HABER MEDYASINDA İKLİM KRİZİ

DR. SARPHAN UZUNOĞLU
HAZAL SENA KARACA

ÖZET

Bugün iklim krizi, kökenini yalnızca doğa bilimlerinden alan, ölçülebilir ve gözlemlenebilir bir olgu olmanın ötesine geçmiş durumda. Ekosistem ve insan yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerinin görmezden gelinemeyecek bir acil durum yaratmasına paralel olarak, kavramın popüler kültür, siyaset, ekonomi ve etik çerçevesinde tartışılıp, yeni anlamlar kazanmaya başladığına şahit oluyoruz. Bu anlamları oluşturan ve iklim krizine dair bilgilerimizin temel kaynağı olan medya ise konuya ilişkin farkındalığımızı, algı ve tutumlarımızı şekillendirmede önemli bir rol üstleniyor. Öte yandan, iklim krizinin medya tarafından yeteri kadar ve doğru şekilde işlenmediğini, haberi oluşturan yorum ve çerçevelerin toplumsal farkındalığın oluşmasını engellediğini öne süren sayısız tartışmayla da karşı karşıyayız. 

Bulunduğu bölge dolayısıyla ekolojik açıdan oldukça kırılgan bir konumda olan Türkiye’de de durum farklı değil. İklim krizinin medyada kendine yeterince yer bulabildiğini, bulabilse dahi toplumsal bir farkındalık ve politika yapıcılar üzerinde baskı yaratacak düzeyde gündemde kalabildiğini söylemek zor. Bu görünürlük problemi konuya ilişkin -sınırlı sayıda olan- popüler tartışmaların ve araştırmaların da odak noktası. Süregiden bu tartışmaların içinde soruları medya, iktidar ve sermaye sahiplerinin karşılıklı büyüyen bağımlılıklarına; gazetecilik pratiklerini etkileyen sistemsel sorunlara ve konuya ilişkin anlatıların hangi mesajları ilettiğine ve kimler tarafından şekillendirildiğine yöneltmek ise çoğu zaman es geçiliyor.  

İklim krizi medyanın gündemine hangi koşullarda giriyor? Hangi aktörlerin bakış açıları yansıtılıyor? Haber örüntülerini oluşturan çerçeveler neler? Bu çerçeveler gazetelerin editoryal duruşlarına göre nasıl farklılaşıyor? Bu sorulara yanıt aradığımız bu çalışma, medyanın konuya yaklaşımını eleştirmenin ötesine geçerek, Türkiye’de iklim krizi haberlerinin ve iklim haberciliğinin mevcut manzarasını şekillendiren politik, ekonomik ve sistemsel dinamikleri keşfetmeyi ve iklim krizi haberlerinde karşımıza çıkan problemli gazetecilik pratiklerine de bu doğrultuda çözüm önerileri getirmeyi hedefliyor. 

Bu amaçla; farklı editoryal duruşları olan 10 gazetenin 01.07.2021-05.11.2021 tarihleri arasında yayınladığı 1021 iklim krizi haberinin içerik analizi ve iklim gazetecileriyle gerçekleştirdiğimiz yarı yapılandırmış görüşmeler doğrultusunda araştırmanın öne çıkan bulguları şu şekilde: 

  • İklim krizi haberlerinin niceliğini ve niteliğini etkileyen problemlerin başında alanda uzmanlaşmış gazetecilerin olmayışı, bütçe ve kaynak sıkıntıları, ilgili kurum/kişi ve verilere ulaşma noktasındaki zorluklar geliyor. Yaygın medyada ise bu problemlere ek olarak sansür-otosansür etkisinden bahsetmek mümkün. Medya-iktidar ilişkileri, bazı medya kuruluşlarının enerji, doğalgaz gibi farklı alanlarda yatırımlarının olması ise iklim krizi haberlerinde otosansür mekanizmasını devreye sokan önemli dinamikler. 

 

  • Okuyucu/izleyiciyle etkileşim yaratma potansiyeli olan video-haber, podcast, infografik gibi görsel-işitsel içeriklerin kullanımı oldukça sınırlı durumda. 
  • Konuya ilişkin bilimsel bilgi, kavram ve verilerin sadeleştirilerek verilmemesi, hikâyeleştirme oranının düşük olması da okur izleyici bağlamında haberlerin etkileşim ve etkisini sınırlayan unsurlar arasında yer alıyor. 
  • İklim krizi haberlerinin felaket temasıyla, abartılarak verilmesi yaygın medyada sık rastlanılan bir problem. Bu haberlerde sıklıkla kutup ayısı, eriyen buzullar gibi ikonografilerin kullanılması okur/ izleyicilerin iklim krizini içselleştirmesi açısından sorun teşkil ediyor. İncelenen haberlerin %52’si ise iklim krizine dair bir çözüm önerisine yer vermiyor. 
  • 2021 yılında meydana gelen Orman Yangınları ve Batı Karadeniz sel felaketinin ardından medyanın iklim krizine daha fazla yer ayırdığı görülüyor. Felaketlerin ardından gündemden düşen iklim krizinin en fazla haberleştirildiği dönem ise 1-5 Kasım 2021. Bu dönemde medyanın iklim krizine gösterdiği ilginin kaynağı ise 31 Ekim-12 Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilen COP26.
  • Gazetelerin içinde bulunduğu ekonomik, siyasal çıkar ağları ve ideolojik konumlanışları iklim krizine atfedilen değeri belirliyor. Yaygın medyada başlı başına bir kaygı meselesi ve odak noktası olmayan iklim krizi, siyasetçilerin gündemlerine paralel olarak görünürlük kazanıyor. 
  • Haberlerde görüşlerine en çok yer verilenler sırasıyla bilim insanları/uzmanlar (%33), siyasetçiler (%27) ve uluslararası organizasyonların temsilcileri (%16). Evrensel ve Bianet dışındaki platformların aktivist ve STK’ların görüşlerine yeteri kadar yer vermedikleri görülüyor.
  • İklim krizi haberlerinde en sık görülen çerçeveler bir meseleye veya probleme neden olma veya çözme sorumluluğunu hükümete, bir bireye veya gruba atayan sorumluluk çerçeveleri. Sorumluluk çerçevelerini, iklim krizini maddi kazançlar veya maliyetler bakımından ele alan ekonomik sonuçlar çerçeveleri izliyor. 
  • Hükümete yakın medya kuruluşları ve merkez medyanın, iklim krizini Paris Anlaşması ve Yeşil Mutabakat’ın Türkiye’ye sağlayacağı maddi kazançlar odağında haberleştirmesi araştırmanın dikkat çekici bulguları arasında yer alıyor. 
  • Şirketlerin iklim krizine dair sorumluluğu yaygın medya tarafından es geçiliyor.
  • Haberlerin büyük kısmını; ajanslardan ya da yabancı kaynaklardan direkt alınan, kısa ve “enformasyon” odaklı içerikler oluşturuyor. Bianet, Evrensel, T24 ve Medyascope’un ise iklim krizini daha kapsamlı bir şekilde ele aldıkları, özgün içerikler ürettikleri, dolayısıyla iklim krizini gündemlerine dahil etme noktasında diğer medya kuruluşlarından daha iyi bir performans gösterdikleri görülüyor.

RAPOR
HAKKINDA

Rapor hakkında

Son yıllarda birçoğumuz yeni yıldan yalnızca bir önceki yılı aratmamasını bekliyoruz. İşlerin tüm dünya için zor gittiği bir sır değil. 2010’lu yılları popülist liderleri ve onların küresel etkilerinin neler olacağını ve mülteci krizini tartışarak geçirdik. 2020’li yıllara hâlâ yolun sonunu görmekte güçlük çektiğimiz küresel bir pandemi ile başladık. Bu temalar üzerinde süregelen tartışma gazetelerin, dergilerin kapaklarını süsledi, köşe yazarları bu konulardaki gelişmelerin yarattığı dalgalarda sörf yaptılar. Gazetelerin internet editörleri, bazen öfke bazen şefkat uyandıran başlıklarla tıklanma sayılarını artırdılar. Tüm bunlar olurken, ne yazık ki bir avuç diyebileceğimiz kadar az gazeteci ve aktivist bize en büyük krizimizi anımsatmaya çalışıyordu: İklim krizini.

Bugün geldiğimiz noktada; bitkiler, hayvanlar ve ekosistemlerin yanı sıra insan toplulukları için de geri dönüşü olmayan riskler barındıran, Birleşmiş Milletler’in (2021) kısa süre önce yayınladığı raporda “insanlık için kırmızı kod” şeklinde ifade edilen ciddi bir fenomenle karşı karşıya olmamıza rağmen çözümden çok uzağız. Uzağımızda bir yerlerde duran iklim krizi, kutup ayıları görselleri, eriyen buzullar imgelerine karışıyor… Bu raporu hazırlamaya başladığımız sırada henüz gerçekleşmiş olan iklim müzakerelerinin yirmi altıncısı (COP26) odağındaki tartışmalar, ekolojiyi gözeten bir dönüşüm ve iklim adaletinin gerçekleşmesi noktasında hâlâ uzun bir yolumuz olduğunu gösteriyor. 

Elbette tablonun tamamı bu denli karanlık değil. Örneğin, gençlik aktivizminin konuya dair yükselen sesi bugün Türkiye’de dahi yankılanıyor. 2019 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilen “iklim acil durumu”, yerel yönetimlerden Avrupa Birliği’nin bildirilerine uzanan geniş bir yelpazede kendine yer buluyor. The Guardian gibi medya kuruluşlarının politikaları iklim krizinin küresel medyadaki görünürlüğünü arttırarak, konunun bir küresel bir kaygı meselesi olarak ön plana çıkmasına katkıda bulunuyor. Tüm bu gelişmeler, geride bıraktığımız sene dünyanın dört bir yanında deneyimlenen aşırı hava olaylarının yarattığı etkiyle birleşince, iklim krizinin hem politika yapıcıların hem de toplumların gündeminde küresel bir kaygı unsuru olarak belirdiği açıkça görülüyor. 

Peki tüm bu adımların ve iklim krizinin görünen etkilerinin yarattığı farkındalık yeterli mi? İklim konusu ya da ekosistemimizin kaderi; aktivistlerin, siyasetçilerin ve uluslararası organizasyonların karar ve eylemlerine bırakıp, sıradan bir politika meselesi olarak uzaktan izleyebileceğimiz; plastik pipet kullanmayarak, daha az su tüketerek önüne geçebileceğimiz basitlikte bir mesele mi? 

“İnsanlık tarihinin karşı karşıya olduğu en büyük kriz nedeniyle kendini güvende hissetmediğini” söyleyeyen İsveçli iklim aktivisti Greta Turnberg, 2018 yılında İsveç parlamentosu önünde başlattığı ve kısa süre sonra bir taban hareketine dönüşen “İklim için okul grevi” eyleminde şöyle diyordu: 

“Küresel ısınmayı ilk duyduğumda şöyle düşünmüştüm: Bu doğru olamaz; varlığımızın ta kendisini tehdit edecek kadar ciddi bir şey olması mümkün değil. Böyle düşünmüştüm, çünkü aksi hâlde başka herhangi bir konudan bahsediyor olamazdık. TV’yi açtığımız anda yalnız bu mesele hakkında konuşulduğunu görürdük o zaman. Manşetler, radyolar, gazeteler. Hepsinde. Başka hiçbir şey okumaz ya da işitmez olurduk.”

Turnberg’in aynı konuşmanın devamında “Sanki bir dünya savaşı ortalığı kasıp kavuruyormuş gibiydi. Ne var ki, aslında hiç kimse bundan bahsetmiyordu” diyerek dile getirdiği çelişki, tablonun iyimser tarafında olup bitenlere karşın güncelliğini koruyor. 

Bugün bir an önce kontrol altına alınması gereken bir fenomenle karşı karşıya olmamıza karşın, iklim krizinin kendine yeterince yer bulabildiğini, bulabilse dahi toplumsal bir farkındalık ve politika yapıcılar üzerinde baskı yaratacak düzeyde gündemde kalabildiğini söylemek güç. Peki iklim krizini niçin içselleştiremiyoruz? İklim krizine karşı kayıtsızlığımızı kendi adını verdiği Giddens Paradoksu ile açıklayan Anthony Giddens’a göre, görünmez, soyut, zaman ve coğrafi olarak uzak olarak algılanan iklim krizi sorununun; görünür, somut, ve yakın olarak kabul edilen politik ve ekonomik gündem karşısında, bireylerin zihninde ve toplumsal gündem içinde gerçek-altı bir konuma itilmesi söz konusu (Giddens, 2009: 2). İklim değişikliğinin ciddi boyuta ulaşıp, günlük hayatı etkilemediği sürece insanlarının onu önlemek için harekete geçmeyeceğini söyleyen Giddens’a göre, yıkıcı etkiler hayatımızı sarsmaya başladığında ise önlem almak için çok geç kalmış olacağız.

Hem Turnberg’in hem de Giddens’ın altını çizdiği “gündem dışına” itilme durumu, konuya dair bilgilerimizin ana kaynağı olan medyayı, bir suçlama sarmalına oldukça açık olan iklim krizi tartışmalarının odağına getiriyor.

Medya ve İklim Krizi

The Guardian Eski Genel Yayın Yönetmeni Alan Rusbridger, 2015 yılında görevi sona ererken ekibine şu soruyu yöneltmişti: “İnsanların iklim krizini umursamasını sağlayacak bir yol var mı?” Basının gerek haber verme gerek analiz anlamında politika yapıcılar üzerinde baskı kuracak bir toplumsal farkındalık yaratamadığına dikkat çeken Rusbridger’ın yönelttiği bu soru, the Guardian’ın 2015 yılında başlattığı “Keep it in the ground” kampanyasıyla cevap bulmuş oldu. Fosil yakıt rezervlerinin kullanımının durdurulması için şirketlere, vakıflara, üniversitelere çağrıda bulunan kampanya kapsamında pek çok kuruluş fosil yakıt şirketlerindeki yatırımlarını geri çekti. Rusbridger’ın yerini alan Katharine Viner döneminde iklim krizini bir odak noktası hâline getiren the Guardian, 2019 yılında “iklim değişikliği” yerine “iklim krizi”, “küresel ısınma” yerine ise “küresel ısıtma” terimlerini kullanarak dünyanın karşı karşıya olduğu krizin boyutuna dikkat çekeceğini ve editoryal politikasını da bu doğrultuda değiştirdiğini, 2020 yılının Ocak ayında ise fosil yakıt çıkaran şirketlerden gelen reklamları hiçbir şekilde kabul etmeme kararı aldığını duyurdu. Bu kararla birlikte fosil yakıt çıkaran şirketlerden gelecek geliri reddeden ilk küresel medya kuruluşu olan the Guardian, medyanın iklim krizine ilişkin nasıl bir farkındalık yaratabileceğini, dahası kayıtsızlığı nasıl eyleme dönüştürebileceğini görmemize imkân veriyor. 

Öte yandan, özellikle ulusal medyalar söz konusu olduğunda, iklim krizinin basın için başlı başına bir kaygı konusu ve odak noktası olduğunu söylemek oldukça zor. Uzmanların ve literatürdeki çalışmaların yaygın kanısı da, iklim politikalarının sürekli güncellemesinde, konuya ilişkin doğru bilginin aktarılması ve farkındalığın arttırılmasında büyük sorumluluğu olan medyanın iklim krizine yaklaşımının hayli sorunlu olduğu yönünde. İlgili çalışmaların bu bağlamda en çok atıfta bulundukları ise “medyanın gündem belirleme” gücü. Nitekim, medyanın, insanlara ne düşüneceklerini değil, fakat ne hakkında düşünmeleri gerektiğini söylemekte şaşırtıcı bir şekilde başarılı olduğu görüşü etrafında şekillenen meşhur gündem belirleme yaklaşıma göre, medyanın belirli bir konuya artan ilgisi, halkın ilgisini, dolayısıyla siyasi sistemin konuyu ele alma olasılığını artırıyor. (Leiserowitz, 2007). Konunun gündem dışına itilmesinin yanı sıra, medyanın iklim krizi ve küresel ısıtmayla ilgili bilimsel bulguları doğru veya yeterli bir şekilde raporlamaması (Simon, 2017), kutup ayıları gibi ikonografilerle konunun bağlamından uzaklaştırılarak ele alınması, belirsizliğin ön plana çıkarılmasıyla iklim krizinin varlığını ve insan kaynaklı olduğuna dair bilimsel konsensüsü inkâr eden görüşlere kapı aralanması (Hulme, 2016) gibi eleştiriler de mevcut. Farklı etkilere odaklanan akademik çalışmaların ve popüler tartışmaların uzlaştığı bir diğer nokta ise iklim krizinin insanlar tarafından “uzak” ve “karmaşık” bir olgu olarak algılanmasında medyanın payının oldukça büyük olduğu (Boykoff, 2007; Merkley ve Stecula, 2019; Barkemeyer ve ark., 2017).

Çoğunlukla medyanın iklim krizine yeterince yer vermediğinden yakınan ve konunun bilimsel açıdan nasıl daha doğru ele alınması gerektiğine işaret eden bu tartışmaların eksik bıraktıkları arasında ise iklim krizini gündem dışına iten medya dışı aktörler ve bunların haber örüntüleri üzerindeki güçlü etkileri yer alıyor. Bu bağlamda medyanın rolüne dair en kapsamlı analizlerinden birini yapan Hulme’a (2016) göre, “iklim değişikliği/krizi iletişimi her zaman bir mesaj içerir, dolayısıyla iklim krizine ilişkin her tür haber konuyu her zaman belirli bir çerçeveye göre alacaktır” (s.239).

Ulusal ya da küresel medyada iklim krizinin nasıl haberleştirildiğini inceleyen çeşitli araştırmalar da iklim krizi haberlerinin farklı mesajlar ilettiğini ve bu mesajların çeşitli çerçevelerin etrafında oluşturulduğunu bulguluyor. İlgili çalışmalara göre, sorumluluk çerçeveleri (Olausson, 2014; Wu, 2009; Newell et al., 2015) başta olmak üzere, risk (Carvalho and Burgess, 2005), belirsizlik (Antilla, 2005; Boykoff, 2007), ahlakilik (Nisbett, 2009) ekonomik sonuç (Merkley ve Stecula, 2019) çerçevelerini kullanan medya, iklim krizine ilişkin “gerçeklerin” çeşitli açılardan filtrelenmesi, güçlendirilmesi ve dile getirilmesi için toplumsal aktörlere olanaklar ve alanlar sunarken, iklim krizi hakkında ne düşündüğümüzü de doğrudan etkiliyor. 

İklim Krizi Haberlerini Okumak

Tuchman’a (1978) göre, haber içeriği dışarıya açılan bir pencere işlevi görerek insanların kendileri, kurumlar, liderleri, dünyada olup bitenler hakkında ne düşündüklerini belirler. Tıpkı evlerdeki pencereler gibi, haber içeriği de bir çerçeve içinde yer alır. Her iki durumda da, çerçevenin inşası, insanların görebildiklerini ve nihayetinde onu nasıl anlamlandırdıklarını değiştirir. Çerçeveler, spesifik bir görüşe uyan belirli mesajları dahil edip diğerlerini dışarıda bırakarak, gerçeklik algısına yön verme işlevi görür (Bateson, 1955; 1972). 

Bu tanım doğrultusunda, haber çerçeveleri medyanın sadece ne hakkında düşüneceğimizi değil aynı zamanda nasıl düşüneceğimizi de belirlemesine olanak veren yorum şemaları olarak okunabilir (Scheufele ve Tewskbury 2007). Goffman tarafından “çerçeveleme” şeklinde ifade edilen yöntemle medya, “algılanan bir gerçekliğin bazı yönlerini seçip onları bir metinde daha önemli hâle getirerek belli bir problem tanımını, neden sonuç yorumunu, ahlaki yargıyı ve/veya çözüm önerisini destekleyecek biçimde kullanır”(Entman: 1993: 52).

İklim krizine ilişkin haber çerçeveleri de meselenin belirli yönlerini vurgularken, diğerlerinin önemini azaltır, iklim kriziyle mücadelede kimlerin sorumlu olduğuna, hangi çözümlerin uygulanması gerektiğine dair çıkarımlar taşır. Örneğin; iklim krizini piyasa başarısızlığı olarak ele almak, bu başarısızlığı, piyasa girişimcilerinin, ekonomi uzmanlarının ve işletmelerin “düzeltmesi” gerektiğine işaret eder (Hulme, 2016:240).

Öte yandan, medya içeriklerinin üretimi, dağıtımı ve tüketiminin var olan ekonomik ve siyasal sistemden bağımsız olmadığını, böyle bir yapısal çerçeve içinde biçimlenen medya ürünlerini incelerken yanıtlanması gereken en önemli sorulardan birinin, medyanın kimler tarafından kontrol edildiği ve denetlendiği sorusu olduğunun da altını çizmek gerekiyor (Çeliker-Saraç, 2018:162). Aktörlerin kim olduğundan bağımsız olarak, haber çerçevelerinin egemenin dilinden oluşturulması ise alternatif görüşlere ilişkin çerçevelerin dışlanmasını beraberinde getiriyor.

Mevcut literatürün de ortaya koyduğu gibi haber çerçevelerini keşfetmek ve analiz etmek ise iklim krizinin medyadaki yansımalarını anlamlandırabilmek ve medya aracılığıyla oluşturulan iklim krizi algısında nelerin öne çıkarıldığını, nelerin geri planda kaldığını anlayabilmek, dahası iklim krizini niçin içselleştiremediğimize yönelik bir açıklama getirebilmek adına önemli bir potansiyel taşıyor.

Araştırmanın Konusu ve Sorular

Bir önceki bölümünde yer verilen bakış açıları doğrultusunda tasarladığımız bu çalışma, iklim krizi ve medya ilişkisini incelerken gazetecilerin neyi yanlış yaptıklarından ziyade, gazetecilik alanına odaklanıyor. Haberleri oluşturan örüntüleri ve çerçeveleri, medyanın kronikleşmiş sorunlarının iklim haberciliği ekosistemi üzerindeki etkilerini keşfederek Türkiye’de iklim haberciliğine ilişkin güncel bir tablo çizmeyi hedefleyen bu araştırmayı yönlendiren sorular ise şu şekilde:

1-İklim krizi ne zaman ve hangi durumlarda gündeme dahil ediliyor? 

2-Haberlerde öne çıkan çerçeveler neler? Hangi aktörler ve sorumlular kapsam dışı bırakılıyor? Hangi çerçeveler hangi mesajları ve grupları temsil ediyor?

3-İklim krizi haberlerinde en çok kimlerin sesi duyuluyor? Hangi gruplar daha az temsil ediliyor?

4-Medyanın iklim krizine atfettiği haber değeri kuruluşların ideolojik duruşları bağlamında değişiklik gösteriyor mu? 

5-İklim krizini haberleştirirken medya neyi yanlış yapıyor? Habercilerin karşılaştıkları birincil sorunlar ve bunların çözüm yolları neler?

Araştırmanın Yöntemi

Yukarıda yer alan sorulara daha geniş bir perspektiften cevap verebilmek için çalışma kapsamında iki farklı araştırma yöntemi kullandık. İlk yöntemimiz, medyanın iklim krizine ne kadar yer verdiğini, haberlerde öne çıkan anlam ve çerçeveleri keşfetmemizi sağlayan çerçeve analizi idi. Bu amaçla Bianet, Cumhuriyet, Evrensel, GZT, Habertürk, Hürriyet, Medyascope, Sabah, Sözcü, T24 ve Yeni Şafak’ın çevrimiçi haber sitelerinde 01.07.2021 ve 05.11.2021 tarihleri arasında yayınlanan ve iklim krizini konu alan haber ve köşe yazılarını inceledik. Örneklemi oluşturan gazetelerin farklı editoryal bakış açılarını temsil etmelerine dikkat ettik ve haberlerin analize dahil edilebilmesi için ana konunun iklim krizi olması şartını aradık. Çalışmanın kısıtları gereği video-haberleri ve gazetelerin yerel eklerinde yer alan içerikleri kapsam dışı bıraktık. Bu kriterler doğrultusunda tespit ettiğimiz 1021 haberi incelemek için ise çerçeve analizi yöntemini tercih ettik ve Semetko and Valkenburg (2000) tarafından geliştirilen topoloji aracılığıyla örnekleme dahil olan haberleri sorumluluk, ekonomi, insan ilgisi, ahlakilik ve çatışma çerçeveleri bağlamında inceledik. 

İklim krizi haberlerine ilişkin yaptığımız haber analizlerini daha sağlam bir çerçeveye oturtmak ve mevcut problemleri medya profesyonellerinin deneyimleri doğrultusunda yorumlayabilmek amacıyla da iklim habercileriyle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirdik. Mail ve video konferans yoluyla gerçekleştirdiğimiz bu görüşmeler doğrultusunda, Elif Ünal (Yeşil Gazete), Özgün Özçer (Gezegen24), Pınar Tarcan (Bianet), Tansu Pişkin (Bianet), Zeynep Yüncüler’in (Gezegen24) görüşlerini çalışmanın son bölümüne dahil ederek Türkiye’de iklim haberciliğinin mevcut durumuna dair bir tablo çizmeye çalıştık. 

Araştırma Sonuçları Ne Kadar Güvenilir? 

 Çalışmada kullandığımız çerçeve analizinin güvenilir olması adına örneklemin %10’u ikinci araştırmacı tarafından da kodlandı. Cohen’s Kappa değeri %80 üzerinde olan araştırmalar güvenilirlik açısından iyi değerlendirilmekte, kimi durumlarda %70 üzeri değerler de kabul edilebilir olmaktadır (Kottner ve ark., 2011). Her bir çerçeve için ayrı ayrı hesaplanan Cohen’s Kappa değerleri %85-%92 arasında değiştiğinden araştırmanın güvenilirlik katsayısı yüksek olarak değerlendirilmiştir.

HABER MEDYASINDA İKLİM KRİZİ

Medya İklim Krizine Ne Kadar Yer Ayırıyor?

01.07.2021-05.11.2021 tarihleri arasında iklim kriziyle ilgili yayınlanan haber ve köşe yazılarının gazetelere göre dağılımı Tablo 1’de verilmiştir. Buna göre seçilen tarih aralığında en fazla haberin görüldüğü gazeteler sırasıyla Hürriyet (n=177), T24 (n=128) ve Bianet (n=127) olmuştur.

Bu rakamlar iklim krizinin haber medyası tarafından ne sıklıkta görüldüğüne dair bir fikir verse de, gazetelerin büyüklükleri, yayınlanan haberlerin kapsamı ve niteliklerini değerlendirmeden örneklemi oluşturan medya kuruluşlarının iklim krizine ayırdıkları gündemi değerlendirmek oldukça güç. Nitekim, Hürriyet, Habertürk, Sabah, Sözcü, Cumhuriyet gibi ana akım medya organlarının araştırma kapsamında incelediğimiz haberlerinin büyük bir bölümünü Paris Anlaşması, Yeşil Mutabakat ve COP26’yı konu alan, kısa-enformasyon odaklı içerikler oluşturuyordu. 

 

İklim Krizinin Haber Değeri

Şekil 2, Türkiye medyasının iklim krizini haberleştirme sıklığının inişli çıkışlı bir patern izlediğini gösteriyor. Şekil 2’de görüldüğü üzere iklim krizi haberlerinin sayısındaki ilk belirgin artış, Türkiye’nin orman yangınları, seller ve kuraklıkla boğuştuğu dönemi kapsıyor. 28 Temmuz 2021’de Antalya’nın Manavgat ilçesinde başlayan ve sonrasında ülkenin farklı yerlerine yayılan orman yangınları ve Batı Karadeniz’de meydana gelen sellerin etkisiyle medyanın gündemine girmeyi başaran iklim krizinin, felaketlerin ardından hızlıca gündem dışı kalması da araştırmaların dikkat çekici bulguları arasında yer alıyor. 

Bu dönem içerisinde iktidara yakın medya kuruluşları ve merkez medyanın Batı Karadeniz sel felaketinden sonra iklim krizini daha çok haberleştirdiğinin, orman yangınları süresince iklim krizine ilgi gösteren muhalif medyanın ise sel felaketi sırasında iklim krizi haberlerini arka plana attığının altını çizmek gerekiyor.

Bu veriler ışığında değerlendirdiğimizde, aşırı hava olayları ile ilişkili olarak -şaşırtıcı olmayan bir biçimde- iklim krizinin medyada daha görünür olmaya başladığını söylemek mümkün. Bu tespit, araştırma kapsamında görüştüğümüz habercilerin Türk medyası özelindeki değerlendirmelerinde de öne çıkıyor. 

Gezegen Editörü Zeynep Yüncüler’e göre “Özellikle son bir yıl içinde, ciddi artış gösteren kuraklık, sıcak hava dalgaları, seller ve yangınlar iklim krizini daha gözle görünür kılarken, Türk medyası geç de olsa iklim krizini ciddiye almaya başladı ya da çalışıyor”. Öte yandan, felaketler sonrasında konunun hızlıca gündem dışına itilmesine dikkat çeken Yüncüler, bu felaketlere sıcak haber anlayışı ile yaklaşıldığının altını çiziyor. 

İklim krizinin yaşanan felaketler doğrultusunda medyada daha fazla gündeme gelmeye başladığı konusunda hemfikir olan Bianet Editörü Pınar Tarcan ise, alternatif medya ve iklim medyasının zaten senelerdir bilinçli bir mücadele yürütmeye çalıştığını, Türkiye medyasına hâkim olan yaygın medyanın felaket zamanlarında gösterdiği ilginin ise iktidarın sorumluluğunu hafifletme amacıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtiyor. Tarcan’la benzer noktalara değinen Bianet Editörü Tansu Pişkin’e göre de iktidarın üstünü örtmek istediği konular söz konusu olduğunda yaygın medyada iklim krizi daha sık konu ediliyor. 

Yeşil Gazete’den Elif Ünal ise konuya hem yaygın hem de alternatif medya açısından yaklaşıyor. İklim krizinin olması gerektiği gibi işlenmesi noktasında yaygın medyanın zaten kötü bir karnesi olduğunun altını çizen Ünal, alternatif medyanın da ülkenin yoğun politik gündemi arasında konuya yeteri kadar ilgi göstermediğini, hükümeti eleştirmeye odaklı tartışmaların iklim krizini ve diğer çevre problemlerini geri plana attığını söylüyor. Bu bağlamda, sel felaketleri süresince hem yaygın medya hem de alternatif medyada karşımıza çıkan hes kapağının patlayıp patlamadığına ilişkin tartışmalarının gündemde kapladığı yere referans veren Ünal, bu tarz tartışmaların konuyu bağlamından kopardığını, dolayısıyla gündeme getirilmesi gereken asıl bağlantıların göz ardı edildiğini ifade ediyor.

Bianet Editörü Tansu Pişkin de, iktidara yakın medyanın yanı sıra muhalif medyanın da iklim krizine politik açıdan yaklaştığını, iktidarı mevcut olay üzerinden eleştirmeye odaklanan bakış açısının, aşırı hava olayları ve iklim krizi arasında bağlantı kurarak bunları okuyucu/izleyiciye aktarmanın önüne geçtiği görüşünde. 

Orman yangınları ve seller süresince karşımıza daha fazla çıkan iklim krizi haberlerinin felaketlerin üzerinden çok geçmeden hızlıca gündemden düşmesini bu görüşler etrafında değerlendirdiğimizde medyanın iklim krizini nasıl algıladığı sorusu bir bakıma netlik kazanıyor. Bu bağlamda, iklim krizinin gündemi belirleyen bir acil durum değil, gündem doğrultusunda ele alınan ve siyasilerin söylemleri etrafında çerçevelenen esnek bir fenomene dönüştüğü tespitini yapmak mümkün. 

Medyanın niceliğin ötesinde ciddi bir nitelik sorunu olduğunun altını çizen Gezegen Editörü Özgün Özçer ise konuyla ilişkili olarak şunları dile getiriyor: “Müsilaj, orman yangınları, seller, doğa savunucularının direnişleri ancak gündemin ana başlığı olduğunda ciddiye alınıyor. Ama fikri takip uygulanmadığından yeni bir olay veya gelişme yaşanmadan bu konular unutuluyor. Öte yandan, bu konulara yeterince yer verildiği zaman ise (ki ‘yeterince’ görece bir ölçüm birimi, zira sayıca tıklanacak haber sayısı fazla olsa da içerik ve bilgi açısından bu haberler son derece zayıf, baştan savma oluyor genellikle) iklim krizi ile bağ kurulması için çaba harcanmadığını görebiliyoruz.” 

Felaketlerin yanı sıra, diplomatik ilişkiler ve politika alanındaki hamleler de Türkiye medyasının iklim krizine haber değeri atfetmesinin yolunu açıyor. Şekil 2’ye geri döndüğümüzde, felaketler sonrası unutulan iklim krizinin eylül ayının başından itibaren tekrar gündeme gelmeye başladığını görüyoruz. Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı imzalamaması durumunda doğacak yükümlülükler, ana muhalefet partisinin Paris Anlaşması’nın meclise getirilmesi yönündeki çağrısı, Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulundaki konuşması ve anlaşmanın 22 Eylül’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ve sonrasında iktidara yöneltilen eleştiriler bu dönemde yayınlanan iklim krizi haberlerinin ana gündem maddeleri arasında yer alıyor. Şekil 2’ye bakıldığında en fazla haberin ise 1 Kasım-5 Kasım 2021 arasında yapıldığı görülüyor. Bu dönemde medyanın iklim krizine gösterdiği ilginin kaynağı ise Glasgow’da 31 Ekim-12 Kasım 2021 tarihleri arasında 197 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen COP26. 

İklim krizinin -kısıtlı bir çerçevede de olsa- medya tarafından görüldüğü bu tarihlerdeki itici olay ve aktörler, Türkiye medyasının iklim krizine ayırdığı gündemin siyasilerin konuya ayırdığı gündemle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu durum yaygın medyanın neredeyse tamamında böyle. Örneğin, Paris Anlaşması’na ilişkin haberleri incelediğimizde, sadece iktidara yakın gazetelerin değil, Sözcü ve Cumhuriyet’in de iklim krizine atfettiği haber değerini belirleyen temel unsurun Erdoğan’ın söylemleri olduğu fark ediliyor. Erdoğan’ın konuyu gündemine almadığı zamanlarda ise Paris Anlaşması’nı gündeme getiren ya da konuya ilişkin hükümetten herhangi bir eylem talebinde bulunan haberlerin Bianet ve Evrensel dışındaki gazetelerde sınırlı sayıda olduğunun da altını çizmek gerekiyor.

Aktivistlerin Görünmezliği

Araştırma kapsamında incelediğimiz haberlerde görüşlerine en çok yer verilenler bilim insanları/uzmanlar (n=286), siyasetçiler (n=231) ve uluslararası organizasyonlar ile onların temsilcileriydi (n=139). Şekil 3’te görüldüğü gibi haber kapsamında görüşüne başvurulan veya atıfta bulunulan aktörler arasında aktivist ve STK’ların oranı oldukça düşük. 

Aktivistlerin ve STK’ların iklim krizine ilişkin görüş ve eylemlerine yer veren haberleri medya kuruluşları düzeyinde değerlendirdiğimiz Şekil 4’e göre, bu kişi/gruplar Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri tarafından neredeyse hiç görülmüyor.

Evrensel ve Bianet iklim krizi haberlerine aktivist ve STK’ların görüşlerini en çok dahil eden medya kuruluşları iken, aktivistlerin ve STK’ların haber kaynağı olarak görülmemesi ideolojik duruş fark etmeksizin yaygın medyada karşımıza çıkan genel bir problem. Konunun toplum tarafından içselleştirilmesi için önemli olan sıradan insanların deneyimlerinin, iklim krizinden en çok etkilenen/etkilenecek olan dezavantajlı grupların haberlerdeki temsili de oldukça sınırlı. 

Araştırmanın ilgi çekici bulgularından birisi de, bilim insanlarının ardından haberlerlerde görüşlerine en çok yer verilen grup olan siyasetçilerin, parti ve görüş açısından bir çeşitlilik teşkil etmemesi. Bu bağlamda siyasetçilerin haber kaynağı olduğu 231 haberin 124’ünde, Recep Tayyip Erdoğan’ın -çoğunluğu Paris Anlaşması ve Yeşil Mutabakat’a ilişkin olmak üzere- konuya ilişkin söylemlerinin doğrudan aktarıldığı, desteklenerek pekiştirildiği ya da eleştirildiği görülüyor. İktidara yakın Sabah ve Yeni Şafak’ın haberlerinde ise muhalefetin sesinin duyulmadığını, Recep Tayyip Erdoğan ve birkaç bakanın dışında kalan siyasetçilerin habere dahil edilmediğini vurgulamak gerekiyor.

Bilim insanları ve uzmanlar söz konusu olduğunda ise yaygın medyanın ortak isimlerde buluştuğunu, özellikle felaket tellallığı yapan bilim insanı/uzmanların haberlerde daha görünür olduğunu söylemek mümkün. Konuyla ilgili olarak, bilimsel bilgiye ulaşma noktasında Türkiye’de problemler olduğunun altını çizen Pınar Tarcan’ın, yaygın medyada aslında Türkiye’de iklim konusunda en çok söz söyleyebilecek isimlerin, örneğin Ömer Madra ve Özgür Gürbüz’ün görüşlerine yer verilmediği şeklindeki eleştirisi de bu noktadaki önemli sorunlardan birine işaret ediyor.

Çerçeveler: İklim Krizi Haberlerinin Anlattıkları, Anlatmadıkları

Haber medyası -tıpkı diğer toplumsal olgu ve olaylarda olduğu gibi- iklim krizine dair bilgi ve algımızın şekillenmesi, farkındalığın artması, politika yapıcılar ve şirketler gibi farklı çıkar grupları üzerinde kamu baskısı oluşturulmasında kritik rol üstleniyor. Bu rolü yerine getirirken, medyanın gerçeği her daim yorumlayarak yeniden ürettiğini göz önünde bulundurarak, haber kapsamında neyin temsil edildiği, hangi konuların ön plana çıkarıldığı, hangilerinin geri planda kaldığını anlamak; hükümetler, uluslararası kuruluşlar, iş/finans dünyası için; sınırsız çeşitlilikte çerçeveleme imkânı yaratan “iklim krizini” daha özgür bir alan içerisinde anlamlandırabilmek ve tartışabilmek açısından oldukça önemli.

Araştırmanın şu ana kadar yer verdiğimiz bulguları, iklim krizinin farklı editoryal politikalara sahip gazeteler tarafından ne zaman ve hangi sıklıkta haberleştirildiğini, haberlerde kimlere söz verildiğini, hangi grupların görünür olmadığını ortaya koyuyordu. Çalışmamızın asıl odak noktası olan haberlerin nasıl çerçevelendiği sorusu ise önceki çıkarımları daha net bir kalıba oturtmayı hedefliyor. 

Beş kategoride incelediğimiz çerçevelerin toplam haberler içerisinde ne sıklıkta kullanıldığını gösteren Şekil 5’te, Türkiye medyasının iklim krizini haberleştirirken en çok kullandığı çerçevelerin sorumluluk (%48.5) ve ekonomik sonuçlar (%24.5) çerçeveleri olduğu, ahlakilik çerçevesinin ise çok fazla tercih edilmediği görülüyor. 

Bir meseleye veya probleme neden olma veya çözme sorumluluğunu hükümete, bir bireye veya gruba atayan sorumluluk çerçeveleri, Sabah Gazetesi dışında bütün gazetelerin iklim krizi haberlerinde en sık beliren çerçeve olarak öne çıkıyor. Sorumluluk çerçevelerine en çok rastladığımız gazeteler ise Evrensel (%72), Bianet (%56) ve T24 (%56). 

Sorumluluk çerçevelerini sorumlu tutulan aktör bazında incelediğimizde, iklim krizine ilişkin sorumluluğun en çok hükümetlere atfedildiğini görüyoruz (%56.7). Sorumluluk atfının hangi tonda, hangi argümanlar etrafında yapıldığı ise gazetecilerin ideolojik çizgilerine göre farklılık gösteriyor. Bu bağlamda muhalif olarak tanımlayabileceğimiz gazetelerin hükümetin yaptığı yanlışlara, atılması gereken adımlara, sermaye-iktidar ilişkilerine dikkat çektiği görülüyor. Hükümete yakın gazeteler olan Sabah ve Yeni Şafak’ın kullandığı sorumluluk çerçeveleri ise Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelede lider ülke olma potansiyelini, hükümet tarafından ortaya konan eylem ve politikaların ekolojik, siyasi ve ekonomik kazanımlarını öne çıkarıyor. 

Şekil 6’da görüldüğü gibi iklim krizinin çözümünde en az sorumluluk atfedilen aktörler uluslararası organizasyonlar. İklim krizine yol açan insani faaliyetlerdeki sorumlulukları oldukça fazla olan, dolayısıyla çözümler noktasında en önemli aktörlerden biri olan özel sektöre atfedilen sorumluluklar ise olması gereken düzeyde değil. Bu durum yaygın medyada daha da belirgin. İş/finans dünyasının sorumluluklarına vurgu yapan sektörel sorumluluk çerçevelerini en çok kullanan gazeteler Evrensel ve Bianet olurken; Sabah, Yeni Şafak ve Sözcü’nün haberlerinde sektörel sorumluluğun dışarıda bırakılması dikkat çekiyor. Bu gazetelerde yer alan sınırlı sayıdaki sektörel sorumluluk çerçeveleri ise çoğunlukla şirketlerin dönüşüm planlarını ve çevreye olan hassasiyetlerini konu alıyor. 

Araştırma kapsamında incelediğimiz çerçevelerin en çok hangi gazetelerin haberlerinde kullanıldığını gösteren Tablo 2’ye göre iktidara yakın gazetelerin en sık kullandıkları çerçeve ise ekonomik sonuçlar çerçevesi. Konuları bireyler, gruplar, kurumlar, bölgeler veya ülkeler için doğuracağı maddi yararlar veya maliyetler bakımından anlatan bu çerçeveleri en az kullanan gazeteler ise sırasıyla GZT (%9), Bianet (%13.4) ve Evrensel (%13.4) .

Bireyler, gruplar veya kurumlar arasındaki çatışmaya dikkat çeken ya da bu kurumların eylemlerini eleştirmek, mevcut çelişkileri ortaya çıkarmak amacıyla kullanılan çatışma çerçevelerini en çok kullanan Evrensel (%19.8), Cumhuriyet (%18.4) ve Yeni Şafak’ın (%17.6) çatışma çerçevelerini ele alış biçimleri ise oldukça farklı. Evrensel ve Cumhuriyet’in kullandığı çatışma çerçeveleri hükümete yönelik eleştirileri ön plana çıkarırken, Yeni Şafak’ın çatışma çerçeveleri ülkeler arası anlaşmazlıkları konu alıyor. 

Araştırma kapsamında incelediğimiz, bir olayın, konunun ya da problemin sunumunda insan yaşamına dair hikâyeleri ve duygusallığı öne çıkaran, “insan ilgisi” çerçevesini en çok kullanan gazete ise Habertürk (%22.1). Okuyucuların iklim kriziyle bağ kurabilmesi, konuyu içselleştirebilmeleri açısından oldukça önemli olan bu çerçevenin haber medyası tarafından kullanılmaması, iklim krizi haberlerinin çoğunlukla diplomatik ilişkiler ve genel felaketler bağlamında ele alınması, haberlerin hikâyeleştirilmemesi, yerel problemler ve bu problemlerin etkilediği insanların medya tarafından görülmemesi gibi bir dizi problemle ilişkilendirilebilir. Bir problemi veya konuyu dini inançlar veya ahlaki prensipler bağlamında ele alan ahlakilik çerçevesi, araştırma kapsamında incelenen gazetelerin tamamı tarafından en az kullanılan çerçeve.

Haberlerde öne çıkan çerçeveler ve bu çerçevelerin öne çıkardıkları/arka plana ittiklerini göz önünde bulundurduğumuzda, iklim krizi haberlerinin -aktörlerin kim olduklarına ve nerede durduklarına bağlı olarak- birbirinden farklı anlamlar taşıdığı, haber çerçevelerinin ayrı amaçlara ve çözümlere işaret ettiği görülüyor. Kavramın oldukça esnek kullanılmasının arka planında ise Türkiye medyasının yüksek oranda politize olması, bazı medya kuruluşlarının iktidar ve sermayeyle olan yakın-organik ilişkileri, medya kuruluşlarının; maden, termik santral, doğalgaz, enerji yatırımı gibi farklı alanlarda yatırımlarının bulunması gibi Türkiye medyasının bugün içinde bulunduğu durumu belirleyen yapısal dinamikler yer alıyor.

Etkileşim Kaynağı Olarak İklim Pornosu

Araştırma kapsamında incelediğimiz 1021 haberin %15’inde karşımıza çıkan felaket teması ise konunun ciddiyetini, sorumluları, atılması gereken adımları arka plana iterek, iklim krizini bağlamdan yoksun ve soyut bir fenomene dönüştürüyor. Bilgisayar ortamında üretilmiş çarpıcı manzaralar, dünyanın sonunu haber veren iddialı başlıklar ve abartılmış tehlikelere yer veren ve “iklim pornosu” olarak adlandırılan bir tür formata sahip bu haberler yaygın-merkez medya tarafından yoğun biçimde kullanılıyor. 

Gezegen24’den Özgün Özçer’e göre, eko-anksiyeteyi arttıran bu senaryolar, iklim haberlerine yönelik ilgiyi de düşürüyor. Bu bağlamda “Buzul Çağı Geliyor” haberlerinin her kış yeniden gündeme geldiğini söyleyen Yeşil Gazete’den Elif Ünal’a göre bu haberlerin sorgulanmadan paylaşılması kopyala-yapıştır tarzındaki haberciliğin bir sonucu.

Bu tarz felaket haberciliğinin Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorununu işlerken daha görünür hâle geldiğini ifade eden Zeynep Yüncüler (Gezegen24), problemi “Medya adeta ‘görsel şölen’ yarattı, fakat ‘Marmara Denizi öldü’ söyleminin dışına çıkamadı” diyerek ifade ediyor. 

Bianet’ten Tansu Pişkin de, bu tarz haberlerin sorunun kaynağını gizleme ve ciddiyetini hafifletme gibi işlevleri olduğunu vurguluyor. Pınar Tarcan’a (Bianet) göre felaket haberciliği yapmadan, konuları ajite etmeden, hâlâ yapacak bir şeylerimiz olduğunu ve hemen harekete geçmemiz gerektiğini vurgulayarak yapılan habercilik, medyada iklim krizini görünür kılmak açısından çok önemli.

Araştırmaya göre felaket temasını en çok kullanan gazeteler olan Hürriyet ve Habertürk’ün, iklim krizine dair farkındalığı arttırmada oldukça önemli görülen “çözümlere” daha az yer ayırması da çalışmanın önemli bulgularından. Şekil 8’de görüldüğü üzere, habere çözüm/çözümleri en çok dahil eden gazeteler ise Bianet ve Evrensel.

TÜRKİYE'DE İKLİM HABERCİLİĞİ

İklim haberciliği hakkında

İnsan etkinliklerinden kaynaklanan sera gazlarının atmosferde birikmesine bağlı olarak küresel iklimin değiştiği uzun yıllardır bilinse de insan kaynaklı iklim değişikliğinin küresel kamuoyunun gündemine gelmesi 1980’lerin sonuna doğru gerçekleşti. NASA Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü Müdürü İklim Bilimci James Hansen’ın, 1988’de Amerikan Kongresi önünde yaptığı sunum ve tanıklık, iklim değişikliğinin bilim çevrelerinin ötesine geçerek politik gündemde, dolayısıyla medyada yer bulması adına dönüm noktası kabul ediliyor (Mazur ve Lee, 1993). Fakat aradan geçen 30 yılı aşkın süre boyunca medyanın iklim değişikliği konusuna stabil ya da ivmelenen bir düzeyde ilgi gösterdiğini, buna bağlı olarak da iklim haberciliğinin zamana yayılarak gelişen bir uzmanlık alanı olduğunu söylemek mümkün değil.

Öte yandan, iklim değişikliğinin ekolojik, sosyal ve ekonomik etkilerinin görmezden gelinemeyecek bir acil durum hâli yaratmasına paralel olarak iklim haberciliğinin hem küresel hem de ulusal medya kuruluşları düzeyinde gelişmeye başladığını, bu alanda çalışan bağımsız gazetecilerin sayılarının arttığını görüyoruz. The Guardian, The Independent gibi medya kuruluşlarının son yıllarda odak noktasına aldığı iklim krizi, editoryal politikaların güncellenmesinden, iklim değişikliği/krizi bölümlerinin açılmasına kadar bir dizi gelişmeyi de beraberinde getirdi. 

Peki iklim haberciliği nedir? Neleri kapsar? 

İklim krizinin oldukça geniş bir yelpazeye uzanan etkileri dolayısıyla iklim haberciliğinin kapsamı da oldukça geniş. Şahin ve Üzelgün’e göre (2016), iklim bilimiyle ilgili tüm gelişmeler, kırılan karbondioksit ve sıcaklık rekorları, iklim felaketleri ve bunların gıda, turizm ve kentler üzerindeki sosyoekonomik etkileri, enerji dönüşümü, fosil yakıt şirketlerinin toplum ve politikalar üzerindeki belirleyiciliği, bunların uluslararası ilişkiler ve diplomasi alanındaki yansımaları, iklim zirvelerinde olup bitenler, eylemler ve iklim hareketlerinin tüm faaliyetleri iklim haberciliğinin kapsamına giriyor. 

Ekosfer Derneği kurucularından Özgür Gürbüz’e göre iklim haberciliği, iklim krizinin etkilediği her alandaki gelişmeyi –krizin yol açacağı sonuçları içeren senaryolardan, krizin kendisi ve krizden çıkışın yolları da dahil olmak üzere- haberleştirmeyi ifade ediyor. Özgür’e göre bir iklim haberinin her şeyden önce bilim temelli olması, veriye dayanması ve çözüm odaklı olması gerekiyor.

Aslında iklim haberciliğinin alanına giren bu konular, medya tarafından çevre haberciliği kapsamında uzun yıllardır zaten haberleştirilmekte. Fakat iklimle ilgili konuları haberleştirmenin hem süreç hem de gazetecilerin profili açısından farklı ihtiyaçlar doğurması, iklim haberciliğini çevre haberciliğinden ayrılması gereken bir uzmanlık alanına dönüştürmüş durumda. 

Türkiye medyası bağlamında değerlendirdiğimizde ne bu alanda uzmanlaşmış yeterli sayıda gazetecinin olduğunu ne de uzun yıllardır yaptığı yayınlarla Türkiye’de iklim krizini medyanın gündemine getirmeye çalışan Açık Radyo’nun yarattığı istisna dışında medya kuruluşlarının iklim krizini odak noktası hâline getirdiğini söylemek mümkün değil. 2016 yılında Ümit Şahin ve Mehmet Ali Üzelgün tarafından yayınlanan “İklim Değişikliği ve Medya” raporuna göre Türkiye’de iklim haberciliğinin zayıflığında yoğun siyasi gündem ve okuyucu/izleyici kitlesinin ilgisizliği belirleyici bir etken. İklimle ilgili problem ve haberlerin toplumun küçük bir kitlesini oluşturan “entelektüel sınıf” tarafından dikkate alındığı, tiraj yapmayan iklim haberlerinin “doğal olarak” kendine gündemde yer bulamadığı görüşü de raporda yer verilen bulgular arasında (Şahin ve Üzelgün, 2016). 

Yakın tarihte gerçekleştirilen kamuoyu araştırmaları ise iklim krizinin daha geniş kesimler tarafından ilgi görmeye başladığını ortaya koyuyor. Örneğin, İklim Haber ve KONDA tarafından hazırlanan “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı 2020” raporu, Türkiye’de her 10 kişiden yedisinin iklim değişikliği konusunda endişeli olduğunu gösteriyor. BBC Dünya Servisi’nin Türkiye dahil 31 ülkede 30 bin kişiyle görüşerek yaptığı ankete katılanların %56’sı ülkelerinin iklim krizine karşı ciddi önlemler almalarını ve küresel anlamda liderlik etmelerini isterken, Türkiye’de iddialı hedef isteyenlerin oranı ise %65 olarak belirtiliyor. 

Dolayısıyla aradan geçen süre içerisinde kamuoyunun artan ilgisinin medyada karşılık bulmamış olması, iklim haberlerinin tık/tiraj getirmeyen doğasının dışında değerlendirilmesi, problemlerin varlığına işaret ediyor. Bu problemleri tespit edebilmek için görüştüğümüz gazetecilerin ortak görüşü, yaygın medyanın iklim krizini ciddiye almadığı ve konunun başlı başına bir odak noktası hâline getirilmediği yönünde. 

Yaygın medyanın performansına karşın, son yıllarda Bianet’in iklim krizi odaklı yayıncılık noktasında katettiği yol, Yeşil Gazete, Gezegen24, İklim Haber, K2 Haber gibi iklim haberciliğine odaklanan alternatif platformar ve Ekosfer tarafından hayata geçirilen İklim Haberciliği Ağı, Türkiye’de iklim haberciliğinin gelişimi noktasında umut vadediyor. 

 

Öte yandan, Türkiye’nin medya/gazetecilik alanının ve bu alanı şekillendiren yapısal problemlerin hem yaygın hem de alternatif medyanın iklim krizini haberleştirme pratiklerinde, haberlerin nicelik ve niteliklerinde belirleyici olduğu görülüyor. Gerçekleştirdiğimiz görüşmeler doğrultusunda iklim haberciliği alanını etkileyen bu genel problemleri “iklim okuryazarlığı & uzmanlaşma”, “haberin sunumu” ve “editoryal politikalar” başlıklarında toplamak mümkün.

İklim Okuryazarlığı ve Uzmanlaşma

Gezegen24 Editörü Zeynep Yüncüler’e göre, iklim haberciliğinde karşımıza çıkan uzmanlaşma problemi, bu alana değil, Türkiye medyasına özgü bir soruna işaret ediyor. Sağlık, teknoloji, politika gibi alanlarda da gözle görülür bir uzmanlaşma problemi olduğunun altını çizen Yüncüler, global medyada nitelikli iklim habercilerinin sayısının fazla olmasını ise haber odalarının ayırdığı maddi ve manevi kaynaklarla ilişkilendiriyor. Dolayısıyla Yüncüler’e göre bu problemin çözümü haber odalarının alanda uzmanlaşmış gazetecileri kadrosuna alması veya mevcut muhabirlerine eğitim imkânı sağlamasından geçiyor. 

Bianet’ten Pınar Tarcan ise, iklim krizinin son yıllarda dünya medyasında başlı başına bir alan olarak belirdiğini, birçok gazetenin dünya, politika gibi sekmelerine iklim krizini eklediğini ifade ediyor. Türkiye’de durumun epey farklı olduğunun altını çizen Tarcan, bu alanda uzmanlaşmış muhabirlerin sadece birkaç kuruluşta olduğunu, bu isimlerin de iklim konusunun yanında mutlaka en az bir, duruma göre birden fazla alana da bakmak ve hâkim olmak zorunda olduğunu belirtiyor.  

Türkiye’de iklim haberciliğinden çok çevre haberciliği algısının yerleşik olduğunu ifade eden Bianet Editörü Tansu Pişkin, iklim haberlerini yapanların çoğunlukla çevre haberleri yapan gazeteciler olduğu ifade ediyor. İklim krizinin başlı başına bir alan olarak görülmemesinin alandaki uzmanlaşma problemiyle ilişkili olduğunu belirten Pişkin’e göre, bu alana yoğunlaşmak isteyen gazetecilerin desteklenmesi gerekiyor.

Araştırma kapsamında görüşlerine başvurduğumuz gazetecilerin altını çizdiği önemli bir nokta ise uzmanlaşma probleminin iklim kriziyle bağlantı kurma, konuyu farklı açılardan ele alma, dolayısıyla gündeme getirebilmeyle doğrudan ilişkili olduğu. Bu bağlamda Taliban’ın yükselişindeki iklim krizinin oynadığı rolü örnek gösteren Yeşil Gazete Editörü Elif Ünal, konuya hâkim olmamanın bu tarz önemli bağlantıları kaçırmaya, hatta kaçırmanın da dışında yanlış bağlantıların kurulmasına, dolayısıyla doğru olmayan bilgilerin aktarılmasına neden olduğunu belirtiyor. Ünal’a göre başlangıçta ne kadar karmaşık görünse de, gerekli vakit ayrıldığı takdirde gazetecilerin konuya bütünüyle hâkim olması zor değil. Ünal’ın vurguladığı “konuya hâkim olma” durumunu Bianet’ten Pınar Tarcan şu şekilde ifade ediyor: 

“Medya, konuyu önce kendisi anlayarak ele almıyor. Birçok iklim uzmanı ve iklim gazetecisi emisyon/salınım terimlerinden hangisi kullanılmalı, eko kırım her haberde kullanılabilir mi gibi terimleri gözetip tartışırken, yaygın medya hâlâ çok ezberden hareket ediyor.”

Gazetecilerin uzmanlaşma problemine mikro açıdan yaklaşan Gezegen24 Editörü Özgün Özçer ise şunları dile getiriyor: 

“Bilgiye erişme konusunda fazlasıyla problem var, editörler olarak biz teşvik etmedikçe o bilgilere kendiliğinden ulaşmaya çalışan muhabir sayısı çok az. Haber mecralarında editör-muhabir ilişkisi, ‘muhabir haber gönderir ve editör yayınlar’dan ibaret olduğu için, bu pratiği de çoğu zaman yadırgıyorlar. Türkiye’de gazeteciler sivil toplum veya avukatlar tarafından verilerin tepsiyle önlerine konmasına alışmış ve alıştırılmış. Verilerle ilgili en büyük sorun ise verileri anlamlı kılacak bağlam içinde aktarımını yapma alışkanlığı olmaması.”

Bu görüşler etrafında değerlendirdiğimizde, iklim krizinin başlı başına bir haber alanı olarak görülmemesi, konuya hâkim yetişmiş uzman gazetecilerin eksikliği, iklim konusunda yeterli donanıma sahip olanların ise bütçe sıkıntıları dolayısıyla birden fazla alanla ilgilenmek zorunda kalması, muhabirlerin ilgisizliği Türkiye’de iklim haberciliği ekosisteminin çehresini belirleyen temel problemler arasında yer alıyor. İklim krizi haberlerinin kalitesini, doğruluğunu ve yarattığı etkiyi doğrudan etkileyen bu problemlerin çözümü noktasında haber odalarının sorumluluğu elbette ön plana çıkıyor. Öte yandan Özçer’in işaret ettiği muhabirlerin isteksiz ve ilgisiz olma durumunun çalışma şartları, mesleki statü, ekonomik kazanımlar gibi somut-soyut göstergelerle olan ilişkisi de gazetecilik alanına yoğunlaşarak değerlendirilmesi gereken bir olgu/durumu işaret ediyor. 

Alandaki uzmanlaşma problemini çözebilecek, iklim haberciliğindeki tıkanıklığı açabilecek, vasıflı haberlerin çoğalmasını sağlayacak bir başka yöntem de, Özçer’in ifade ettiği telifli içeriklerin çoğaltılması olabilir. Editörlerin, ellerinde bir bütçe olduğunda işlerini kolaylaştıran ve işini iyi yapan gazetecileri tercih etmelerinin muhtemel olduğunu belirten ve Türkiye’de mevzuatın sürekli telif ödemeye engel olduğunun altını çizen Özçer’in çözüm önerisi ise gazetecilerin serbest meslek erbabı olmaya teşvik edilmeleri şeklinde.

Haberin Sunumu

İklim değişikliğinin varlığını inkâr edenlerden, bilim insanları ve aktivistlerin işaret ettiği ölçüde önemli olmadığını düşünenlere, konunun gündeme getirilmesini yeni bir düzeni meşrulaştırma çabaları olarak görenlerden, bilimsel verilere şüpheye yaklaşanlara kadar farklı kesimlerin, farklı bakış açılarıyla yorumladığı bir konu iklim krizi. Bu noktadan yorumladığımızda, iklim krizi konusunda neden anlaşamadığımızı, veya konuyu neden içselleştiremediğimizi sadece bilimsel verilerin doğru aktarılamamasıyla ilişkilendirmek oldukça indirgemeci bir yaklaşımı temsil ediyor. Literatürdeki araştırmalara göre de, iklim krizinin basit bir şekilde, gündelik yaşamın içerisinden olgularla ifade edilememesi, bilimsel verilerin ve kavramların yorumlanmadan, sadeleştirilmeden haberlere dahil edilmesi konuya ilişkin farkındalığının artmasını engelleyerek, iklim krizini soyut, uzak ve belirsiz bir fenomene dönüştürüyor (Antilla, 2005; Boykoff, 2007).

Karmaşıklığın Aktarılması

Haberin sunumu bağlamında karşımıza çıkan en önemli olgu ise şüphesiz karmaşıklığın aktarılması. Bu noktada gazetecilerin karşılaştıkları zorlukların başında ise bilimsel raporların ve çoğu İngilizce olan içeriklerin anlaşılması ve daha basit bir dille aktarılması geliyor. Bianet’ten Tansu Pişkin’e göre; iklim krizi konusunda Türkiye’de yayınlanmış içeriğin oldukça sınırlı olması bir çeviri sürecini beraberinde getirerek süreci zorlaştırıyor. İklim krizinin giderek farklı bakış açılarını kapsayan, karmaşık bir mesele hâline gelmesi de içeriklere ilişkin bir ayıklama sürecini zorunlu kılıyor. Bir sonraki aşamada ise bu içeriğin daha anlaşılır hâle getirilerek aktarılması yer alıyor. Pişkin’e göre tüm bu süreçler dolayısıyla iklim krizine ilişkin derleme bir haber hazırlamak özel haber hazırlamaktan daha çok vakit alıyor. Gazetecilerin rutin olarak girmesi gereken belli sayıda haber olduğu düşünüldüğünde iklim krizine ilişkin kapsamlı, kaliteli haber çıkarmak gazeteciler için başlı başına bir zorluk teşkil ediyor. 

 Gezegen24 Editörü Zeynep Yüncüler de bir veriye ulaşmanın zaman aldığını bunun yanı sıra bilimsel bilgi olarak gösterilen birçok verinin manipüle edilmiş olduğunu dolayısıyla teyitleme aşamasının ayrı bir zorluk teşkil ettiğini ifade ediyor. Yüncüler de karmaşıklığının aktarılmasının uğraştırıcı fakat bir o kadar da önemli olduğu görüşünde; medyanın iklim krizi haberleriyle okurla bir bağ kuramadığını ifade eden Yüncüler’e göre içerikte çok fazla teknik bilgi ve bilimsel terminoloji kullanıldığında okur-izleyici günlük yaşantılarında bir karşılık bulamıyor ve iklim kriziyle arasına psikolojik mesafe koyabiliyor.

Elif Ünal ise, karmaşıklığın aktarılmasında ve okurla bağın kurulmasında oldukça önemli olan 5N1K’nın haberlerden dışlandığını, bir olayın neden olduğunu, ne zaman olduğunu, ne zaman başladığını, sorumlusunun kim olduğunu bulabilmenin oldukça zor olduğunu ifade ediyor. 

Özgün Özçer (Gezegen24) ise, iklimin sosyal sınıflar arasındaki farktan en çok etkilenen konu başlıklarından biri olduğunu ve iklime dair bilimsel verilere; yabancı dile hâkim, sosyal medyayı etkili kullanabilen, dijital okuryazar insanların daha kolay ulaştığını belirtiyor. Özgün’e göre bu durum kendi içinde çelişkili, çünkü “Doğa tahribatları ve kent suçlarından en çok etkilenenler alt sınıflar, yoksullar ve köylüler”. Öte yandan adaletsizliğe uğrayanlar ve yaşam alanları gasp edilenler arasında bilincin hızla yükseldiğini ifade eden Özçer özellikle köylerde doğaya dair çok büyük bir birikim olduğunu ifade ediyor ve bu insanların kazanç amaçlı projelerin doğaya verdiği tahribatı uzmanların anlatabileceği dilden çok daha anlaşılır, hoş ve vurucu şekilde anlatabildiklerini, o yüzden insan hikâyelerinin farkındalık yaratmada çok önemli bir rol oynayabileceğini vurguluyor. 

Bianet Editörü Pınar Tarcan’a göre herkesin bireysel olarak dünya için ne yapabileceğini vurgulamak da okuyucu/izleyiciyle bağlantı kurmanın etkili yollarından biri. Kendi haberlerine “karbon ayak izini nasıl azaltırsın” gibi maddeler eklediğini belirten Tarcan, kişilerin hem kendi sorumluluğu hem de yönetimlerin sorumluluğu noktasında daha çok bilinçlendirilmesi gerektiği görüşünde.

Format

Haberlerin formatına bakıldığında ise -yaygın medya-alternatif medya fark etmeksizin- konvansiyonel haber medyasında görmeye alışkın olduğumuz hantallık ve tekdüzelik iklim krizi haberlerinde de göze çarpıyor. Bu bağlamda, çoklu ortam niteliğinin yeterince kullanılmaması, haberlerin çoğunlukla düz yazı ve telifsiz görseller aracılığıyla sunulması iklim krizi haberlerinin formatını, dolayısıyla haberin kimlere ulaştığını ve nasıl bir etkileşim yarattığını doğrudan etkiliyor. 

Hangi formatların iklim krizi haberlerini okur/izleyici bağlamında daha ilgi çekici kıldığı sorusuna, görüştüğümüz gazetecilerin tamamı görsel-işitsel içeriklerin eksikliğini vurgulayarak cevap verdi. İzleyici/okuyucuların video haberlere daha çok ilgi gösterdiğini belirten Tansu Pişkin’in konuya dair dikkat çektiği nokta ise, gazetecilerin farklı formatlarda haber hazırlamanın gerektirdiği donanıma sahip olmamaları. 

Türkiye’deki okuyucu/izleyicinin tüketim alışkanlıkları bağlamında görsel-işitsel içeriklerin en ilgi çekici form olabileceğini belirten Özgün Özçer (Gezegen24) ise, bu içeriklerin üretim maliyetlerine dikkat çekerek, gazetecilik fonlarıyla sürekli bir görsel-işitsel çalışma yapmanın mümkün olmadığını, dolayısıyla yazıya ağırlık verdiklerini belirtiyor. 

Video formatındaki haberlerin daha fazla kişiye ulaşma potansiyeli taşıdığını belirten Elif Ünal da, Özçer gibi görsel-işitsel içerik üretmenin zorluğundan bahsediyor. Ünal’a göre iklim krizi haberlerinin düz yazıyla sınırlı kalmasının birkaç nedeni var. Bütçe ve zaman kısıtları bunların başında geliyor. Bu noktada fonların da geleneksel haber odalarındakine benzer bir baskı yarattığını ifade eden Ünal, içerikten çok niceliğin temel alınmasının ve belirli sayıda haber üretme zorunluluğunun yazılı haberin dışına çıkmayı zorlaştırdığını ifade ediyor. Gazetecilerin haber üretim alışkanlıkları, konfor alanının dışına çıkmak istememeleri de formattaki tekdüzeliğin nedenleri arasında yer alıyor. 

Podcast ise gazetecilerin yeni yeni yöneldiği ve etkileşim potansiyeli açısından umutlu oldukları formatların başında geliyor. Bütçelerinin elverdiği ölçüde yazı dizilerini podcast dizileriyle birleştirme düşüncelerinin olduğunu belirten Gezegen24 Editörleri Zeynep Yüncüler ve Özgür Özçer, podcastin daha etkili olacağına inanıyorlar.

Haber Odaları & Editoryal Politikalar

Yukarıda yer verdiğimiz uzmanlaşma ve sunum problemlerinin temelinde, daha yapısal problemleri barındıran ve oldukça geniş yelpazede sorunları bünyesinde barındıran haber odası yapılanmaları var. Araştırma kapsamında görüştüğümüz isimlerin haber odalarına ilişkin getirdiği başlıca eleştiriler, yöneticilerin iklim krizine değer vermemesi, dolayısıyla iklim krizinin bir odak noktasına dönüşememesi ve editoryal politikaların eksikliği şeklinde ifade edilebilir. 

Editoryal politikaların yokluğunu sadece haberlerin kalitesi veya sıklığından değil, tercih edilen kavramlar üzerinden de okumak mümkün. İncelediğimiz haberlerde iklim değişikliği/iklim krizi/küresel ısınma kavramlarının birbirleri yerine kullanılması, daha doğrusu konuya ilişkin net bir kavram tercihinin olmaması editoryal politikaların eksikliğini net bir şekilde ortaya koyuyor. 

Mevcuttaki eksikliğe rağmen görüştüğümüz isimler, değişimin sadece gazetecilerden değil, haber odaları ve editoryal politikalar düzeyinde gerçekleşmesi gerektiği konusunda hemfikir. Örneğin Gezegen24 Editörü Özgür Özçer’e göre, “editoryal standartların olmadığı bir ortamda dilediğiniz kadar eğitim verin, yine de pratikler ve gazetecilik kültürü değişmiyor (…) maalesef fon veren kurumlar eğitimi kutsallaştırdıkları için bunu ıskalıyor”. 

Türkiye medyasında konuya ilişkin editoryal standartların olmadığını belirten Tansu Pişkin de Özçer’le aynı görüşte. Bianet bünyesinde bu konu üzerine yoğunlaştıklarını ifade eden Pişkin’e göre, nasıl ki kadına yönelik erkek şiddeti söz konusu olduğunda belirli ifadelerin kullanılması tercih ediliyorsa, iklim krizinin haberleştirilmesinde de uyulması gereken standartlar olmalı. 

Haber odalarının işbirliğine açık olmamaları, rekabet ve haber atlatma olguları da Türkiye’de iklim haberlerinin kalitesini, daha geniş anlamda ise gazetecilik alanının işleyişini etkileyen diğer yapısal problemler arasında sayılabilir. Rekabetin geniş bir işbirliği oluşturma noktasında engelleyici bir unsur olduğuna dikkat çeken Zeynep Yüncüler’e göre (Gezegen24) iklim krizine ilişkin haberlerin nerede ve kimin imzasıyla çıktığından da öte, içeriklerin görünür kılınması daha önemli ve anlamlı. Yüncüler ile aynı görüşte olan Pişkin de iklim haberleri söz konusu olduğunda haber atlatma yerine haberi erişilebilir kılmanın, gerektiğinde başkasının haberinden faydalanmanın hem toplumsal farkındalığı hem de alandaki kaliteyi artırma yönünde olumlu etkide bulunacağı görüşünde.

SONUÇ

Elbette iklim krizi haberleri ile ilgili bir araştırma ile bir iklim krizi haberleri rehberi birbirinden çok farklı. O nedenle bizim bu araştırmadan çıkardığımız sonuçları bir rehber olarak görmekten ziyade neyin nasıl yapıldığına dair bir analiz ve eleştirel notların bir toplamı olarak görmenin daha sağlıklı olduğu kanısındayız. Özellikle Türkiye gibi aşırı politize olmuş, iklim krizi tartışmalarının bile iklim politikaları ekseninden çıkarılarak günlük siyasal pragmatizm etrafında ele alındığı bir ortamda yürüttüğümüz bu araştırmanın alanda iklim krizini sosyal bir sorumluluk çerçevesinde ele alan gazeteciler ve iklim aktivistlerine fayda sağlayacağını umuyoruz. Araştırmamızın sonuçlarını bu notun altını çizdikten sonra ele almanın en doğrusu olacağı kanısındayız. 

Hem yaygın medyada hem de alternatif mecralarda iklim krizinin nasıl haberleştirildiğini -ya da haberleştirilmediğini- göz önünde bulundurduğumuzda, iklim krizinin insanlar için bir kaygı meselesi ve dolayısıyla toplumsal bir talep ve siyasi bir konu olarak ortaya çıkmasında oldukça önemli olan medyanın konuya ilişkin tartışmaların odağında olması şaşırtıcı değil. Nitekim iklim krizinin kendine yeterince yer bulabildiğini, bulabilse dahi toplumsal bir farkındalık ve politika yapıcılar üzerinde baskı yaratacak düzeyde gündemde kalabildiğini söylemek güç. Bu tartışmaları Türkiye medyası açısından yorumladığımızda işaret edilmesi gereken problemlerin sayısı şüphesiz artıyor. Çevre ve iklim haberciliği arasında bir ayrımın henüz olmaması, editoryal politikaların eksikliği, iklim krizini olması gerektiği şekilde aktaracak ve haberleştirecek eğitimli gazetecilerin bulunmaması, haber odalarının bütçe ve kaynak sıkıntıları, mevcut politik gündemin yoğunluğu iklim krizinin yeteri kadar ve olması gerektiği gibi haberleştirilememesinde oldukça belirleyici. 

Fakat tüm bunlar medyanın iklim krizi bağlamındaki rolünü anlamak, iklim krizinin niçin gündemde yer bulamadığını ve bulduğu durumlarda dahi niçin farkındalık bağlamında bir etki yaratmadığını açıklamak için yeterli değil. Eğer medyaya yöneltilen eleştirilerin dayanak noktaları, iklim krizinin yeterince haberleştirilmediği, yapılan haberlerin ise konuya ilişkin bilginin ve toplumsal farkındalığın artmasında etkili olmadığı ise, bu eleştirilerin medyanın işleyişini belirleyen ve gazetecilik pratiklerini kısıtlayan diğer sistematik problemlerin kesiştiği alan içerisinde yorumlanması gerektiği görüşündeyiz. Bu görüşe paralel olarak tasarladığımız bu araştırma, en temelde bu alanı anlamayı hedefliyordu. 

Gazetecilik alanının, genel bir çatı olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanan ve “journalism” yerine “journalistic” kavramınını kullanan Pierre Bourdieu, aksi takdirde, alandaki sorunların bireysel olarak her bir gazeteciye indirgeneceğini ve her bir gazetecinin genel sorunun taşıyıcısı konumuna büründürüleceğini ifade eder. Bu durumu, bireysel “günah keçisi” bulma çabası olarak değerlendiren Bourdeu’ye göre, gazetecilerin eylemleri ancak içlerinde bulundukları alanın işleyişi ve dinamikleriyle anlaşılabilir (Bourdieu, 2005: 42). 

Araştırma kapsamında 1021 haberin çerçeve analizi sonuçlarında da, bu alanda çalışan isimlerle gerçekleştirdiğimiz mülakatlarda öne çıkan başlıklarda da Türkiye’de medya alanının işleyişini ve dinamiklerini gözlemlemek mümkündü. Bu doğrultuda araştırmanın öne çıkan bulguları arasında gazetelerin içinde bulunduğu siyasi ağların ve ideolojik konumlanışlarının iklim krizine atfedilen değeri belirlemesi geliyor. Bu bulguya paralel olarak yaygın medyada başlı başına bir kaygı meselesi ve odak noktası olmayan iklim krizinin siyasetçilerin gündemlerine paralel olarak görünürlük kazanması araştırmanın bir başka bulgusu olarak Türkiye’nin medya alanına dair genel bir dinamiği işaret ediyor. 

Araştırmanın öne çıkan diğer sonuçları ise şu şekilde: 

  • Araştırma kapsamında incelediğimiz iklim krizi haberlerinde en sık görülen çerçeveler, bir meseleye veya probleme neden olma veya çözme sorumluluğunu hükümete, bir bireye veya gruba atayan sorumluluk çerçeveleriydi. Sorumluluk çerçevelerini, iklim krizini maddi kazançlar veya maliyetler bakımından ele alan ekonomik sonuçlar çerçeveleri izliyor. 
  • Araştırmanın sonuçlarına göre, alanda uzmanlaşmış gazetecilerin olmayışı, bütçe ve kaynak sıkıntıları, ilgili kurum/kişi ve verilere ulaşma noktasındaki zorluklar iklim krizi haberlerinin hem niceliğini hem de niteliğini etkileyen problemlerin başında geliyor. 
  • Yaygın medyada ise bu problemlere ek olarak sayabileceğimiz sansür-otosansür mekanizmaları ve  medya kuruluşlarının enerji alanındaki yatırımları, şirketlerin ve hükümetin sorumluluğun arka plana itilmesi sonucunu doğuruyor. 
  • Okur-izleyici bağlamında değerlendirdiğimizde ise, görsel-işitsel içeriklerin sınırlı oranda kullanılması, karmaşıklığın basit bir şekilde aktarılamaması ve insan hikâyelerinin kullanılmaması iklim krizi haberlerine olan ilgiyi azaltan ve medyanın okur-izleyiciyle etkileşime girerek farkındalık yaratmasının önünü tıkayan unsurlar arasında yer alıyor.

İklim kriziyle ilgili haberlerin yazım ve sunum biçimlerinin toplumun iklim krizi algısı ve geliştirilecek kurumsal, kolektif ve resmi çözümlerin niteliği konusunda değişiklik yaratabileceğini ve gazetecilerin son on yıl içerisinde yaşadıkları küresel güven kaybının derinleşmesini istemiyorlarsa bu krizle mücadele konusunda başı çeken meslek gruplarından biri olmaları gerektiği görüşündeyiz. Bu noktada çalışmamızın da, kimin ne yaptığı, neyi doğru neyi yanlış yaptığı değil neyi daha doğru yapabileceği konusunda bir yönlendirici işlevi olmasını istiyoruz. Amacımız, nihayetinde iklim krizinin mevcut döviz krizinde gitmemizin iyice zorlaştığı bir coğrafyadaki bir hayvanın soyunun tükenmesi gibi “uzak” bir kriz olarak çerçevelendiği medya ortamında, bu küresel krizin okur için nasıl daha ilişki kurulabilir hâle getirileceğine dair çözüm önerilerinin yolunu açmak. Bu amaçlar doğrultusunda hazırladığımız bu raporun da iklim krizi haberlerinin okur-izleyici bağlamında nasıl iyileştirilebilmesi gerektiği noktasında faydalı olmasını umuyoruz.

REFERANSLAR

Antilla, L. (2005). Climate of scepticism: US newspaper coverage of the science of climate change. Global Environmental Change, 15, 338–352.doi: 10.1016/j.gloenvcha.2005.08.003

Barkemeyer, R., Figge, F., Hoepner, A., Holt, D., Kraak, J.M., Yu, P.-S., 2017. Media coverage of climate change: An international comparison. Environment and Planning C: Politics and Space, 35, 1029–1054. /10.1177/0263774X16680818.

Bateson, G. A. (1955/1972). A theory of play and fantasy. In G. A. Bateson (ed.). Steps to an ecology of mind (reprinted by American Psychiatric Association Research Reports, 1955, II, 1939- 1951). New York: Chandler.  

Boykoff, M. T. (2007). Flogging a dead norm? Newspaper coverage of anthropogenic climate change in the United States and United Kingdom from 2003 to 2006. Area, 39(4), 470– 481. 

Carvalho, A., & Burgess, J., (2005). Cultural circuits of climate change in UK broadsheet newspapers, 1985-2003. Risk Analysis, 25 (6), 1457-1469.

Çeliker-Saraç, D. (2018). “Domuz Gribi Haberlerinde Çerçeveleme: Hürriyet Gazetesi Örneği”, Global Media Journal, 8 (16), s. 161-185.  

Entman, R. M. (1993). Framing: Toward clarification of a fractured paradigm. Journal of communication, 43(4), 51-58.

Giddens, A. (2009). The Politics of Climate Change. Cambridge: Polity Press.

Hulme, M. (2016). İklim Değişikliği Konusunda Neden Anlaşamıyoruz?, İstanbul: Alfa.

Kottner, J., Audigé, L., Brorson, S., Donner, A., Gajewski, J. B., Hróbjartsson, A., & Streiner, D. L. (2011). Guidelines for reporting reliability and agreement studies (GRRAS) were proposed. International Journal of Nursing Studies, 48(6), 661– 671. 

Leiserowitz, A. (2007) International public opinion, perception, and understanding of global climate change. Human Dev Report 2008:1–40.

Mazur, A., & J. Lee. 1993. Sounding the global alarm: Environmental issues in U.S. national news. Social Studies of Science 23:681–720.

Merkley, E., and Stecula, D. A. (2018). Party elites or manufactured doubt? The informational context of climate change polarization. Sci. Commun. 40, 258–274. doi: 10.1177/1075547018760334 

Newell, P., Bulkeley, H., Turner, K., Shaw, C., Caney, S., Shove, E., & Pidgeon, N. (2015). Governance traps in climate change politics: re-framing the debate in terms of responsibilities and rights. WIREs Clim Change, 6, 535-540. doi:10.1002/wcc.356.

Olausson, U. (2014). The Diversified Nature of “Domesticated” News Discourse: The case of climate change in national news media. Journalism Studies 15, 711–725.. 10.1080/1461670X.2013.837253.

Schäfer, M. S., & O’Neill, S. (2017). Frame Analysis in Climate Change Communication. Oxford Research Encyclopedia of Climate Science. doi: 10.1093/acrefore/9780190228620.013.487

 Semetko, H. A., & Valkenburg, P. M. (2000). Framing European politics: A content analysis of press and television news. Journal of communication,50(2), 93-109.

Tuchman, G. (1978). Making News. New York, NY: The Free Press. 

Uzelgun, M., & Şahin, Ü. (2016). Climate Change Communication in Turkey. Oxford Research Encyclopedia of Climate Science. https://doi.org/10.1093/acrefore/9780190228620.013.466.

Wu, Y. (2009). The Good, the Bad, and the Ugly: Framing of China in News Media Coverage of Global Climate Change. T. Boyce & J. Lewis (Eds.), Climate Change and the Media (pp. 158-173). New York: Peter Lang Publishing, Inc.