Sürdürülebilir Gazetecilik

Doğu Eroğlu: Gazetecilikteki güç kaybını kırmanın yollarından bir tanesi ihtisaslaşarak pazarlık gücünü artırmak

0

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın genelinde de haber merkezleri daralır, başta muhabirler olmak üzere çalışan sayıları azaltılırken; giderek daha çok sayıda gazeteci kariyerinin en azından bir bölümünde herhangi bir kuruma bağlı olmaksızın, yani “freelance” olarak çalışıyor.

Bağımsız gazeteci olarak çalışmak, kimi yerde sektöre yeni girmiş mezunlar için portfolyolarını geliştirme imkânı sunarken kimi zaman ise deneyimli gazetecilere “daha özgür” bir çalışma alanı sunabiliyor. Türkiye gibi işsiz gazetecilerin sayısının her geçen gün arttığı ve gazetecilerin politik nedenlerle konvansiyonel medyanın dışına atıldığı ülkelerde ise bağımsız çalışmak, birçok isim için bir tercihten çok zorunluluk hâline geliyor. 

Bir kurum için çalışmamak mesleki kazanımlar anlamında gazetecilerin içinde bulunduğu güvencesizliği artırırken, mevcut medyadaki birçok pozisyonun da neredeyse benzer güvencesizlik düzeyinde olması da bağımsız çalışma alternatifini Türkiye’de çok sayıda kişinin gözünde daha alıcı hâle getiriyor. Peki ya gazetecinin sürekli iyi bir fikir bulmasını, bunu ilgilenebilecek yayınlara iletmesini, fikri en iyi infaz edecek kişinin kendisi olduğuna karşı tarafı ikna etmesini ve bunları yaparken hem geçinebilecek hem de kendisini bütün bunları yapabilecek donanımda tutacak kadar kaynak bulmasını gerektiren bağımsız gazetecilik sürdürülebilir bir yöntem mi? 

BirGün gazetesinden ayrıldığı Ekim 2016’dan bu yana bağımsız gazeteci olarak çalışan Doğu Eroğlu’na göre yanıt “Evet” fakat ihtisaslaşmak elzem. Türkiye’de dijital basında da, basılı medyada da işverenlerin “uzun saatler çalıştırabileceği, az para verebileceği, her şeyi ortalama şekilde yaptırabileceği insanlar” aradığını ve bu sayede de hem ekonomik anlamda hem de editoryal tartışmalarda elini güçlendirmeyi amaçladığını savunan Eroğlu, gazetecilerin basın patronları ve fon verenler karşısında “sadece kendilerinin yapabileceği, niş alanlarda çok fazla derinlemesine bilgi sahibi olarak” pazarlık paylarını artırabileceğini söylüyor.

IŞİD ve El Kaide geleneğinden gelen devlet dışı yapılanmalar ile iklim krizi gibi, okuyanların çok da içini açmayan iki ana başlık üzerinde çalışan Eroğlu, uzmanlaşmanın gazeteciliğin içine düştüğü durumdan sıyrılmak için çok önemli olduğuna dikkat çekse de, bunun dahi yetmediğini de belirtiyor. Sivil toplum kuruluşları ile fon verenlerin belli başlıklar üzerine yoğunlaştığını ve gündemdeki seksiliğini yitiren alanlarda ne kadar uzmanlaşsanız da bir süre sonra içeriğinizi isteyen kimse kalmadığını aktaran bağımsız gazeteci, “az popüler” alanlarda çalışma yapmaya devam edebilmek için kendi bütçesini yarattığının altını çiziyor. Bu noktada, Mehmet Atakan Foça’nın, söyleşi serisinin ilk bölümünde Teyit için uyguladıklarını söylediği “gelir modellerini çeşitlendirme” planı, bağımsız çalışan bir gazeteci için de çalışma modellerini farklı alanlarda dengelemek olarak karşımıza çıkıyor. 

Son olarak iklim krizi hakkındaki 5 bölümlük video serisi “Bildiğimiz Dünyanın Sonu ile karşımıza çıkan Doğru Eroğlu’yla, bağımsız gazeteciliğin artılarını ve eksilerini, bunun nasıl sürdürülebilir kılınabileceğini, çözüm gazeteciliği ve hikâye anlatıcılığının kendi kariyerindeki önemini, mevcut medyadaki problemler ve neler yapılabileceğini konuştuk.

Doğu Eroğlu: Bağımsız muhabirler, çalıştıkları alanları muhafaza etmekte zorlanıyor, vakıflar ve fon verenler ne konularda haber talep ederse o konularda haber yapabiliyorsun. Tweet'le

Sen gazeteciliğe başladığından beri muhabirsin. Ama şu anda etrafımıza baktığımızda haber merkezlerinde muhabir sayısının giderek azaldığını görüyoruz, sence bir yayının kendi muhabirlerinin olması haberciliğin sürdürülebilirliği açısından ne kadar önemli?

Yayının kendi ve özelleşmiş muhabirlerinin olması en başta fikr-i takibi kolaylaştırıyor. Dışarıdan sunulan, editörlerin kabul edip yayınladığı şeyler başlı başına birer eser, devamı yok. 

Ben mesela gazeteciliğe başladığımda savunma muhabirleri, Meclis’te ayrı ayrı parti muhabirleri, diplomasi muhabirleri, bilim muhabirleri vardı. Şimdi sorsak onların ne iş yaptığını bile açıklayamaz insanlar, silindi gitti çünkü. Avrupa’da hâlâ birkaç kurumda var bunlar ama çoğu yer kurum içi editörler ve dışarıdan “pitch”ler şeklinde çalışmaya başladı. Bu da niteliği azaltıyor. 

Dışarıya iş yapan, serbest çalışan muhabirlerin hâlâ üzerinde spesifik çalıştıkları alanları var ama bunu muhafaza etmek de çok kolay değil. Alanlarınız fon veren vakıfların, kuruluşların, sizinle çalışmak isteyen yayınların ilgisini çekmeyebiliyor. Ama onların ilgisini çekmemesi, sizin çalıştığınız alanda habere dair bir şeyler olmadığı anlamına gelmiyor. Bu da bir süre sonra şuna dönüyor, vakıflar ve fon verenler ne konularda haber talep ederse o konularda haber yapabiliyorsun. 

İçerik konusunda şimdilik çoğu zaman sıkıntı yaşamıyoruz; en azından ben kendi tecrübemde içeriğime karışıldığına şahit olmadım ama, belli alanlarda sıkışıp kalıyorsun çünkü fon alabildiğin alanlar, genellikle o alanda bir taraf olduğunda söz konusu oluyor. Ben gelecekteki sorulara da cevap vermeye başladım sanırım.

Doğu Eroğlu: Popüler olmayan konuları kaynak bulmaksızın kendiniz çalışmalısınız; IŞİD'in Türkiye’deki faaliyetlerini çalışayım desem bugün, kaynak için kime gidebilirim? Tweet'le

Uzmanlaşma meselesini soracaktım, sen girdin birazcık zaten oraya. Bir süre önce bir toplantı sonrası Murat Sabuncu’yla konuşuyorduk, “Ben eskiden TÜSİAD muhabiriydim” demişti, benim aklım çıkmıştı. Çünkü o gün ben bir TÜSİAD toplantısı takip etmiştim, onu yazıp bitirip Suriye’ye bir bakmıştım, gündemdeki diğer konularla ilgilenmiştim; bunun üzerine eskiden bu düzeyde bir uzmanlaşma alanı olduğunu öğrenmek bana inanılmaz gelmişti. Haber merkezlerinde muhabirlerle birlikte uzmanlaşma meselesinin de ortadan kalktığını görebiliyoruz çoğu zaman. Ama sana baktığımızda çevre ya da çatışma/radikalleşme gibi iki ana konun olduğunu biliyoruz. Bu nasıl oluyor?

İki ana konu bile her zaman keyifle istediğim şeyleri yapmama yetmiyor. Mesela son birkaç yıldır özellikle daha büyük projeler çerçevesinde araştırma yapabildiğim haberler, makaleler iklim değişikliği etrafında şekilleniyor. Kömür karşıtı kampanyaların bir parçası olarak ya da doğrudan iklim değişikliği savunuculuğu yapan, idarelerin adım atmasını isteyen kampanyalardan edinilen kaynakları harcayabiliyorum. 

Şu anda madenlerle ilgili çalışmak istesem bu konuda çok kaynak bulamayabilirim, çünkü kaynak sağlayacılar belli alanlarda yoğunlaşmış vaziyette. Çevre meselesi, ekoloji içinde bile çok büyük kırımlar, popüler olan ve olmayan konular var. Popüler olmayan konuları kendiniz çalışmalısınız, kaynak bulmaksızın. 

Diğer bir çalışma alanım çatışma, IŞİD ve El Kaide geleneğinden gelen devlet dışı yapılanmaların faaliyetleri. E şimdi onun seksi olduğu dönem bitti. Zaten çok küçük bir komünite çatışma konusunda çalışanlar, Türkiye’de de böyle bir gelenek yok, dolayısıyla da çalışma söz konusu olduğunda taraflar yok. 

Halbuki iklim değişikliği ve ekoloji konusunda artık oturmuş taraflar var. Bir yanda yatırımcılar var, bankalar var, devlet yönetimleri var; bir de çok köklü STK’lar var ya da vatandaş hareketleri var. Orada meselenin tarafı var ama mesela IŞİD gibi bir devlet dışı yapılanmanın Türkiye’deki faaliyetlerini çalışayım desem bugün, geniş bir araştırma için kaynak aramaya başlasam kime gidebilirim? Doğrudan gidebileceğim, bu meselede kendine bir pozisyon bulmaya çalışan ya da pozisyonu olan kuruluş yok açıkçası. Dolayısıyla sadece bu alana ilişkin bir şikâyette bulunmuyorum, belli alanlar var, orada çok büyük açıklar var.

Doğu Eroğlu: İnternet de, basılı medya da şu anda uzun saatler çalıştırabileceği, az para verebileceği, her şeyi ortalama şekilde yaptırabileceği insanlar istiyor. Tweet'le

Önceki söyleşilerden birinde teyit.org’dan Atakan Foça’yla konuşmuştuk. Atakan, gelir modelleri konusunda kaynakların bölünmesi ve çeşitlendirilmesi gerektiğine değinmişti. Bir bağımsız gazeteci de ilgi alanlarını gelir getirebilecek, yaşamı devam ettirebilecekler ve diğerleri diye ayırıyor mu?

Bence ayırması lazım. Bu gerçekten iyi bir nokta, biraz önce sorduğun yayın dünyasındaki daralmayla da ilgili. Aslında internet de, basılı medya da şu anda uzun saatler çalıştırabileceği, az para verebileceği, her şeyi ortalama şekilde yaptırabileceği insanlar istiyor. Derinlemesine araştırmaları, kalabalığı, kıymetli analizleri falan istemiyor; her şeyini elinden alabileceği averaj bir çalışan istiyor. 

Averaj bir çalışanın pazarlık gücü de çünkü düşük oluyor. Belli alanlarda ihtisaslaşmaz, kendinizi ihtisaslaşmış insanların yazabileceği bir konuda yeterli hâle getirmezseniz özellikle basın patronları ve fon verenler karşısında çok ciddi bir güç kaybına uğruyorsunuz. Bunu kırmanın yollarından bir tanesi ihtisaslaşmak, pazarlık gücünüzü artırmak. 

İhtisaslaşmanın birinci yolu benim için şuydu, bir gazetede çalışırken bunu yapmak. Ama şimdi zannediyorum ki bunu yapmak eskisi kadar kolay değil. İnternette ve gazetelerde çalışan muhabir ve editörler acayip bir iş yüküyle karşı karşıyayalar çünkü eskisinden çok daha az çalışan var. Dolayısıyla ihtisaslaşmak eskisi kadar kolay mı, emin değilim.

Ben 2013-2017 yıllarında BirGün’de çalışırken bile haber çevrimi bu kadar hızlı değildi. Haber çevrimi hızlandıkça benim gibi çalışmak isteyebilecek gazetecilerin işleri zorlaşıyor. Haberinizle vedalaşmanız lazım birkaç günde bir, titiz bir gazetecilik yapmak da öyle sabahtan akşama her gün mümkün olmuyor. Bunu en iyi her gün iş teslim etmek zorunda kalan muhabir ve editörler biliyor aslında. Daha fazla zamanları olsa, daha fazla şey öğrenebilirler ama her alanda haber yaptıkları için her gün pek çoğu büyük ihtimalle eksiklikleri bile fark edemiyor. Bu iş yükü içinde de ihtisaslaşmak pek mümkün olmuyor tabii.

Doğu Eroğlu: Mevcut sistemde insanların posası 3-4 yılda çıkıyor, benimle birlikte başlayan kuşak yok oldu mesela. Tweet'le

Bu bahsettiğini kendimin de en son haber merkezinde olduğum dönemden hatırlıyorum. Öyle bir kaos oluyor ki, oturup bir şeye daha detaylı bakacak bir vaktin kalmıyor. Peki, internette editörlerin belli bir haber sayısı kotasıyla çalışması, muhabirlerden düzenli bir akış beklenmesi, kimsenin uzmanlaşmaması, habere hep daha kısa süre ayrılması ne kadar sürdürülebilir?

Herkesin posası üç ya da dört yılda çıkıyor bence bu şekilde. Benim gözlemim şu: 2011’de ilk stajyer muhabir olarak başladım, 9 sene oldu. Benimle birlikte başlayan kuşak ortadan kayboldu, akranım çok gazeteci yok etrafta. Muhtemelen onlar akıllandı bir noktada, 3-4 yıl o baskıyı yedikten sonra bu hayat böyle gitmiyor dediler, ekonomik olarak da imkân olmadığı belliydi. Bir de gazetecinin bir şeyi açığa çıkarmak ve daha iyi hâle gelmesini sağlamak gibi bir işlevi var en basit tanımıyla, bunu da tatmin edemediği anda büyük bir karanlığa düşüyor. Ekonomik olarak her şey çok kötü, hiçbir tatmin de almıyorsun. İnsanlar bir süre buna katlanıyor ama bir noktadan sonra sektörün dışında kalıyorlar.

Sektöre girişte çok fazla bariyer yok, çıkmak da kolay. Bence medya patronlarının hedefi de bu zaten, sizi niteliksiz kılmak. Muhabirleri ve editörleri niteliksiz kıldığın ölçüde yerlerine yenisinin konması çok kolay oluyor. Bu editoryal tercihlerin sorgulanmaması için de olabilir, kıdem tazminatından kaçmak için de olabilir; her birinin ayrı ayrı ağırlığının olduğuna eminim. İhtisaslaşmış, ciddi gazetecilerin de bu kadar denetlenen, boğazı sıkılan bir medya ortamında çalışması zor zaten.

Peki bu noktada bağımsız gazetecilik ne sunuyor insana?

Çok fazla yönü var bu meselenin. Freelance çalışmak, bir yere bağlı olmamak bir kere gazetecinin işini tehdit altındaki, çatışmalı bölgelerde zorlaştırıyor. Gazeteciler çatışma bölgelerinde çalıştıkları kurumların (hele ki tanınan bir kurumsa) rahatlığını hissediyor. Onlar gerek kollukla gerek halkla daha rahat iletişim kurabilirken, freelance olduğunuzda bunlardan yoksun kalıyorsunuz. 

Ben şu anda mesela “katılımcı” olarak Medyascope’la çalışıyorum. Her gün haber yapmıyorum ya da karar alma süreçlerine katılmıyorum belki ama bu çatının altında olmaktan memnunum. Benim elimi kolaylaştırıyor, freelance muhabir olmaktansa.

Irak, Suriye’ye yakın çalıştığım zamanlarda beni sürekli yabancı muhabirler arıyordu. Bir kurumları yok, çoğu “no-name” isimler, genç gazeteciler… ABD’deki ya da Avrupa’daki editörlerle konuştuklarında, bir öneri yolladıklarında “Güvenliğinizi riske etmeyin” gibi bir uyarıyla karşılaşmıyorlar. Arada bir kontrat olmadığı için kuruluşlar sen getir, biz yayınlarız diyor. Bu güvencesiz çalışma durumu da bizzat fiziki güvenliği tehdit eder hâle gelebiliyor. Serbest çalışanlar haber satabilmek için hiç olmadık, yapılmaması gereken durumlara kendilerini atabiliyorlar. 

Ama biraz önce konuştuğumuz gibi ihtisaslaşabilmiş bir muhabirseniz ve belli bir alanda üretebiliyorsanız işler bu kadar kötü olmuyor. En azından belli alanlarda özgürce üretebiliyorsunuz, belli alanlarda üretmek içinse kendi bütçenizi yaratmanız lazım. Bence bu gazeteci için kötü bir şey değil. Belli projeleri belli araştırmaları kendine bir kaynak olarak kullanıp daha önemli bulduğu ama fon bulamadığı konuları, alanları da kendisi finanse edecek. Hayatımı ben öyle sürdürüyorum açıkçası.

Doğu Eroğlu: Jack of All Trades gazeteci modeli artık bitti, gazeteciler sadece kendilerinin yapabileceği, niş alanlarda derinlemesine bilgi sahibi olmalılar. Tweet'le

Ekonomik sürdürülebilirlik konusunda gazetecilere artık daha fazla görev düştüğü yorumuna katılıyor musun?

Evet, baştan beri konuştuğumuz ihtisaslaşma meselesi gazetecilerin güven altında olmasının tek yolu. Sadece kendilerinin yapabileceği, niş alanlarda çok fazla derinlemesine bilgi sahibi olmalılar. Jack of All Trades (Birçok alana hâkim ancak bunların hiçbirinde derinlemesine uzmanlaşmamış kişiler için kullanılan kalıp) gazeteci modeli artık bitti. Bizim çocukluğumuzda köşe yazan insanların yaptığı gibi devam etmiyor gazetecilik. Muhabirlik için de öyle. Muhabir gidip basın toplantısını izleyen kişi değil. Muhabir dediğimiz kişilerin bilgi seviyelerinin bazı yerlerde çok yüksek olması lazım. Yoksa hayatta kalamayacaklar bu gidişle. Çok çirkin bir laf ama satacak bir şeyinin olması lazım. Bunu da kendin üreteceksin.

Doğu Eroğlu: Türkiye'de doğru düzgün telif kanunları olmadığı için herkes ortadan otlanıyor, kimse kendisine özel içerik aramıyor. Tweet'le

Türkiye’deki örneklerin ne kadar başarılı olduğunu düşünüyorsun bu konuda? Aklına gelen iyi örnekler ya da yok ya yapamıyoruz bu işi dediğin şeyler var mı?

Bence çok iyi örnekler var, isim isim saymasam belki daha iyi ama sorun şurada. Ortalamada baktığımızda başarılı değil Türkiye’de bu model, çünkü yayıncılar buna adapte olmamakta direniyor. Doğru düzgün telif kanunları olmadığı için herkes ortadan otlanıyor, kimse kendisine özel içerik bakmıyor. 

Özel içerik bakmadığı için de kimse mesela Gonca Tokyol’dan gidip bize şunu hazırlamasını isteyelim gibi şeyler düşünmüyor. Çok az sayıda kurum var düşünen, uluslararası standartlarda bir şeyler yapmaya çalışan, onlar bu şekilde çalışıyor. Ya da işte sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Ki, çalışıyor olmaya devam etsem de çok da sevdiğim bir şey değil. Daha iyisi, bilgilerimi derinlemesine raporlar halinde sunan kuruluşlarla çalışmak olurdu ama STK’lar daha fazla fona ulaşıyor. Kampanyalara içerik sağlamak gazeteci için çok çok iyi bir konum değil aslında. Yaptığım işler beni mutsuz etmiyor ama işlerin nerede kullanıldığı da çok da içime sinmiyor. Bundan çok da hoşlanmadığımı söyleyebilirim. 

Mesela Greenpeace’le yaptığımız “Kömür Hikâyeleri” içeriği bence çok iyiydi. Ben çok memnunum içerikten ama içeriğin bir STK tarafından kullanılıyor olmasından mutlu değilim çok.

Doğu Eroğlu: Bir muhabirin en çok çalışmak isteyeceği yer, tarafgir olmayan, sözüne güvenilen, herkese hitap eden bir yayın organıdır. Tweet'le

Haber yapmış gibi mi hissetmiyorsun? O huzursuzluk neden?

Haber yapmıyormuş gibi değil de, bir kampanya olduğu için tüketiciyle ya da okurla, izleyiciyle haber gibi organik bir bağ kuramıyormuş gibi. Artık benim söylediğim şeyleri, yazdığım şeyleri birkaç defa daha düşünürlermiş gibi hissediyorum. Bana kalırsa bir muhabirin en çok çalışmak isteyeceği yer, kimsenin tarafgir bulmayacağı, sözüne güven duyacağı ve herkese hitap eden bir yayın organıdır. En azından ben böyle bir yerde çalışmayı çok isterim. Bu yüzden de STK’ların projelerinde yer alınca kekremsi bir durum oluyor. Ben sesimi o STK’ya ödünç vermiş oluyorum.

Doğu Eroğlu: Benim bu işi yapmak için bir sebebim var, okurun da okumak için bir sebebi varsa bir ortada buluşmamız lazım. Tweet'le

Okur meselesine geldiğimiz için şunu soracağım. Özellikle dijital medyaya dair detaylı araştırmalar, uzun metinler konusunda okur bunlarla ilgilenmiyor, uzun metin okumuyor, detaylı araştırma istemiyor gibi bir ön yargı var. Buna katılıyor musun?

Her şeyimizi okurla belirlemeye başlarsak her şeyimizi Twitter’a taşımamız lazım. Twitter’dan başka kimse bir şey okumuyor diye ben de Twitter’da yazayım o zaman. 

Benim bu işi neden yaptığımla ilgili bir cevap vermiyor bu durum bana. Benim bu işi yapmak için bir sebebim var, okurun da okumak için bir sebebi var; bir ortada buluşmamız lazım. 

Bahsettiğin baskıyı anlıyorum, kabul etmemekte de direniyorum yıllardan beri. Daha okuyucu dostu hâle getiriyorum ama çok da kavga veriyorum. Bir şey hazırlanıyor mesela, son çıktısını verecek kişi “Bunu 10 dakika izlerler” diyor. Ben diyorum ki 20 dakika olsun, 10 dakikada anlatamam. Bana “attention span”le (Okurların ya da izleyicilerin içeriğe yönelik ilgisinin uzunluğu) cevap veriliyor, olmaz deniyor. İyi de yani “attention span” 3 dakika olsa o kadarda mı anlatacağım ben?

Bundan birkaç sene önce mesela YouTube için “3 dakika” diyorlardı, şimdi 17-20 dakika olduğunu düşünüyorlar. Ama podcastçiler 1.5-2 saatlik yayın yaptığında onlar da dinleniyor. 

Ben gazetecinin yol üzerinde kendi kendine doğru süreyi, yolu bulabileceğini düşünüyorum. Uzun metinde sayfada bu kadar kalmışlar, videoyu şuraya kadar izlemişler gibi verilerle yazınınızı değiştirmek uzun vadede bana çok anlamlı gelmiyor. Kendi niş okurlarınıı bulmasını diliyorum ama tabii bu biraz “wishful thinking” (hüsnükuruntu).

Senin okurlarla iletişimin nasıl? Haberlerinde o kadar da muhteşem şeylerden bahsetmiyorsun açık konuşmak gerekirse, iç açmıyorsun: iklim krizi, çatışma, radikalleşme… Bir de uzun senin yaptığın haberler, öyle çok kısa işlerin pek yok gibi. E seni hâlâ okumaya devam edebiliyorsak demek ki okunuyor, buna da bir talep var?

İlginizi çekebilir:
Can Öz: Türkiye’deki bazı ezberlerden dolayı ortaya çıkabilecek çok sayıda nitelikli iş yapılamıyor

Ben her ciddiye aldığım araştırmada şunu yapmaya çalışıyorum. Bir tespitle başlıyor genelde. Sonra problemin çok katmanlılılığına bakıyorum, neden sihirli değnekle çözülememiş? Benim ilgimi böyle sorunlar çekiyor. “Şehir çöplüğünde çöpler yığıldı” gibi sorunlardansa nasıl çözüleceğini benim de merak ettiğim şeyleri işlemek yaptığım işi anlamlı kılıyor benim için.

O yüzden de benim araştırmalarımda hep bu işin hangi yöntemlerle yapılabileceğine ilişkin bir tartışma oluyor. Mutlak bir yol göstermiyorum, çünkü hiçbir zaman benimle ilgili değil bu işler. Ama bazen ana hatlar varsa bunu göstermekten çekinmiyorum. Mesela iklim krizi konusunda yapmamız gereken şey belli, tartışmamız gereken şey de bunu nasıl yapacağımız. Tartışmada da oldukça geride olduğumuz için “Şunu yapmalıyız” diyebiliyorum mesela, “şimdilik buraya gelmemiz lazım ama bundan sonrasını da konuşalım” diyorum.

Doğu Eroğlu: Gazetecinin haberde kanaatleri önemli değil. Benim kanaatim hangi dosyayı çalışmak istediğimi belirlediğimde biter. Tweet'le

Haberde “ben böyle düşündüğüm için bu böyle” dememeye dikkat ediyorum çünkü ben gazeteciyim. Bunu kendisinde titr olarak gören bir kişinin de haberde kanaatleri önemli değil. Benim kanaatim şurada başlayıp şurada bitiyor: Hangi dosyayı çalışmak istediğim. Doğu’nun etkisi o, neden bunu çalışıyorsun, bunu çalışmıyorsun? Çünkü öyle istiyorum. Ama onun dışında benim isteğimin önemi kalmıyor, o noktadan sonra belli bir disiplinle ele almak lazım.

Türkiye’de yorum üzerinden ilerleyen gazetecilik oldukça popüler. İnsanlara “bu böyledir” demek yerine bir çerçeve çizdiğinde, çözüme dair öneriler getirdiğinde konuya ilgi artıyor mu?

Artmıyor bence. (Kahkahalar) Bu konuda gerçekten son yıllardaki okur profiliyle ilgili değerlendirmeler bence doğru, haksızlık etmeyeceğim. İnsanlar biraz daha sosyal medyada kendi düşündükleri gibi düşünen, kendi söyleyecekleri şeyleri seslendirmek isteyebilecek kanaat önderleri, kamusal figürler istiyor. Bazı gazeteciler de ister istemez buna dönüşüyor. Ama ona dönüşmek demek uzun vadede bence sıkıntılı. Getirileri olduğuna eminim ama ben bunu tercih etmem çünkü hareket özgürlüğümü daraltır, söyleyeceğim sözleri daraltır.

Ben bu işi herkes beni okusun ve okuduğu şeyden mutlu olsun diye yapmadığım için çok da umrumda değil açıkçası nasıl tepki aldığım. Okurun sevmesi, sevmemesi, kızması çok da önemli değil ama en kötüsü ilgilenmemesi olabilir. İlgilendikleri, geri bildirim verdikleri sürece oluşturduğum kanaatler çok da umrumda değil açıkçası. 

Birtakım şeylere şerh koyuyorum ama. İlgilendiğim şeyler boktan meseleler, hayatın son bulmasına sebep olabilecek bir fenomenle, iklim değişikliğiyle ilgileniyorsun. Tabii insanlarda anksiyete yaratabilir, yaratmadan bunu anlatmanın nasıl yolları bulunulabilir diye düşünüyorum. 

Selefi radikalleşme konusunda da mesela “bunlar bunlar yapılmalı, bunlar bunlar tesis edilirse önemli adımlar atılabilir” gibi bir açıdan yaklaşmaya çalışıyorum. “Bunlar da var” değil de, “bu insanları da anlarsak çözüm yolunda önemli adım atmış oluruz” derken bunları kafamda hep kuruyorum. 

Anksiyete yaratmak, sansasyonalist gazetecilik tabii ki kolay, daha çok takip edildiğini de biliyorum ama bunu yapmanın toplum adına artı bir getirisi olduğunu düşünmüyorum.

Çözüm gazeteciliği Türkiye’de uzun süredir bilinen bir şey değil ama sanki bir süredir daha çok konuşuyoruz, üzerinde duruyoruz. Ne kadar önemli çözüm gazeteciliği?

Bence çok önemli. Ben mesela hep yaptığım işin böyle olmasını arzu ediyordum sana da anlattığım gibi ama bunun çözüm gazeteciliği diye çerçevelenmiş olduğunu birkaç yıl öncesine kadar bilmiyordum. Başka bir gazetecilik olabileceğini düşünmemiştim açıkçası. 

Çözüm gazeteciliği çerçevesinde değerlendirdiğimde fikir olarak çok güzel, nitelik olarak da ama çatışmaların, itilafların ne kadar çok katmanlı olduğunu önce gösterip sonra çözümlere dair konuşabiliyor olmak lazım. A’dan B’ye, B’den C’ye gibi mantıklarla ilerlemiyor bizim araştırmalarımıza konu olan şeyler. Çok fazla şey var, o nedenle de çözüm gazeteceliğine gelebilmesi için daha nitelikli hale gelmesi lazım önce gazeteciliğin.

Genel bir kalite düşüklüğünden hep bahsediliyor gazeteciliğe dair. Bu noktada sıkıntının kaynağı ne? Alan mı sağlanmıyor gazetecilere yoksa gazeteciler tembel mi? Sıkıntı bireysel mi, sistemde mi?

Hepsi. (Kahkahalar) 

Gazeteciden başlayalım bir kere, gazetecinin olmak istediği şey gazetecilik değil. Kamuoyu figürü olmak istiyor, bu bir. Daha çok sesini duyurabilir, daha saygı gören, daha itibar toplayan ama onun da çok ceremesini çekmeyen bir şey olmak istiyor. Gençliğin YouTuber olmak istemesi gibi. YouTuber olmak için sektöre girişte görünür bir bariyer yok ya, onun gibi. 

Patron kişi, -ben hiç görmedim doğru düzgün ama- daha önce de söylediğim gibi ortalama kişiyi kısa sürelerde çalıştırıp elinden çıkarmak istiyor. 

Okur da çok zorlanmak istemiyor açıkçası. Daha nitelikli işlere ben abone olayım, kaynak sağlayayım demiyor. Gazetecilik çok pahalı ve çok zaman harcamanızı gerektiren bir iş. Nitelikli gazetecilik derken bir kişiye daha telefon etmekten bahsetmiyoruz sadece. Mümkünse katılımcı gözlem ya da gidip gözlem, verilerin incelenmesi, bir videodan bahsediyorsak iyi prodüksiyon. 

Benim video karşısına çıkıp anlatmam değil gazetecilik, belge ve bulguların en doğru şekilde aktarılması lazım. Bunun her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de kuralları var. İyi prodüksiyon yapmıyorsanız izlenmiyorsunuz, verinizi en iyi şekilde görselleştirmiyorsunuz ya da bir “web developer”dan destek alıp iyi bir şekilde gömemezseniz çok takip edilmiyorsunuz. Bunu da karşılamaya gönüllü bir okur yok ki Türkiye’de.

Şunu da ekleyeyim; Patreon gibi araçlar gazetecilerin okurla doğrudan ilişkilenmesini sağlıyor ama ben bir yandan bundan da hoşlanmıyorum şahsen. Okurla aramda bu kadar doğrudan bir maddi ilişki kurulması beni çok mutlu etmiyor. Tam açıklayamam neden böyle hissettiğimi ama sanki bir baskı yaratırmış gibi hissediyorum.

Bunu hiç düşünmedim açıkçası ama doğrudan maddi destek üzerinden değil de, sosyal medyadaki takiple birlikte bile sanki bir okur grubu oluşuyor ve onlar bazen senin belli meseleleri takip etmeni bekleyebiliyor gibi.

Kamusal figüre dönüşüp de senin belli şeyleri söylemeni beklemeleri gibi belki. Bu, araştırmanın sonucunu da etkiler mi emin olamıyorum. Patreon üzerinden tüm gelirini kuran bir gazeteci bir bakıyor tık yok, iyi bir feedback alamıyor. Ne yapacak o zaman, iyi feedback aldığı konularda mı çalışacak? Bunu tamamen arz-talep hikâyesine dönüştürmek gazeteciyi ne kadar etkiler kestiremiyorum ama beni korkutuyor, endişelendiriyor diyebilirim.

Geriye doğru dönersek, videodan bahsettin. Video senin daha yakın dönemde kullanmaya başladığın bir araç aslında.

Evet, evet. Öğrenmeye çalışıyorum.

Bunu hikâye anlatıcılığının geliştirilmesi bağlamında değerlendirebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Benim video disipliniyle olan tanışıklığım çok eski değil. Gazeteciliğe başladığımdan beri araçları kullanıyorum aslında ama kendimi doğrudan video üreticisi olarak tanımlamamıştım. 2017’den sonra biraz daha ciddi denemeler yapmaya başladım. Medyascope’la birlikte de video üzerinde daha ciddi düşünmeye başladım, kendi ekipmanımı hazırladım. 

Videoyu ilk başta diğer şeyler gibi, kitap gibi ciddiye almadığımı fark ettim. Benim yaptığım araştırmanın videolaştırılmış hali gibi kötü bir yerden bakıyordum. Daha sonra, “senaryo yazmak nasıl etki edecek” diye merak ettim, öyle çalışmaya başladım. Bu noktada şundan bahsediyorum: Bir araştırmayı yapıyorsunuz, 5 kişiyle röportaj yaptınız, bu röportajları bir senaryo metni hâline getirip bir yazılı belge titizliğinde öncelikle o metinler üzerinde çalışıp videolaştırdığımda o hikâye anlatıcılığının daha düzgün olabildiğini fark ettim. 

Videoyu ciddiye almamak benim hatamdı. “Videoda ekle yapıştır bir kurgu mantığı var zaten” gibi bakıldığında benim gibi yazılı geleneğe daha yakın hissedenlerin çok başarılı olabileceği bir alan değilmiş, onu anladım. Hikâye anlatıcılığı kısmını düşünmemiştim, o yüzden şimdi yaptığım işleri daha çok beğeniyorum açıkçası. Teknik ayrıntılara çok hâkimim belki ama neyi nasıl yan yana getireceğimi bilemiyordum uzunca bir süre şimdi onu anlamaya çalışıyorum.

Doğu Eroğlu: Kurmaca okumanın, edebiyatı hatmetmenin Türkiye’deki yazılı basın geleneğinde bir karşılığı yok. Tweet'le

“İlk yaptım, denedim, kötüydü, sonra şöyle yaptım” diye anlatıyorsun ya kendi ilerleyeşini, Türkiye’de hikâye anlatıcılığı konusunda bir sıkıntı olduğunu düşünüyor musun?

Sorun yazılı basından başlıyor. Ben muhabirlik yapmaya ilk heves ettiğimde “gazetelerde çalışan insanlar benim şimdiye kadar okuduğum kurmaca eserlerin hepsini okumuş, inanılmaz insanlardır” diye düşünmüştüm. Orada ilk bocaladığımı gören kıdemli bir muhabir bana kızdı, “Salak, sen bu entelektüel bir iş zannediyorsun herhalde” dedi. “Abi” dedim, “niye olmasın ki?” O da, “Çok bir şey bekleme ama sen yaratırsan olur tabii. O ortamdan dolayı üzüleceksen yapma bu işi, sen kendine bak” dedi. 

Sonra anladım ama neden böyle olduğunu, kurmaca okumanın, edebiyatı hatmetmenin Türkiye’deki yazılı basın geleneğinde bir karşılığı yok ki. Bugün bütün gazetelerdeki haberleri açıp okuyalım (haberin içindeki olguları, bilgi ve bulguların nasıl titizlikle değerlendirildiği kısmını bir kenara bırakalım) o haberin kimin tarafından yazıldığına dair en ufak bir ipucu bulamayacaksınız. Bu aptal, yavan, çirkin haber yazım tekniğinin bir kaynağı olmalı. 

Bana da böyle öğrettiler, sonra ben bir noktada isyan ettim. Bu nedir, ne kadar çirkin şeyler yazıyoruz dedim. Ben de böyle ağdalı bir dille, edebiyat parçalamıyorum ki, benim varlığımı okura hissettirerek, tarz geliştirerek yazıyorum.

Doğu Eroğlu: Türkiye'deki haber dili sana yaptığın şeyi, gözlemini anlatma şansı tanımıyor. Tweet'le

İngilizce okuyabildiğim zamandan beri, New Yorker’ı okurum mesela; hep de aklımdadır biz niye Türkçe’de bunu bulamıyoruz diye. Bu yapılabilir, yapılamaz diye bir şey yok ama Türkçe’de, Türkiye’deki okurun karşısında “news story” yok. Ben yazmaya çalışıyorum ama gözlemlerimi, birinci açıdan anlatı içeren, “yapıldı/edildi” demeden, birilerine dayandırmadan… Ben oradaydım işte, bana güvensene, neden benim bilinmeyen, pasif şeylerden bahsetmemi istiyorsun. Ama nedense muhabirler hep böyle yetiştiriliyor. Videoda da hikâye anlatıcılığının eksik olmasının sebebi muhtemelen budur, çünkü yazılı dilde de çok kısıtlı alan. 

Şey çok komik değil mi, haberlerin sana yaptığın şeyi, gördüğün gözlemi anlatma şansı tanımıyor. Haber dili tanımıyor, inanılmaz bir şey. O yapı sana, en basitinden bir açıklama izlemeye gittin (muhabirlerin her gün yaptığı şey), o açıklamayı yapan kişi olmaması gereken bir şey yaptı, kalkıp elini masaya vurmak değil, terlemek, kekelemek, bunu anlatamıyorsun hâlihazırdaki yapıda.

İstanbul seçimlerinden önce bir Erdoğan mitingi takip ettiğimi hatırlıyorum mesela Kasımpaşa’da. Orada eğer uygun dili bulabilirsen haber aslında zaten Cumhurbaşkanı’nın tırnak içinde ne dediğini okura iletmekten çıkıyor, oradaki kadınların nasıl saatlerce onu beklediğine, beklerken neler konuştuklarına dönüyor. Bu gözlemi yapmayacaksan da aslında orada olmanın bir önemi yok, diğerinin takibini televizyondan da yapabilirsin.

Senle olan bağlantısı azalıyor işte, kopmuyorsa bile azalıyor.

O noktada sanki muhabir bir tripoda dönüşünüyor, orada duruyor ve sadece Erdoğan ne söylüyorsa onu yazıyor.

Böyle şeylerde Türkiye’deki internet sitelerinde şuna bayılıyorlar ya, “yapay zekânın yok edeceği meslekler”. Böyle bir şeyi yapay zekâ yok eder işte. Etsin zaten. Bu kadar kişiliksizleşen bir yazını sürdürmenin manası yok ki. Haftada 6 gün, para kazanmadan yapacaksan, bunun kutsal bir tarafı da kalmayacaksa bunu niye yapsın ki insanlar. Ben bunu yapmak için çok eğitimliyim zaten.

Doğu Eroğlu: Beğenmediğim, ilgimi çekmeyen, benim merak etmediğim bir şey için çalışmak istemiyorum; bunu böyle istediğim için de farklı bir model oluşturuyorum kendime. Tweet'le

Sen anlatırken şu “Ben o haberi neden yapıyorum, çünkü canım istiyor” meselesi aslında çok tanıdık geldi. Peki, bu noktada o zaman “kaliteli içerik” dediğimiz şey bir kişisel ısrara mı dönüşüyor?

Evet. Herkesin, her pozisyonda çalışan gazetecinin böyle düşünmesine gerek yok. Ajans muhabirinin de bu kadar ince eleyip sık dokunması mümkün değil. Ama ben o işi yapmıyorum, farklı bir modelde bir şey deniyorsam da bunu yapabilirim. Canımın istediği şeyi inceleyebilirim, araştırabilirim. Bunu böyle yapmak istediğim için farklı bir model oluşturuyorum kendime. Bu özgürlük için açıkçası. Bunda da bence bir sıkıntı yok; istemediğim, beğenmediğim, ilgimi çekmeyen, benim merak etmediğim bir şey için çalışmak istemiyorum. 

Bunun olumsuz tarafını da zaman zaman fark edebiliyorum. Bazen mesela bir soru var ortada, ben de gerçekten sonucunu bilmiyorum ya da tahmin edemiyorum. Bu ne, bunu bulmam lazım. Buluyorum bazen, -her zaman da bulamıyorsun tabii-, onu bulduğum anda fazla kişisel bir uğraşa döndüğünde şöyle oluyor: E buldum sonucu, ondan sonrasını artık o kadar ayaklarımı sürüyerek yapıyorum ki. Anlatasım gelmiyor bazen. Tabii sonra bir şekilde kamuya, topluma aktarıyorsun tabii ama çok kişiselleştirince de öyle bir his oluyor.

Son olarak genel bir şey soracağım. Mevcut medyaya baktığında genel problemler ne? Şu anki durumumuzun sebepleri deyince aklına neler geliyor ve nelerden kaçmaya çalıştığın için bu konvansiyonel medyanın dışında duruyorsun?

BirGün’de çalışırken aslında editoryal olarak gayet mutluydum, istediğim şeyleri araştırabiliyordum ama sorunum şuydu. Bir araştırma yapıyorsun, orada güvenilir olan şey ben olmamalıyım. Tamam, araştırma konusunu seçen benim, tonunu ben belirliyorum ama ben o araştırmayı nasıl yaptıysam, okuyan kişi, inceleyen kişi benim ismime, siyasi görüşüme, geçmişime bakmaksızın aynı sonuca ulaşabilmeli. 

Bu ne demek; iyi bir kaynakça, videolar, fotoğraflar gibi iyi görsel/işitsel desteklerin kullanılması… Bu noktada dijital, aramızdaki güven bağını beni ortadan kaldırarak kurabilecek bir imkân tanıyor. “Beni bırak, bak böyle bir makale var, videosu çıkmış, ben sana sistematiği nasıl kurduğumu anlatıyorum ama bağlanıya tıklayarak kendin de görebilirsin. Ben sana öyle olmuştur dediğim için inanma buna, kendi sentezini yap, benim gittiğim yolu izleyebil” diyebiliyorum.

Basılı gazete buna hiç izin vermiyor. Dünyanın en iyi haberini yakalasanız bile, New York Times Sunday Edition’a yazmıyorsanız bir tam sayfanız olmuyor. BirGün’de mesela çok sıkı pazarlık yapıyordum, “Böyle bir haber var, bunu ben pazar günü vereyim gazeteye, az kişi olur, bana bir sayfayı versinler” diye düşünmem gerekiyordu. Bundan şikâyetçi değildim ama çoğu zaman dijitalde yayımlanacak versiyonla gazeteye basılacak olanı ayrı yazıyordum. Çünkü birinde fiziksel sınırlar var, diğerinde yok. Birinde bağlantı koyabilirim; video veya 8 tane fotoğraf kullanabilirim. Böyle sıkıntılardan ötürü ben basılı gazeteciliğin benim için çok uygun olmadığını hissettim. Ölüyor gibi bir sebepten değil de ben yeterince özgür anlatamıyorum diye darlandım. 

Ama şimdi dijitale baktığımda çalışırken her şeyi kullanmak istiyorum. Uydu görüntüsü kullanmak istiyorum, insanlarla röportajlar yapıyorum, abuk subuk çekimler yapıyorum, her şeyi kullanmaya çalışıyorum elimin altındaki. Çok özel bir şey için kullanılacak bir araç varsa gidip onu satın alıyorum. O çok küçük bir şeyi zenginleştirecek belki, izleyici fark etmeyecek ama ben ek bir kaynağı daha oyuna süreceğim için ondan çok daha mutlu oluyorum. Keyif alıyorum o işten. Dijitalde çok sık harita kullanabiliyorum, uydu görüntülerini gösterebiliyorum, arka arkaya gif yapıyorum, tabloları koyuyorum. 

Türkiye’deki dijital basın da bu kaynakları kullanmasını çok bilmiyor. Çoğu ciddi makalede yazıda bile hâlâ kaynakçalar olmaması, bağlantı bile bulunmaması, gazetecilerin bu olayları hatırlatmaması… Kendi haberinden bahsediyor mesela, ama o haberi sen yazmışsın ama zahmet edip eski haberi içine koymamışsın. Ben ne bileyim eskisini, onu da okumak istiyorum. Bu seviyede şu an Türkiye’de, bu da beni çok üzüyor. Dijitalde bir yer sıkıntımız yok ki bizim, tabii ki okunabilir derecede kısalsın, eyvallah ama en azından o sonuçlara nereden vardığını göreyim ben. 

Bu konuda tabii Batı basını daha önde, verilerin açık bir şekilde konması açısından daha demokratik. Bu da okurla daha demokratik bir ilişki kurmak. Ben olduğum için ben böyle yazdım değil, sen de kendi sentezini yapabil diye koyuyorsun.

Bunu şeyde bile görebiliyoruz aslında. “Cumhuriyet’in haberine göre” diye giriyor ama o göre’ye linki koymuyor.

Evet ya, koy sen oraya bir görsün bakalım sen neyini aldın neyini almadın.

“Ben böyle aktarıyorum, sen boşver diğer yerdekini” gibi bir anlayış var sanırım.

Sen biri değilsin işte. Eskiden belki gazeteye bastığında hangi bilginin gazetede yer almasını seçme bir güçtü. Orada bir kudret atfediyordu kendine editör, gazeteci, yayın yönetmeni. Artık öyle de değil cidden. 

Bu büyük kakafoniden çıkmanın yolu, doğruyu insanların seçmeleri. Bunu istiyorsan da kendi düşünme sistematiğini, o sonuçlara nasıl vardığını ya da varamadığını tek tek tane tane göstermen lazım. Bir gazetecinin yazdığı ciddi, iyi bir makalede bunların hepsinin bulunmasını bekliyorum. Sen bana bütün kaynaklarını göster, ben sana güvenmek zorunda kalmayayım. Sen bana göster, ben kendi sentezimi oluşturayım, yeterince iyi bir okurum. Herkesin de benden çok daha iyi okurlar olabileceğini düşünüyorum.

Ünlü gazeteciler de hesap verebilir olmalı

Önceki içerik

Yayın yönetmenleri Koronavirüs günlerinde değişen haberciliği anlatıyor

Sonraki içerik