Haber Odası

Cüneyt Özdemir: Ekonomik özgürlüğü olmayan gazetecinin editoryal özgürlüğü olmaz

0

Deneyimli gazeteci Cüneyt Özdemir, seçim akşamı Youtube kanalı üzerinden 7 saati aşan bir canlı yayın gerçekleştirdi. Yayını 1.6 milyondan fazla izleyiciye ulaştı. “Bazı günleri ve geceleri biz habercilerin iyi aktarmaya borcu olduğunu düşünüyorum,” diyen Özdemir’in konukları Prof. Dr. Nilüfer Narlı, Prof. Dr. Selçuk Şirin, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, Prof. Dr. Emre Alkin, yazar Ataol Behramoğlu, Anar Araştırma genel müdürü İbrahim Uslu, gazeteci Metin Özkan, gazeteci Ümit Fırat, yazar Gani Müjde, yazar Yıldıray Oğur ve siyasetçi Ufuk Uras idi.

Sık sık Doğu ve Güneydoğudaki gelişmeleri öğrenmek için gazeteci Ferit Aslan’a bağlanan Özdemir, yayın esnasında sosyal medyadaki yorumlara da değinmeyi ihmal etmedi. Özdemir, Anadolu Ajansı’nın verilerini anlık olarak interaktif harita üzerinden izleyicilerine aktardı ve liderlerin konuşmalarını canlı olarak yayınladı.

Özdemir ile dev bütçeli televizyon kanallarından farklı olmayan seçim özel Youtube yayınını ve gazetecilik alanındaki gelişmeleri NewsLabTurkey için konuştuk.

Televizyon kanallarında onlarca kişiyle yapılan seçim yayınını kaç kişilik ekiple gerçekleştirdiniz? 

Bizim dipnot.tv’de 8 kişilik bir ekibimiz var. Yayının çatısını bu ekip kurdu. Bayrampaşa’da bir stüdyo kiraladık. Elbette bu stüdyonun teknik ekibi de yayının başından sonuna kadar bizimleydi. Ben yıllar boyu büyük kanallarda seçim geceleri yayınında yer aldım. Hazırlıklar aylar öncesinden başlar, sayısı yüze varan ekipler kurulur. Büyük bir hengamedir. Böyle bir ekiple karşılaştırdığınızda aslında büyük kanallardaki israfı da daha net görüyorsunuz. Küçük, ne yaptığını bilen, haberden anlayan bir ekip artık onlarca kişinin yapabileceği yayınları kotarabiliyor.

Yayını nasıl finanse ettiniz?

Patreon’dan ve Youtube kanalından gelen gelirleri biriktirerek. Biz bu gelirlerin tamamını teknik malzeme almak için ya da yayıncılık için kullanıyoruz. Ben 30 yıl önce mesleğe ilk başladığım günlerde kendime bir mottoyu ilke edindim. Her zaman para biriktirdim. Meslek hayatım boyunca bu benim için en büyük özgürlük oldu. Kimi kritik anlarda ceketimi alıp gitmişliğim, aylarca işsiz kalmışlığım hatta ekip olarak dayanmışlığımız vardır. Ekonomik özgürlüğü olmayan gazetecinin editoryal özgürlüğü de olmaz. Seçim gecesi izlediğiniz yayını, tek bir kuruş harcamadan kamerayı önüme koyarak, konuklara da canlı bağlantıyla bağlanarak yine aynı kalitede yapabilirdim. Fakat ben hâlâ bazı günleri ve geceleri biz habercilerin iyi aktarmaya borcu olduğunu düşünüyorum. Bir ülke, kaderini belirlemese de yöneticilerini belirlemek için milyonlarca kişi ile sandık başına gidiyorsa ben de buna yakışır bir yayıncılık yapmamız gerektiğine inanıyorum. O yüzden stüdyolar kiralıyoruz. Mesela Anadolu Ajansı’ndan gelen verileri satın aldık. Geliş, gidiş, yemek vs. bir sürü masraf yaptık. Ama insanlar şunu gördü diye umuyorum: Youtube üzerinden de kaliteli içerik üretilebilir. Youtube sadece hadi o malum kelimeyi kullanmayayım ama abuk sabuk işlerin yapılacağı bir ortam değildir. Daha iyilerini yapmaya da çalışacağız. Elbette ekonomik gücümüz yettiğince…

Yayın konuklarınız uzun süredir ana akım diye tabir edilen kanallarda görünmeyen yüzlerdi. Bu isimleri bilinçli olarak mı tercih ettiniz?

Düne kadar hemen her gün ekranlarda gördüğümüz konuklar artık yok oldular. Daha doğrusu yokluğa mahkûm edildiler. Yayınlara çağrılmıyorlar, çıkartılmıyorlar. Oysa farklı düşüncelerden ama hemen hepsi makul insanlar. Bu sorunuz bile nasıl bir yayıncılık kuraklığına denk geldiğimizi gösteriyor. Stüdyolarda sadece birkaç adam kaldı. Onlar da maşallah her konuyu biliyorlar. Hukuk diyorsun hemen uzman oluyorlar. Diplomasi diyorsun onun da uzmanılar. Ekonomiden konu açılıyor ona da söyleyecek lafları var. İçler acısı bir durum. Bizim ekrana çıkardıklarımızın tamamı daha birkaç yıl öncesine kadar bütün tartışma programlarının gediklisi isimlerdi. Siz söyleyince ben de bir kez daha durumun abukluğunu fark ediyorum bakın.

Seçim yayınını izleyenlerin profili nedir? Neden sizi izlemeyi tercih ettiler?

Düşünsenize anlı şanlı kanallar, stüdyolar, rengarenk grafikler ama izleyici bizim Youtube yayınını izliyor. Neden? Çünkü derdi stüdyonun rengi, spikerin kravatının markası ya da bilmem ne logosunun ifade ettiği değil. Millet aç aç… Habere aç. Doğru habere objektif yoruma aç. Elbette her görüşün militanı fanatiği var ama bir de “Ya hu ne oluyor?” diye soran makul insan var. O gece sonrası bizi izleyenlerin profiline baktığımda yüzde 85’inin 17-45 yaş aralığında olduğunu gördüm ve şaşırmadım. Zira bu kitle aynı zamanda seçimde oy kullanan en büyük kitle. Doğal olarak sonuçlarını merak ediyor. İşin ilginç yanı pek çok kanalda seçim yayını yapan ekipler de açıp bizi izledi. Neden? Zira Ekrem İmamoğlu açıklama yapıyor, kimse yayınlayamıyor. Sonuçlar kritik bir noktaya gelmiş, pek çok kanal Binali Yıldırım kazandı yayını yapıyordu. Tuhaf bir durum oldu. Medyanın yüzde 95’i hükümeti destekliyor. Memleketin yüzde 95’i ise hükümeti desteklemeyen hâlâ objektif kalmaya çalışan yayınları izliyor. Bizim yayın da onlardan biri olduğu için böylesine rekor sayıda izleyiciye ulaştı.

Apple’ın News+ hamlesinden sonra Dipnot Tablet deneyiminizi anımsatmıştınız. Türkiye’de medyanın dijitale zorunlu göçünden çok daha önce ortaya çıkan projeye sizi ne yöneltmişti? Okunma indirilme istatistikleri tatmin edici miydi?

O dönem Adobe yeni bir yazılım geliştiriyordu. Dünyada Wired dahil 100 derginin kullandığı beta bir programın içinde biz de yer almıştık. Okuyucu sayısı inanılmazdı. Neredeyse bir milyon kişi iPhone ya da tabletlere dipnot uygulamasını indirmişti. Biz genelde hep medyanın sefaletini konuşuyoruz ama reklamcıların ve reklamverenlerin sefaletini konuşmaya ne yazık ki sıra gelmiyor. 90’lı yıllarda uluslararası standartlara ulaşan reklam sektörü şu anda Türkiye’de hızla büyük bir çöküşe gidiyor. Aç gözlülük ve vizyonsuzluk reklam sektörünü için için kemiriyor. Bunu medyada kimse dile getiremiyor. Reklamcıların gazabından korkuyorlar. Dünyanın herhangi bir ülkesinde acaba “ristorn” diye bir reklamcılık deyimi var mıdır? Rüşvetin legalize edilmiş adıdır “ristorn”. Bir ajans bir kanala reklam verir zarf içinde yüzde 10-20’sini geri alır. Cukkalar. Ortada legal hiçbir şey olmayan bir durumdur ama sanki dünyanın en doğru işi gibi kabullenilmiştir bu ahlaksızlık. Alan memnun veren memnundur. Bugün ana akım medya çöküyor da ana akım medyayı reklama boğan reklamcılar çökmüyor mu? Reklam fiyatları o kadar düşük ki hiçbir kanal, bütün reklam kuşaklarını da satsa dizileri finanse edecek durumda değil. Sanki bunların hiçbiri yaşanmıyormuş gibi bir hava var reklam dünyasında. Bakalım o araba reklamlarını, buzdolabı reklamlarını ana akım medya kuşaklarında yayınlayınca kime satacaklar. İzlenmeyen kanalları reklama boğunca bakalım daha kaç yıl daha bu tatlı hayat devam edecek. Birkaç yıl sonra bu sözlerimin ne anlama geldiğini çok daha net göreceksiniz. Bunu söylememin nedeni, reklam sektörünün Türkiye’deki en azından dünyadaki trendleri okuyamıyor oluşu. Halkla ilişkilercisi de öyle reklamcısı da. Dünya almış başını başka bir yere evrilmiş bizimki tembel risk almıyor. 90’lı yılların kafasıyla aynı mecralarda debelenip duruyor. Dipnot dergi işte biraz bu kafanın desteği olmadığı için battı. Daha doğrusu yorulduk bu adamlarla uğraşmaktan, kapılarını çalmaktan. Kirli düzenlerinin parçası olmak istemedik ve kapattık.

İlginizi çekebilir:  Alexandria Ocasio-Cortez örneğinde doğruluk kontrolü ve bir Türkiye içgörüsü

Mevcut Youtube temelli yayın modelinizin reklam ve Patreon dışı gelir kaynağı var mı? Patreon gelirlerinizi biriktirip farklı dosya ve işler yaptığınızı söylüyorsunuz. Mevcut geliriniz kendine yeten bir yayıncı olmanızı sağlıyor mu? Konvansiyonel işleriniz olmasa geçinmeniz mümkün mü sizce? Örneğin bir gün tekrar yerleşik sermaye medyasında anchor olarak çalışmak mı, yoksa çok daha geniş bir kitle desteğiyle dijital yayınlar yapmak veya böyle bir yayını yönetmek mi daha çok ilginizi çekiyor?

Şu anda Youtube gelirleri çok çok düşük. Patreon’dan da bir sürekli gelir modeli oluşur mu emin değilim. Tabii ki bir gelir modeline ihtiyacımız var. İdeal olan bu yayın içeriklerinin de reklam alabilmesi. Nitekim bazen böyle işler yapıyoruz bunun bir reklam olduğunu da söylüyoruz. Faturasını kesip vergisini de yatırıyoruz. Bugüne kadar tezgâh altı tek bir iş bile yapmadık. Ama yapan çok var. Zarflar havada uçuşuyor “influencer” ekonomisi gibi bir şey oluşmuş. Herkes tutturabildiğine bir şey alıyor. Bunun da bir düzene girmesi gerekiyor. İleride tekrar anchor olur muyum? Elbette olurum. Ama nereden nasıl ve bir daha böyle bir medya düzeni kurulur mu? Benim Türkiye’deki şartlardan pek bir umudum yok açıkçası.

İngiltere’de yaptığınız işin benzerini, orada da sık sık tartışılan gazetecilerden Owen Jones yapıyor. Dünyadan yaptığınız türde işler yapan kimleri izliyorsunuz?

John Oliver tamamen Youtube’dan başlamasa da Youtube’da fenomen olan bir isim. Vice diye bir örnek var. Ama Vice da tek başına ayakta duramıyor. HBO’ya yaptığı pek çok belgesel var. The Guardian’ın bağışlarla ayakta durma hikâyesi de ilginç son zamanlarda. Bizde de mesela Avrupa Birliği fonlarıyla bayağı bir ayakta kalma savaşı verenler olduğunu görüyorum. Elbette ideali yaptığınız yayınlardaki reklamlarla bir gelir modeli ve değer oluşturabilmekte.

Youtube yayınlarınızın izlenme istatistikleri ve gelen yorumlar sizi ne kadar etkiliyor? Bu yorumlar, programın içeriği ve biçimine ilişkin değişiklikler yapmanıza neden oluyor mu?

Ben yorumlara çok takılmam. Yaptığım işin bir parçası olarak gördüğüm için ruh halimi bozmasına izin vermem. Büyük bir duvar vardır ötesine geçemez. Sadece olumsuz değil olumlu yorumlar da. Şaşırmam, havaya girmem. Bir iş yapıyorsunuz elbette olumlu olumsuz pek çok geri dönüş alacaksınız. Ama elbette bazen bir kısım ufuk açıcı veya sizi dahaki bir yere götürebilen şekilde olabiliyor. Onlara bakıyorum kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Youtube’da çok genç bir kitle var. Tamamen kendimi baştan yaratmaya çalıştığım bir alan. Kolay bir iş değil. Bunca yılın alışkanlıklarını bir kenara bırakıyorsunuz. İlk başladığımda yakın çevremde pek çok kişi “Ne yapıyorsun, yakışıyor mu?” dediler. Aldırmadım, doğru bildiğim yolda yürüdüm. Bugün pek çoğu şahane bir iş yaptığımı düşünüyor. Yani çok güvendiğiniz isimler bile yanılabiliyor bazen. O yüzden her eleştiriye de çok fazla kulak asmamak lazım. Sınırları görüyorsunuz ama hiçbir engel olmadığı için aylarca tıkır tıkır yayın yayıp bir yayında her şeyi elinize yüzünüze bulaştırabiliyorsunuz. Ben kameranın önünde hep belli bir standartta durmaya çalışıyorum.

Canlı yayınları tercih ettiğiniz dönemde kullanıcıyla sürekli olarak iletişime girmek durumunda kalıyordunuz. Geleneksel medyanın izole, tek taraflı iletişimine göre bu çok daha radikal bir form diyebiliriz. Eleştiriyle ve beğeniyle doğrudan yüzleşmek gazeteciliğe bakışınızı değiştirdi mi?

Sadece Rıza Sarraf döneminde daha çok canlı yayın yapıyor ve yorumlara bakıyordum. Mecburen bakıyordum, yanda kayıp gidiyordu. İlk başta küfür kıyamete şaşırdım. Sonra aldırmamaya başladım. Ben televizyonda da Youtube’da da her zaman kurgunun canlı yayından daha değerli olduğuna inanırım. Yaptığım dosyaların hemen hepsinin kurgusunu da tek tek ben yapıyorum. Kurguya çok hâkimimdir. Elbette bazen de haberin içeriğinden dolayı canlı yayınlamak gerekiyor. O zaman da artık yorumların çoğunu kapatıyorum ya da bakmıyorum. Konsantremin bozulmasına izin vermiyorum. Yayın biterken dönüp bakıyorum ve kimilerini de canlı yayında cevaplıyorum. Youtube’un güzelliklerinden biri de bu karşılıklı iletişim.

Yayınlarınızda sıklıkla “ana akım medya” vurgusu yapıyorsunuz. Ruşen Çakır da Medyascope’un alternatif medya olmadığını, zira ortada alternatifi olunacak bir medya kalmadığını söylüyor. Youtube’da yayın yapan platformlar, hissedilen yaygın medya kültürü boşluğunu doldurabilir mi?

Sadece seçim yayınını izlenirliği ya da Rıza Sarraf davasının izlenirliği bile bunu “dolduruyor zaten” diyecek kadar yeterli. Biraz da çaresizlikten. Açıyorsun televizyonu o aynı bu aynı şu aynı… Belki birkaç alternatif kanal bıraksalardı böyle olmazdı. Tez konusu olabilecek günlerden geçiyoruz.

Hakkınızda üretilen videolar, gifler, memeler ve benzeri ürünler sizi, geçmişte hayatının parçası olmadığınız yeni bir kitleyle karşılaştırdı. Bazı takipçileriniz “Abi sen gazeteciymişsin” diyor. Şu anda yaptığınız iş bir tür infotainment (eğlence/bilgilendirme) işi. Sizi bilgiden çok eğlenmek için izleyen ve normalde haberle işi olmayan bir kitle de var. Bunun sizi bir tür yeni janradaki yayıncılığa sürüklediğini düşünüyor musunuz? Başlarda işlerin bu şekilde değişeceğini hiç ummuş muydunuz?

Elbette umdum ve bunu zaten ben yaptım. Zira Youtube’da daha genç farklı bir kuşak olduğunun farkındaydım. Onların diliyle onlara ciddi haberleri anlatmaya başladım. İlk başta millet şok oldu. Adam delirdi gibi şeyler internette dolaştı. Sonra baktılar ki adam delirmedi, tam tersi bilerek bunları yapıyor. Hatta benimle dalga geçmek için kullandıkları müzikleri aldım, kendi videolarımda kendimle dalga geçmek için kullandım. Acayip şaşırdılar. Hahaha. En güzeli de genç kuşağın bu şaşkınlığı zaten. Bunları görmek hemen her videoda bu şaşkınlığı yakalamak da biz abileri için ayrı bir zevk. O yüzden “amca” dinlemiyorlar hâlâ hahaha… Sonuçta ciddi şeyler konuşuyoruz ama çok da ciddi olmadığımız kesin. Hayatta nasılsak öyle olmaya çalışıyoruz. Kolay iş değil insanın kendi ile yüzleşip rol yapmadan var olmaya çalışması. Youtube bu işin, bir yayıncı için söylüyorum, er meydanı diyebiliriz.

Seda Karatabanoğlu
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldu. Gazeteciliğe Cumhuriyet gazetesinde muhabir olarak başladı. Ardından çeşitli internet sitelerinde editörlük yaptı. Serbest gazetecilik yapmakta.

    Faruk Bildirici: Bilgi her zaman akacak kanal bulur

    Önceki içerik

    Süleyman İrvan: Seçimlerde AA itibarını sıfırla çarptı

    Sonraki içerik