Haber Odası

Caner Eler: Ayrıca dijital bir Socrates Dergi düşünüyoruz

0

Ülkedeki kutuplaşmanın ayağını en sağlam bastığı alanlardan biri futbol hâline getirildi. Bunu tesis edebilmek içinse, spor medyası futboldan ibaretmiş gibi davranılıyor. Gelgelim koskoca bir deniz spor. Yol, yemek, sigorta kadar ihtiyacı insanın. Akılcı düşünceyi, matematiği, hayali ve bedeni geliştiren. Bizi bu denize çıkaran en geniş kanallardan biri Socrates Dergi. Hem dijital mecranın olanaklarını hakkıyla kullanan hem basılı yayıncılığı nitelikte fire vermeden sürdüren koskoca bir denize bağlanan bir olanak, olanağımız. Socrates Dergi genel yayın yönetmeni Caner Eler ile spor medyasına dair aklınıza ne gelirse konuştuk. Sorularımız biraz kalabalık yanıtları doğal olarak biraz uzun oldu. E-spor, podcast, YouTube, spor oyunları gibi başlıklardan kâğıt krizine, futbolun sporu aşmasına kadar pek çok konuda neler anlattı neler… Nihayetinde top sektirmedik her yanıt da bence 90’a vurdu. İlginize…

Spor medyasında değişen neler var? Eskisi ve yenisini birbirinden ayıran yanlar size göre neler?

Ben 2006 senesinin başlarında Eurosport’ta ve Four Four Two dergisinde çalışarak spor medyası içinde yer almaya başladım. Daha öncesini ancak iyi bir spor takipçisi olarak değerlendirebilirim. Aslında Türkiye’nin 1990’lardan bu yana yaşadığı sosyal ve ekonomik değişimlerin hepsi spor medyasını da etkiledi. Öncelikle ana akım mecraların spor servisleri değişti ve küçüldü. Maddi imkânlar azaldı. En basitinden benim de bir süre içinde bulunduğum NTV Spor gibi bir kanal kapandı. Spor içerik üretimi ana akımda sadece belli sermayenin elindeki gruplarda kaldı. Bu da zaten sınırlı olan kaliteli içerik üretimini iyice azalttı.

Caner Eler: Medyanın yetersiz içerik üretimi nedeniyle çoğu zaman insanlar, başka sporların varlığından bile haberdar olamıyor. Tweet'le

Bu değişim öncelikleri, dikkat noktalarını da değiştirdi mi?

Mutlaka. Maddi imkânların ve nitelikli insan gücünün azaldığı yerde öncelikler de değişiyor. Spor içeriği derken elbette Türkiye’de futbol her şeyin ötesine geçiyor. Bunda başka sporların erişimlerinin yıllar içinde kısıtlı kalmasının da rolü büyük. Futbol büyüklüğüne yaklaşmayacaktı belki hiçbir zaman hiç denge tutturulamadı. İlgilenilmedi. Sadece büyük başarı ya da sansasyonel bir gelişme olduğunda yüzünü diğer sporlara çeviren ana akım medyanın maalesef bu alanda içerik üretimi de oldukça yetersiz ve yüzeysel kaldı. Geçmişte bu işe gönül vermiş önemli meslek büyüklerimiz ya da abilerimiz var. Hepsinin yeri çok kıymetli. Ama genel resim pek içi açıcı değil maalesef. Medyanın yetersiz içerik üretimi nedeniyle çoğu zaman insanlar, başka sporların varlığından bile haberdar olamıyor. Ancak insanların sosyal medyada farklı hesapları veya Eurosport gibi spor kanallarını takip etmeleri lazım. Hatta yabancı dil bilip yabancı basını takip edebilmek gerekiyor. Evet artık buralara erişim daha kolay ama bu alışkanlıklar toplumun genelinde yok. Ayrıca bilgiye erişim kolaylaşmasına ve televizyonlarda daha çok canlı spor yayını olmasına rağmen nitelikte ve derinlikte ana akımda genellikle ters yöne bir gidiş oldu.

Spor söz konusuysa tek kanallı dönem daha iyiydi mi diyorsunuz?

Bir bakıma öyle. Mesela benim çocukluğumda yani tek kanal varken, Olimpiyat Oyunları, farklı sporların Dünya Şampiyonaları ve Wimbledon, Roland Garros gibi tenis turnuvaları daha çok insana ulaşırdı. O dönemi izleyen jenerasyon farklı sporların kült figürlerine ve hikâyelerine daha hâkim zaten. Zira tek kanal ve herkes izlemiş. Şimdi devlet televizyonunun ayrı spor kanalı olmasına rağmen orada da her şey daha çok futbola endeksli. Para futbol yayın haklarına harcanabiliyor. Halbuki BBC gibi farklı spor dallarının canlı yayınlarının çok daha kaliteli bir şekilde insanlara ulaştırılması gerekiyor. Son olimpiyat bile son dakikada canlı yayınlanmaya karar verildi. Fakat neyse ki daha fazla dil bilen, meraklı ve daha nitelikli içerikler üretmeye çalışan bir genç nesil de, artık bir alternatif olabileceğini göstermeye uğraşıyor. Niş ve altı dolu işler de üretilebildiğini ve insanların da buna eğer erişebilirlerse ilgi gösterdiklerine tanık oluyoruz nispeten.

Peki genç neslin bu nitelikli üretimlerinin talebi var mı?

Yeterli sayılmaz. Sonuçta geçmişten spor takipçisinin önemli bir kısmına başka türlü bir içerik üretiminin mümkün olduğu pek gösterilmediği için bu değerli içerikler ve bunları ortaya koyan bireyler ya da kurumlar tam istediği randımanı elde edemiyor. Çünkü toplumun önemli bölümünde genel bir kültür erozyonu da söz konusu. Bir kere ülkede sporu bilhassa da futbolu takip etmek, kutuplaşma üzerinden ilerlediği için –ki bu vahametin oluşumunda spor medyasının da payı var ne yazık ki– bunu deşerek daha çok tık, beğeni ve izlenme peşinde olan yüzeysel içerik üreticileri hâlâ çok etkin. Bu çok uzun bir sohbetin konusu. Bir de spor, içerik üretimi sosyal medyaya çok kaydığı için hızdan kaynaklı doğruluk denetimi de azalmış durumda. Ancak spor medyasının şimdilik azınlığı olan daha donanımlı yeni nesilden umutluyum. Elbette ülkenin değişimi ya da durumu onların da ellerindeki imkânları etkilemeye devam edecek.

Caner Eler: Türkiye’de geçmişten bugüne süregelmiş ve oturmuş ilişkiler ağı nedeniyle spor muhabirliğinin geneli belli bir taraf olup olmama durumuna indirgeniyor. Tweet'le

Yeni spor medyası kavramında muhabirin sınırı neresi olmalı? Taraftarın mı, yönetimin meşruiyetini mi desteklemek şeklinde düşünebiliriz miyiz bu soruyu?

Ben muhabirlik yapmadığım için bu konudaki dinamikler konusunda ancak tanıdıklarım veya tanık olduklarım üzerinden konuşabilirim. Muhabirliği hakkıyla yapmaya çalışan ve bir hayli büyük emek veren insanlar var. Ancak Türkiye’de geçmişten bugüne süregelmiş ve oturmuş ilişkiler ağı nedeniyle muhabirliğin geneli belli bir taraf olup olmama durumuna indirgeniyor. Doğru ve nitelikli haber yapmak yerine sosyal medyanın da etkisiyle o kulübün taraftarı gibi davranmaya itiyor ne yazık ki. Muhabir elbette iyi ilişkilerle ve iş kaygısıyla haber üretmeye çalışıyor. Ancak taraftarın veya yönetimin meşruiyetinden öte burada asıl önemli soru, muhabir bir fanatik taraftar gibi mi davranmalı yoksa mesleğinin asıl tanımı olan görevini yani doğru bilgileri ve iyi haberi mi aktarmaya odaklanmalı? İklim buna ne kadar izin veriyor da ikinci kritik soru. Kaygılar, korkular, alışkanlıklar… Paradigmanın değişmesi lazım.

Doğrulama (fact-checking) spor medyasında ne durumda? Transfer dedikoduları spor gazetelerinin tiraj nedeni. Burada yaklaşım nasıl?

Gerçeklik ve doğruluk kavramları erişimin bu kadar arttığı bir çağda daha da önemli hâle geldi. Her yerden süratli bir şekilde bilgi yağmuru var. Hiper hızda da bir tüketim var. Ben şu anda biri hakkında yalan bir twit atıp söylenti yaysam doğruluğu denetlenmeden hemen birileri linç edilebilir. Bu tip bir çağda fact-checking her zamankinden daha da önemli. Biz dergide ve diğer tüm Socrates platformlarında buna dikkat etmeye çalışıyoruz. Eurosport’ta da uzun yıllardır çok dikkat ettiğimiz bir konu oldu hep. Elbette hata yapabiliyoruz tüm bunlara rağmen ancak dergi piyasaya çıkmadan önce ciddi bir bilgi doğruluğu kontrolü yapıyoruz. Spor medyasının genelinde bu duruma ne kadar önem veriliyor emin değilim. Önem veren mecralar elbette vardır. Fakat bunun için hem insan gücü hem de zaman gerekiyor. Bir de tabii ki etik anlayış önemli. Sosyal medya bu zamanı size tanımayan bir canavar. En önce olmak en doğru olmaktan daha önemli hâle geldi. Bu transfer dedikoduları söz konusu olduğunda daha da öne çıkıyor. İnsanlar artık takımlarının o seneki performansına nazaran yapacağı transfere daha çok ilgi duyuyor. Türkiye’de bir sosyal medya hesabı işte falanca takıma şu topçu geliyormuş diye tık alan bir haber yapıyor. Sonra kaynağı araştırıyorsun, sallıyorum Marca gazetesi diyor, ona bakıyorsun kaynak bilmem ne sitesi diyor, oradan ulaştığında Türkiye’deki bir başka tık alma peşindeki siteye ya da gazete hesabına ulaşıyorsun. Artık güvenilirlikte ciddi sorunlar da var. Çocukken hatırlıyorum Miodrag Belodedici adlı ünlü bir Rumen futbolcu iki-üç yıl boyunca her transfer döneminde Türk gazeteleri tarafından Türk takımlarına transfer edildi. Hep geliyor dendi ama Belodedici hiç gelmedi. Türk spor basını tarihindeki bu “Geliyor (Ama Gelmedi)” haberleri üzerine gazeteci Coşkun Çelik bize (Socrates Dergi) kendi arşivinden çıkardığı kupürlerle beraber harika bir dosya yapmıştı. Orada bu alışkanlığın nerelere dayandığını anlayabilirsiniz.

Caner Eler: Veri temelli işlere süreklilik kazandırmak zor oluyor. Okuyucu da bu tarz işlerin ne yazık ki tam kıymetini anlamayabiliyor. Tweet'le

Infografik ve veri gazeteciliği için en verimli alanlardan biri spor. Bu konuda Socrates ufak çaplı işler yapıyor ama amaç ne?

Kesinlikle veri gazeteciliği ve infografikler için spor müthiş zengin bir alan. Şahsen bayılıyorum bu tip işlere. Zira rakamlar ve istatistikler artık sporu yorumlamada çok önemli. Mesela NBA’yi ele aldığımızda, askeri füze hava takip sistemi VU donanımının salonlara uyarlanmış versiyonuyla basketbolcuların bir maçta hangi salisede ne yaptığı takip edilip rakamsal değerlere dökülebiliyor. Bu da sporu yorumlamayı olağanüstü çeşitli ve zengin kılıyor. “Advanced stats” denen ve gelişmiş istatistikler olarak Türkçeye çevirebileceğimiz aşırı detaylı veri bütünü NBA yorumcularının en büyük dostu hâline geldi. Hatta NBA takım yöneticileri oyuncu seçerken bu konuya çok önem veriyorlar. Houston Rockets Genel Menajeri Daryl Morey önderliğinde her yıl MIT’de Sloan Sports Analytics Konferansı düzenleniyor. Sporun geleceğine yön verecek bilimsel çalışmalar yapılıyor. Sadece yorumlama değil oynanma şekline de etki edecek fikirler ve istatiksel çalışmalar bunlar. Filmi de çekilen ve Michael Lewis’in kitabını yazdığı beyzboldaki Moneyball hikâyesi bunun en büyük örneklerinden biri. Bill James ve Dean Oliver gibi spor istatistiği gurularını araştırırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Bu öncü isimlerle gelinen noktada Five Thirty Eight gibi veri temelli spor içeriği üzerine özel işler yapan mecralar mevcut. The Guardian, The New York Times gibi önemli gazeteler de bu alanda son yıllarda çok etkileyici işler yapıyor. Ancak bunu yapabilmek için maddi imkân, nitelikli insan gücü ve zaman gerekiyor. Socrates bünyesinde bunu yapmaya çalıştık. Hatta bu konuda dergi sayfalarında özel infografik sayfalarımız oldu. Bir ara OPTA gibi bir çok önemli bir istatistik kuruluşuyla da çalıştık. Bu konuda Hasan Gören önderliğinde Match Study de önemli data sağlayıcılardan biri. Ancak bu konuda gerçekten yatırım, imkân ve zaman gerekiyor. Buna konsantre olan bir ekip gerekiyor. NY Times’ın sırf bunun için çalışan ayrı bir servisi var. O seviyeye gelmek çok zor. Ham bilgiyi iyi toplayıp bunu iyi tasnif edenlerin yanına iyi grafik tasarımcılar da eklemek lazım. Bu konuda hep şanslı olduk. Ancak süreklilik kazandırmak zor oluyor. Okuyucu da bu tarz işlerin ne yazık ki tam kıymetini anlamayabiliyor. Eksikliğini hissetmiyor. Ana akım bunu süreklilik hâline getirip yapsa insanların da bakış açısı değişecek. Çünkü veri perspektifinden spor dallarına bakmak ve yorumlamak müthiş ufuk açıcı bir olay. Bakış açınızı bile değiştirebilir bazı konular hakkında. Mesela verimsiz gözüken bir sporcunun aslında takım içinde ne kadar büyük bir katkısı olduğunu anlamanız bakışınıza başka bir boyut getirebilir. Veri gazeteciliği basketbol, futbol gibi sporların oynanış biçimini etkiliyor. Daha ne kadar büyük bir önemi olabilir ki?

Çok haklısın gerçekten. Spor yayıncılığının bu kadar anlık bilgiye dayalı olduğu bir dönemde, yavaş ve hatta her dem taze türde içerik üretimi bir şekilde Socrates’in ana damarı gibi. Anlık spor yayıncılığıyla sizin çizdiğiniz yol birbirini tamamen dışlıyor mu?

Her şeyin bu kadar gaddarca bir hızla tüketildiği bir çağda yavaşlamak hepimizin hakkı hatta büyük bir ihtiyacı. Üste üste o kadar fazla olay ve konu gelip geçiyor ki, bırakın bir ayı, bir gün içinde eskiyor mevzular. Tam demleyemeden, üzerinde gerektiği kadar durulmadan hem de. Halbuki bazı konuları, figürleri, olayları biraz da farklı açılardan ve o istasyonda durup zaman geçirerek, derinlikli bir şekilde inceleyebilmek, okuyabilmek o kadar azalan ve kıymetli bir olay ki. Bu aslında denge işi. Dışlamak değil de dengelemeye çalışmak diyelim. Biz büyük bir misyon taşıyoruz gibi geliyor -böbürlenerek söylemiyorum tabii ki- ama biz ekip olarak bir konu üzerine saatlerce konuşup o şekilde içeriği oluşturmayı çok seviyoruz. Bu bizim spor içeriği üretenler olarak bir arayışımız. Hem yüzeysellikten hem de o hızdan kaçış. Ama daha çok emek ve aylık döngüler demek bir yandan da. Belki de kendi hayatlarımızdaki hızı orada dengeliyoruz biraz da. Ayrıca dergi içinde de aynı zamanda hem daha aktüel hem de daha eskilere giden dosyalara, röportaj ve yazılara yer veriyoruz. Denge arayışı orada da var. Anlık spor yayıncılığını zaten sosyal medya hesaplarımızda yapıyoruz Socrates olarak. Hatta YouTube kanalı açarak dijital çağa da ayak uydurmaya çalışıyoruz. Hayatta en keyif aldığım şeylerden biri de dergide ürettiğimiz geçmişe dönük uzun röportajlar ve sözlü tarih dosyaları. Bir olayın tüm tanıklarıyla konuşmaya çalışarak aslında bir yazılı belgeselini çıkarmak. Zira hızın ve zamanın acımasızlığında aslında ne kadar kritik detayları gözden kaçırdığımızı bize anlatıyor bu dosyalar. Ayrıca dün ne izlediğimizi unutturan bir devirde yavaşlayıp hatırlamak bir hayli mühim. Ne de olsa geleceği geçmişin üzerine inşa ediyorsun.

Söz buraya gelmişken bizce de YouTube’da çok iyisiniz ama podcastler konusunda daha fazla prodüksiyon bekliyor okurlar? Beklentiye girmeli miyiz?

Öncelikle tüm ekip adına çok teşekkürler. Socrates YouTube kanalı için başta Onur Erdem olmak üzere bütün ekip çok emek veriyoruz. Böyle karşılık buluyorsa ne güzel. Dergi, YouTube kanalı, web sitesi ve sosyal medya derken konsantrasyonumuz biraz podcast prodüksiyonundan uzaklaştı açıkçası. Yine ara ara podcast kaydediyoruz ekip içinden ancak o alanda da süreklilik çok önemli. Bunu sağlamak için de o alana odaklanmak, insan gücü ve zaman gerekiyor. Bu konuda bir verimsizlik olsun ya da içimize sinmeyen bir şey olsun istemiyoruz. İlerde ne olur henüz kestiremiyorum ancak dediğim gibi ara sıra üreteceğiz podcast de.

Popüler konulardan biri de spor oyunları (FM, FIFA)… Sektörün neresinde oyunlar?

Spor oyunlarını çok severim. FM’den tutun NBA Live’a ve 2K’e, Emily Hughes Soccer’dan FIFA’ya kadar. Eskisi kadar vakit bulup oynayamadığım için eski hâkimiyetim yok ne yazık ki. Uzun bir dönem CM ve FM müptelası olarak yaşadım. Sektörün şimdilerde daha da güçlü bir tarafında bu oyunlar. Ultimate Team gibi oyun modları ya da Premier League veya NBA Fantasy gibi web bazlı sanal oyunlarla da etkileşim büyüdü iyice. Ama genel bir analiz yapmak için konunun uzmanlarına sormak lazım.

E-sporların hayatımıza girişi hakkında neler söylersiniz?

Uzmanı olmadığım bir konu ancak yeni neslin tutkunu olduğu, çok büyük bir ekonomik güce sahip ve çok geniş bir yelpazesi olan bir sektör. LOL’den tutun spor oyunlarına kadar. Bu birçok girişimcinin de iştahını kabartıyor. O pastadan pay almak isteyen futbol takımlarının da şubeleri açıldı hemen. Benim gibi uzun zamandır geleneksel sporları takip eden birisi için spor dalı olarak nitelemek açısından arada kaldığım bir konu. Hatta çok ısınamadığım bir kavram. Sporda da eğlence var evet ama bu salt eğlenmek için yapılıyor gibi geliyor. Hatalı olabilirim elbette yaklaşımımda. Fakat mesele biraz da “spor” kelimesini isimde kullanmakla başladı sanırım. Bu spor ismi ile ortaya çıkmak da kutuplaşma yarattı elbette. Ki oyun oynamayı kim sevmez ben de seviyorum. Ön yargılı olmamaya da çalışıyorum. Çünkü yeni nesil farklı bir bakış açısıyla geliyor ve deneyimle sabit zamanla çok şeyin değişebildiğini de gördük. Riot Games ile Barcelona’ya gitmiştim, LOL Dünya All-Star organizasyonunu izlemeye. Orada tanık olduğum ortam çılgıncaydı. Etkilenmiştim gerçekten. Türkiye’de de büyük finaller yapılıyor her sene ve ilgi çok büyük. O çocuklar ve gençler büyüdüğünde E-spor’un etki alanını da tam olarak anlayacağız gibi geliyor bana…

Caner Eler: AR ve VR gibi teknolojilerin spor yayıncılığında yaygınlaşabilmesi için biraz daha zaman gerekiyor. Tweet'le

Sanal gerçeklik / artırılmış gerçeklik gibi teknolojiler spor müsabakalarını izleme süreçlerimizi nasıl değiştirecek?

Yakın zamanda 3 boyutlu izleme deneyimi çok işlemedi. Hemen akabinde oradaki yatırım kesildi, AR ve VR üzerine konuşulmaya başlandı. Bunda bu teknolojilerin oyun oynarken kullanılmasının da etkisi var. Aklıma hep Strange Days veya Total Recall gibi filmler geliyor AR ve VR konuşulunca ancak, bu teknolojilerin spor yayıncılığında yaygınlaşabilmesi için biraz daha zaman gerekiyor sanki. Canlı spor yayıncılığında kamera açıları ve prodüksiyon seviyesi çok ilerleme kaydetti fakat sanal-artırılmış gerçeklik uygulamaları için bundan daha fazlası gerekiyor diye biliyorum. Bir konferansa katılmıştım 2 sene önce Fransa’da ve bu konu üzerine yayıncılıkta planlar mevcut. Ancak henüz emekleme aşamasında diye biliyorum. Ama dijital yayıncılık deneyimi gelişmiş durumda. NBA League Pass gibi dijital uygulamalar ya da platformlar spor izleme deneyimini farklı bir boyuta taşıdı son yıllarda. Hatta ana akım spor kanalları da kendi dijital mecralarını oluşturup zenginleştirmeye çalışıyor. OTT yatırımları bilhassa Netflix, NBA League Pass gibi uygulamaların başarısından sonra iyice arttı. En son Disney şirketi kendi OTT mecrasını açıyor. İnsanlar artık her şeyi kendi istedikleri anda ve sürede izlemek istiyorlar. Seçme özgürlüğü farkındalığı bilhassa yurt dışında spor izleme deneyiminde farklı ve daha gelişmiş bir arzı zorunlu kılıyor. Eğer buna VR & AR yaygınlığı da eklenirse deneyim bambaşka bir boyuta geçecek. Ev konforunda LeBron James smaç yaparken onun yanında olabileceksin belki de. Ya da bir alp disiplini kayakçının iniş sırasında yerindeymiş gibi hissedeceksin. Bu bambaşka bir bağımlılık yaratabilir. Ama ne zaman…

Yol bisikletinde yarış anlatmayı en çok değiştiren teknoloji ne oldu son 50 yılda? Twitter, drone, motocamera, helikopter kamerası gibi teknolojiler arasında örneğin?

Yol bisikleti yayınlarında aslında en önemli konu görüntü kalitesi ve veri akışı. Yani HD yayın teknolojisi ve diğer istatistiki bilgiler. Bisikletçiler arasındaki zaman farkları vb. Çünkü sadece spor aksiyonu değil geçilen yerin de detaylı ve iyi gözükmesi önemli. Bunu sağlayan canlı yayın prodüksiyon teknolojisi de diğer önemli mevzu. Bisiklet sürekli hareket hâlinde ve farklı coğrafi koşullarda yapıldığı için canlı yayın sinyali direkt uyduya gönderilemeyebiliyor. Kesinti yaşanma durumu söz konusu. Bu nedenle de en tepede sinyal alıp ana yayın aracına ileten istasyon yayın uçağı uçuyor. O yayın uçağına da görüntü ve ses sinyalini helikopter kameraları ve motosikletteki kablosuz kameralar gönderiyor. Ayrıca arada uçan iki veya üç helikopter daha oluyor ki onlar da motosikletten sinyali en tepedeki uçağa ya da direkt yayın aracına ulaştırıyor. Twitter da bisiklet yayınlarında hızlı haber almayı ve sporculardan ya da yetkililerden anında bilgi almayı getiriyor. Bir de bisiklet ve bisikletçiler üzerlerine yerleştirilen mini kameralar yayınlar anlamında önemli bir detay yakalama aracı hâline geldi. Sanal gerçeklik gibi oluyor çünkü. Ayrıca bisikletlerde bulunan sinyal vericiler ve veri toplayıcı aygıtlar sayesinde bazı kritik bilgilere ulaşılabiliyor. Öncelikle zaman farkları belirleniyor ve sonrasında hız, nabız gibi önemli bilgilere ulaşılabiliyor. Drone henüz tam entegre olmadı ama belki ilerde yayınları zenginleştiren unsur olabilir.

Socrates’in her sayıda bir kavramla ifade ettiği temaları oluyor. Ahenk, rüya, nezaket vs. gibi. Bu temalar nasıl ortaya çıkıyor?

Aslında “Merkez Kort” diye büyük bir bölümümüz var derginin içinde. Tema o bölümde işleniyor. Derginin diğer kısımlarında temaya bağlı olmayan konulara da yer veriyoruz. Ama dergide bir omurga olsun ve çok dağılmasın istiyoruz. Bu temaları her sayının büyük bir bölümünü bir müzik albümü bütünlüğüne yakınlaştırmak için seçiyoruz. Sonuçta kütüphaneye konsun ve üç ay hatta bazen bir sene sonra da bir dosya açıp okunabilsin diye biraz da. Tema bu açıdan önemli. Kaosu önlüyor. Ayrıca Merkez Kort dışındaki alanları da ucundan zaman zaman bu temaya bağlayabiliyoruz. Bu da bütünlüğü pekiştiriyor. Bu temalar farklı faktörlerle ortaya çıkıyor. Gelecek sayı hangi aya denk geliyor, hangi mevsimdeyiz, spor takviminin neresindeyiz gibi soruların yanı sıra bazen tüme varım bazen tümden gelim yolları izlenerek de çıkıyor. Dönemin şartları da bizi etkiliyor. Zaten daha önce çıkardığımız uzun bir tema listemiz var. Bazen iyi bir veya birkaç röportaj yakalıyoruz temayı ona göre seçiyoruz, bazen de temayı işlemek istediğimiz figürlere göre belirliyoruz. O temaya uygun figürleri seçip röportaj kovalıyoruz veya dosya yapıyoruz. Ayrıca Dünya Kupası ya da Olimpiyat Oyunları özel organizasyonların denk geldiği aylar zaten ona özel sayılar yapıyoruz.

Kâğıt ve dijital ilişkisi pek çok yayın mecrasında tartışma konusu. Siz bu tartışmaya nasıl dahil olursunuz mesela bir gün kâğıt dergiyi kapatıp sadece dijital bir dergi olarak yayın yaparak var olmayı düşünüyor musunuz?

Böyle bir düşüncemiz yok. Evet zaman acımasız, bazı şeyler kaçınılmaz olabiliyor. Biraz akıntıya karşı kürek çekmek gibi şu günlerde dergicilik yapmak. Ülkenin ekonomik durumu ortada. Kâğıt fiyatları, dağıtım masrafları ve diğer maliyetlerin değişimi bizi de çok etkiliyor elbette. Hatta ülkede baskı için kâğıt bile bulmakta zorlanabiliriz deniyor. Ama okurlar Socrates almaya devam ettiği sürece biz de dergiyi fiziksel hâliyle çıkarmak istiyoruz. Dijital bir dergiyi ise ayrıca yapmak istiyoruz. Zira ulaşamadığımız ve dijital aygıtlarla okuma alışkanlığı da olan bir kitle var. Ayrıca yurt dışından da dergiyi okumak isteyenlere de ulaşabilme arzusundayız. Zira oradan da talep var.

Popüler dergiler arasında Socrates çok dar, kaliteli bir kesime hitap ediyor. Maliyet, tiraj denkleminde aylık çıkıyor olmak bir sıkıntı mı? Buralardaki öngörünüz nedir?

Şu an ülke ekonomisinde genel olarak dergi çıkarmak ciddi zorluklar barındırıyor. Bu sene daha da zor olacak sektör için eğer ekonomi bu şekilde devam ederse. Dijitalde ve diğer bazı alanlardaki Socrates varlığı zaten gelirlerde çeşitlilik yaratıp artırma amacını da taşıyor. Maliyet ve tiraj dengesine ne olursa olsun, reklam ve proje işlerinden gelir elde edemezsen hayatta kalman çok zor. Derginin satışı, abonelikler ve dijital satış; bunların hepsi hayati önem taşıyor. Bir kere dergiyi yapma amacın zaten insanlarla paylaşmak ve onlar tercih ettiği takdirde okumaları. Zaten kimse satın alıp bu paylaşıma ortak olmuyorsa sorun var demektir. Elbette tiraj elde edip reklam veren için çekici olmak da önemli. Ama Socrates olarak öncelik ortaya koyduğumuz şeyin içimize sinmesi. Biz büyük bir misyonla ya da kibirle hareket etmiyoruz ama aynı anda kaliteli ve ucuza yapmak çok zor bu işi. Geçenlerde Gökhan Yücel yazmıştı Twitter’a, bir iş hem çok hızlı, hem çok kaliteli, hem de çok ucuza yapılamaz diye. Katılıyorum. O yüzden kaliteli iş yapmak zaman, nitelikli malzeme ve nitelikli emek gerektiriyor. Bunun da ucuz olması çok da kolay değil. Bu da fedakarlıkları beraberinde getiriyor. Son aylarda kapanan dergiler oldu. Zor durumda dergiler de var. Hem maliyetler yüksek hem de ülkede alım gücü düştüğünden insanlar dergi satın alma konusuna imtinayla yaklaşıyorlar artık. Zaten okuma alışkanlığı da malum Türkiye’de. Sahip olunan nüfusa göre kitap, gazete ve dergi satış sayıları komik kalıyor elbette. Muadil dergiler yurt dışında 120 bin satışa ulaşabiliyor ayda. Maalesef yayıncılık büyük bir krizde. Ancak başta Can Öz olmak üzere tüm ekip gelecek için çalışıp bu krizin içinden çıkmak için gereken önlemleri alıyoruz. Bu konuda da okuyucularımıza ve takipçilerimize tüm destekleri için çok teşekkürler.

Ayşen Güven
Gazeteciliğe 2007 yılında Hayat Televizyonu ve Evrensel Gazetesi'nde başladı. Aynı dönemde Evrensel Kültür Dergisi yayın kurulunda yer aldı. Hayat Televizyonu'nda kameramanlık, muhabirlik, politika-bölge editörlüğü ve kültür-sanat programı yapımcı ve sunuculuğu yaptı. Zaman zaman Radikal Kitap ve Gazete Müstehak'ta yazdı. 2017-2018 yıllarında DasDas adlı kültür-sanat mekânında çalıştı. Şimdilerde Posta Kitap, Evrensel Gazetesi ve NewsLabTurkey'de yazı ve röportajları yayınlanmakta.

    Aşırı bilgi yükü, temsil eşitliği, röportajlar

    Önceki içerik

    Foto muhabirleri anlatıyor: Sahada olan sahada kalır

    Sonraki içerik