kendisini değiştirmediyse durum kritik bir hâl almış olabilir.

Şu anda The Markup’ın geleceğinin ne olacağı belirsiz. Larson genel yayın yönetmenliği görevine getirildi, yatırımcılar olanları inceleyeceklerini söylediler fakat tüm bu sarsıntılar yayının geleceği konusunda ciddi soru işaretlerine neden olmuş durumda. Tüm bu olaylar gazetecilik sektörü için genel anlamda can sıkıcı olsa da, yeni girişimler planlayan herkesin alabileceği birçok ders de barındırıyor.

TRUMP’IN DERDİ TAKİPÇİ SAYISI: Bir ülke liderinin dünyanın en büyük sosyal medya platformlarından birisi olan Twitter’ın kurucusuyla buluştuğunda birçok farklı konuyu konuşmasını bekleriz. Platformu kullanan radikal gruplar olabilir, ifade özgürlüğü meseleleri olabilir, hatta iş bile konuşabilirler. Ya da söz konusu daha otoriter bir liderse, muhaliflerin o platformdaki varlığından şikâyet etmesi bile beklenir.

Fakat söz konusu Trump olunca işler hiçbir zaman beklendiği gibi olmuyor. Herkesin ne konuşulacağını merak ettiği Jack Dorsey ve Trump toplantısında ana başlık Trump’ın takipçi sayısı olmuş. Trump tekrar tekrar Twitter’ı Obama’dan daha iyi kullandığı hâlde neden ondan daha az takipçisi olduğunu ve neden zaman zaman takipçilerinin bir anda azaldığını sormuş Dorsey’e. Dorsey de o azalan takipçilerin botlar ve spam hesapları olduğunu açıklamış. Kaçınılmaz olarak toplantı çok da verimli olmayan bir şekilde sonlanmış. 

Twitter gibi platformların devletlerle olan ilişkisinin hep karmaşık ve sorunlu olduğu malum. Kimi devletler daha fazla sansür isterken kimi de bu platformların radikal gruplar tarafından kullanımından rahatsız. Tabii Trump gibi bir lider söz konusu olduğunda, bu tarz önemli meselelerin hiçbirini konuşmaya vakit kalmıyor.

DER SPIEGEL’DE DEĞİŞİM DALGASI: 2018’in sonlarında Der Spiegel’i ve gazetecilik dünyasını sarsan sahte gazeteci skandalını bültenimizde de sitemizde de daha önce ele almıştık. Bu konuda Der Spiegel’in atacağı adımlar da herkes tarafından merak ediliyordu. 

Bu adımların ilki geçtiğimiz günlerde herkesle paylaşıldı. Bir yandan kurulan komisyon ile bu sahtekârlığın nasıl gerçekleştiğini ve bir daha olmaması için neler yapılması gerektiğini araştıran kurum, diğer yandan ilk kadro değişikliklerini yaptı. Üst kadroda sahte gazeteci Relotius ile yakından çalışmış olan iki isim —yeni genel yayın yönetmeni olması planlanan Ullrich Fichtner ve yönetici editör kadrosuna geçmek üzere olan Matthias Geyer— mevcut kadrolarından alındı. Bunun yerine Fichtner doğrudan genel yayın yönetmenleri ile çalışan bir özel haberler muhabiri, Geyer ise yine aynı şekilde doğrudan genel yayın yönetmenleri ile çalışan özel haberler editörü olarak Der Spiegel’de çalışmaya devam edecek. Devamında nasıl değişimlerin geleceği ve bu konuda ne tür önlemler alacakları konusunda bekleyiş sürüyor.

İlginizi çekebilir:  Google News'in değeri, "deepfakes", dünya basınında Çin

LUMINARY, PODCAST PİYASASINI KARIŞTIRDI: Podcast piyasası büyüdükçe ve giderek daha fazla insan podcast üretmeye ve dinlemeye başladıkça bu alandaki girişimler de artıyor. Ne var ki hepsi göründüğü kadar iyi niyetli olmayabiliyor. Premium podcast dinleme platformu olarak hayatına başlayan Luminary de bunlardan birisi.

Ayda 8 Amerikan Doları karşılığında üye olup internette erişilebilen tüm podcastleri dinleyebildiğiniz platform önce kimi yayınların izinsiz bir şekilde dahil edilmeleri sebebiyle çekilme kararı aldı. Bunların arasında New York Times’ın The Daily podcasti gibi büyük isimler de vardı. Kendileriyle bir anlaşma yapılmadan ve kazanılan ücretten pay verilmeden yayınlanıyor olmaları birçok kişinin hoşuna gitmedi.

Sonraki günlerde kriz daha da büyüdü. Luminary’nin kendi uygulaması üzerinden herkese açık podcastleri servis etmek için kullandığı yöntemlerin, podcast üretenlere ciddi zararlar verdiği ortaya çıktı. Proxy üzerinden bu podcastleri çekmeleri dinleme istatistiklerini bozuyor, yayıncı adı ve başlıklar gibi bölümlerin yanlış görünmesine sebep oluyor ve aynı zamanda aktif reklam ekleme gibi podcast yayıncılarının gelir yollarında sorun yaşanmasına neden oluyordu. Her ne kadar baskı üzerine bunu yapmayacaklarını söyleseler de, daha büyük sıkıntı podcastlerin notlar kısmına müdahale etmeleri ve oradaki tüm linkleri silmeleri üzerine yaşandı. Birçok podcast için notlar kısmı bağış ve destek toplama, ürün satışı ve diğer iletişim yolları için ideal nokta. Buradaki linkleri “güvenlik riski” bahanesiyle silmeleri, aslında podcast yayıncılarına yapılabilecek en büyük kötülük.

Luminary’nin bu konuda ne yapacağı henüz belli değil fakat böyle devam ederse kısa süre içerisinde batan bir start-up olması çok yüksek bir ihtimal. Bunun temel sebebi de girdiği alanın etiğine ve yerleşik kurallarına saygı duymaması olacak.

THE CORRESPONDENT PARAYI ABD’YE GİTMEMEK İÇİN TOPLAMIŞ: 2018 içerisinde gazetecilik ve kitle fonlama alanındaki en büyük haberlerden birisi olan De Correspondent’in ABD’ye genişleme ve İngilizce yayın için başlattığı, başarıyla da tamamladığı kampanyayı bültende de konuşmuştuk. Ama görünen o ki, Correspondent Amsterdam’dan ayrılmaya niyetli değilmiş.

Herkesin İngilizce versiyonunu merakla beklediği, “ABD’de gazeteciliği değiştirecek” olan bu girişim, aslında yalnızca ABD’de birkaç muhabir işe alıp geri kalan her şeyi Amsterdam’dan yapmaya devam etmekmiş. Herkes ne zaman New York ofisi açılacak diye beklerken ortaya çıkan bu haberler, özellikle de ABD’den kampanyaya destek verenleri oldukça kızdırmış durumda. 

Laura Hazard Owen’ın kapsamlı bir şekilde ele aldığı bu konuda belki de en rahatsız edici nokta, De Correspondent genel yayın yönetmeninin kendisine “Birkaç kişinin dert ettiği bir şeyi neden yazıyorsun ki?” diyerek durumu küçümsemesi. Farkında olmasalar da, bu yanıltıcı kampanyaları gazetecilik konusunda kitle fonlama ile bir girişim başlatmaya niyetli olan meslektaşlarına ciddi zarar verme potansiyeline sahip. 

Gündem gazetesinin 90’lı yıllardaki öyküsünü anlatan Press filminin afişi.

Haftanın Odağı: Sinemada Gazetecilik

Gazetecilik her ne kadar bir meslek olarak fazlasıyla yorucu, yıpratıcı ve birçok anlamda zorlayıcı bir meslek olsa da, söz konusu kurgu eserlerde gazetecilik yapmak olduğu zaman işler çok daha keyifli bir hâl alabiliyor. Çoğu zaman işin sıkıcı ve boğucu yanlarını es geçtikleri ve az sayıda gazetecinin yaşadığı heyecanlı ve eğlenceli kısımlarına odaklanmaları mesleği olduğundan daha çekici bir hâle getiriyor. 

Sinema bu konuda öne çıkan sanat dallarının başında geliyor. Gazeteciliği veya gazetecileri konu alan birçok film var. Bunların arasında çok başarılı filmler de var. Böyle filmler hem gazeteciliğin önemini vurgulayıp izleyicileri etkilerken, kimilerine de gazeteci olma ilhamı verebiliyor. Bazı filmler ise o kadar çok hata ve sorunlu nokta içeriyor ki, bunları incelemek bile başlı başına bir gazetecilik dersi olabilir.

Bu haftanın odağında sizlere klasikleşmiş ve önemli gazetecilik filmlerinden bir derleme yaptık. Her biri farklı konulara ve gazeteciliğin farklı yanlarına değinen bu filmlerin arasında izlemedikleriniz varsa mutlaka listenize alın.

Ahmet A. Sabancı
NewslabTurkey Bülten Editörü ve yayın kurulu üyesi. Serbest yazar ve araştırmacı. Çalıştığı alanlar içerisinde felsefe, insan hakları, teknoloji, bilgi güvenliği, medya çalışmaları, medya trendleri, gelecek çalışmaları ve bilimkurgu bulunuyor. Yayınlandığı yerler arasında The Guardian, Global Voices, Daily Dot bulunuyor.

Serpil Ulutürk: Ne zaman dergi için oturup bir şeyler yazmaya başlasam o ilk sayıdaki ruhu çağırıyorum masaya

Önceki içerik

Yeni medya çağında fotoğraf: Halûk Çobanoğlu ile söyleşi

Sonraki içerik