Diyarbakır, binlerce yıllık heybetli surları, Hevsel Bahçeleri ile âdeta açık hava müzesini andıran, çok katmanlı tarihi ve güçlü kültürel hafızasıyla Mezopotamya’nın izlerini bugüne taşıyan kadim bir kent. Aynı zamanda farklı halkların, dillerin, müziğin ve mutfağın iç içe geçtiği canlı bir kültür merkezi.
Kent, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Şubat 2026 verilerine göre, 1 milyon 852 bin 356 kişilik nüfusa sahip. Nüfusun 935 bin 763’ünü erkekler, 916 bin 593’ünü kadınlar oluşturuyor. TÜİK’in “İstatistiklerle Çocuk, 2025” bültenine göre, Türkiye genelinde çocuk nüfus oranı yüzde 24,8 iken, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 31 Aralık 2025 tarihi itibarıyla, Diyarbakır’da bu oran yüzde 35,5 olarak belirlendi. Bu yüksek oranla Diyarbakır, Türkiye genelinde en yüksek çocuk nüfus oranına sahip ilk 10 il arasında sekizinci sırada yer alıyor.
Diyarbakır’da dokuz yıldır faaliyet yürüten Önce Çocuklar Derneği, Kürtçenin Kurmancî lehçesinde çocuk ve gençlere seslendirme (dublaj) eğitimi verdi. Avrupa Birliği projesi Kültür Sanat Destek Programı’nın desteğiyle yaşama geçirdikleri Deng û Reng (Ses ve Renk) projesiyle 10-18 yaş aralığındaki 20 çocuk ve genç, anadillerinde seslendirme tekniklerini öğrendi. Hafta sonları yapılan eğitim, üçer saat sürdü. Çocuk ve gençler atölyede bulundukları günler spor yaptı, Kürtçe hikâye yazdı. Sadece atölye çalışmalarıyla sınırlı kalmayan eğitimlerin sonunda katılımcılar, Kürt lehçelerinde kesintisiz yayın yapan ilk ve tek Kürtçe çocuk eğlence kanalı Zarok TV’de seslendirme yapmaya başladı. Ebeveynler de hiyerarşik rollerinden sıyrılarak atölyelerde çocuklarına eşlik etti.

Bu projeyle çocuklar sadece eğitim alan edilgin katılımcılar değil, eğitim sürecinin yönünü belirleyen etkin birer hak öznesi durumuna geldiler. Derneğin Proje Koordinatörü Mazlum Mengüç, projede eğitmenlik yapan Cabbar Alp, Sosyal Hizmet Uzmanı Emrah Kırımsoy, çocuklar ve aileleri projeyi Muzır’a anlattı.
Mikrofon başında özgürleşen sesler
Proje kapsamında çocuk ve gençler, anadillerinde yaratıcı dil atölyelerine ve uygulamalı stüdyo çalışmalarına katıldılar. Seçtikleri animasyon karakterlerini Kurmancî seslendirdiler. Dört aylık eğitimin tamamlanmasının ardından, yayına hazır üç animasyon ve çizgi film içeriği projenin kapanış etkinliğinde izleyicilerle buluştu. Eğitimi tamamlayan 10 çocuk ve genç (6’sı kız, 4’ü oğlan) anadillerindeki yaratıcı üretimlerini Zarok TV’de sürdürüyor. Film ve çizgi film projelerinin olması durumunda, çocuk ve gençler Zarok TV’nin kendileri için belirlediği karakterleri seslendiriyorlar.
Atölyenin sekiz katılımcısı ise anadillerinde yazdıkları özgün hikâyeleri “Nivîskaren Piçuk” (Küçük Yazarlar) adlı çocuk öykü dergisine dönüştürdü.
Proje, çocuk ve gençlerin kültürel haklarına erişimine katkıda bulundu, anadillerine yönelik aidiyet duygularını güçlendirdi.
Katılımcıların anadillerinde yaratıcı üretime dahil oldukları proje, kültürel katılım ve çoğulculuğu güçlendiren sürdürülebilir bir kültür-sanat modelinin mümkün olabileceğini de gösterdi.
Beklentileri aşan yoğun ilgi
Koordinatör Mazlum Mengüç, çocuk ve gençlerin projeye ilgisinin beklentilerinin üzerinde olduğunu söyledi. Atölye için 15 kişilik kontenjanları bulunduğunu duyurmalarına karşın ilginin yoğunluğu sebebiyle bu sayıyı 20’ye çıkardıklarını kaydetti. Dernek, eğitimler başlamadan önce katılım için yaş sınırını 14-18 olarak belirlemişti ancak başvuruların fazlalığı sebebiyle yaş aralığını da esnetmek zorunda kaldı. Mengüç, atölye programları ve uygulamalı stüdyo çalışmalarına Diyarbakır dışındaki kentlerden geniş bir yaş aralığından başvuruların ve çevrimiçi katılım taleplerinin olduğunu aktardı. Katılımcı çocuklar ve ebeveynlerinin eğitime istekli, düzenli ve keyifli bir şekilde katıldıklarını belirtti.
Katılımcılar hikâye yazmayı, yazdıkları hikâyeleri seslendirerek anadillerini duygularıyla harmanlamayı, doğru tonlamayı ve karakter yaratmayı öğrendiler.

Mengüç, “Atölyeler ilerledikçe çocukların Kurmancî ile kurdukları bağ gözle görülür biçimde güçlendi” dedi. Mengüç’e göre, kamusal alanda görünmez olan dilin çocukların anadillerinde kendi sesleriyle içerik üretmeleri, dile karşı bir sahiplenme ve aidiyet duygusu geliştirmelerini sağladı.
Dernek, ebeveynlere yönelik birkaç atölye düzenledi. Mengüç, ailelerin çocuklarının anadillerinde yazma, konuşma ve kendini ifade etme becerilerindeki ilerlemeyi doğrudan gözlemlemelerinin destek ve heyecanlarını artırdığını söyledi. Aileler, bu tür projelerin devam etmesi yönündeki isteklerini derneğe iletti.
Çocuk ve gençlerin anadillerinde dijital içerik üretmeleri ve seslendirme yapmaları hem kültürel haklar hem de özgüven gelişimleri açısından çok katmanlı bir süreç. Mengüç, geniş bir gelişimsel yelpazedeki 20 katılımcının atölyede bir arada olmasının öğrenmeyi olumlu etkilediğini gözlemledi. Yaşı büyük çocukların yaşı küçük çocuklara kendiliğinden mentörlük yaptıklarını, böylece deneyim ve dil etkileşiminin arttığını aktardı.
Eğitmenler, seslendirme ve yaratıcı yazı çalışmalarını katılımcıların düzey ve ilgisine göre şekillendirdi. Mengüç, bunu şu sözlerle anlattı: “En önemlisi, çocuklar kendi hikâyelerini kendileri yazdı; içeriğin ham maddesi çocukların kendi üretimiydi. Bu da etkin katılımı en somut hâliyle hayata geçirdi.”
Çekingenlikten özgüvene uzanan köprü
Atölyenin ardından katılımcıların bireysel (zihinsel, dilsel ve psikolojik) ve toplumsal (kültürel aidiyet ve değerler) gelişimlerinde de değişiklikler gözlemleyen Mengüç, gözlemlerini şöyle aktardı:
“Başta çekingen olanlar süreç sonunda kendi hikâyelerini rahatça seslendirir hâle geldi. Psikolojik olarak özgüvenleri arttı, kendilerini ifade etmekte cesaretlendiler. Toplumsal olarak ise anadillerine ve kültürel kimliklerine dair bir aidiyet ve sahiplenme duygusu geliştirdiler. Dört-beş çocuğun seslendirmede belirgin bir yetenek sergilemesi, bu becerilerin bireysel bir keşfe dönüştüğünü de gösterdi.”
Dernek, Zarok TV’de içerik üreten çocuklar dışında geride kalan 10 çocuğun becerilerini korumaları ve geliştirmeleri için bünyesinde bir katılımcı ağı ve ürettikleri içerikleri arşivleyip paylaşabilecekleri bir alan oluşturmayı, ileri düzey atölyeler düzenlemeyi planlıyor. Medya ve kültür kurumlarıyla işbirliği yaparak çocuk ve gençlere üretimlerini sürdürebilecekleri kalıcı kanallar açmayı hedefliyor.
Sınırları aşan model ve dil bariyeri
Öte yandan, projeye başvurular sadece Türkiye ile sınırlı kalmadı. Farklı ülkelerden de ilgi gösterenler oldu. Başvuru sayılarının fazlalığı ve coğrafi dağınıklığı dernek için zorluk oluşturdu. Mengüç, “Bu kadar geniş bir ilgiyi yüz yüze bir formatta karşılamak pek mümkün değil” dedi. Bu ilgiyi “bu modele duyulan ihtiyacın geniş bir coğrafyaya yayılması” olarak yorumladı. Çevrimiçi katılma talebinin yoğunluğundan söz ederek, eğitimlerin çevrimiçi olarak yürütülebileceğini düşünmeye başladıklarını açıkladı. Projeden haberdar olan ancak eğitime katılamayan çocuklar da projeye ilgi gösterdi. “Bu ilgi, bir yandan projenin ne kadar karşılık bulduğunu gösterirken, diğer yandan da bu tür çalışmaları yaygınlaştırma sorumluluğunu bize hatırlattı” diye konuştu.
Mengüç’e göre, derneğin uğraştığı en büyük zorluk Kurmancî’de yeterli dil becerisine sahip çocuk sayısının azlığıydı. Kurmancî konuşma ve yazma becerisi sınırlı olan çocukların da eğitime başvurduklarını ancak verimliliği sağlamak için bu başvuruları reddetmek zorunda kaldıklarını aktardı.
Projeyi sürdürmek istediklerini belirterek, ileri düzey atölyeler ve çevrimiçi bir formatla daha fazla çocuğa ulaşmayı, projeyi büyüterek devam ettirmeyi planladıklarını kayda geçirdi.
Çocuğu özgürleştiren deneyimler
Eğitmen Cabbar Alp, eğitim sürecini ve stüdyoda çocuklarla nasıl çalıştığını anlattı. Tüm sürecin verimli geçtiğini söyleyen Alp, çocuklar ve ebeveynlerinin ilgisinin kendilerini mutlu ettiğini belirtti: “Çocukların aileleriyle birlikte kendi dillerinde, kendi hikâyelerini yazmaları, yazdıkları hikâyeleri sahnede canlandırmaları ve bunu yaparken gözlerindeki mutluluğu görmek heyecan vericiydi.” Katılımcıların projeye gösterdikleri ilgiyi ve heyecanla stüdyoya girmelerini ise “tarif edilemez bir mutluluk” olarak niteledi.

Atölyeye şehir dışından katılım taleplerini “Bu alanda nasıl bir boşluğun olduğunu ve bu tarz projelere ne kadar ihtiyaç duyulduğunu gösterdi” diyerek yorumladı.
Alp’e göre, katılımcıların yaş ortalamalarındaki farklılık ise “daha etkileyici ve birbirini pozitif etkileyen bir yaratım sürecini ortaya çıkardı.”
Katılımcılar eğitimlerde frekans aralıkları, ses değiştirme teknikleri, diyafram kullanımı gibi birçok konuda bilgi edindi. Zarok TV’de de çalışan Alp, en çok Kurmancî kullanımında zorlandıklarını anlattı: “Kürtçenin kamusal alanda (okul, kreş vb.) olmaması ve sadece evlerde ihtiyaç temelli kullanılması, gündelik yaşamdan tutun da kültür-sanat faaliyetlerine kadar dijital alanda bile ihtiyaçların tamamen başka bir dilde gideriliyor olması, Kürtçenin hem gramatik hem fonetik hem de doğru tonlarıyla ve kodlarıyla kullanımında yanlışlara ve deformasyonlara yol açmasıdır.”
Katılımcılardan 10’u Zarok TV’nin stüdyosunda dublaj yapıyor, birçok projede B (yardımcı rol) ve C (bölümlük rol) karakterleri seslendiriyor.
“Kendi dilimde de mutluyum”
Peki çocuk ve gençler süreç boyunca psikososyal açıdan nasıl geliştiler? Kendilerini ifade etme becerilerine dair hangi kazanımları elde ettiler?
Alp, utangaç bir kız çocuğunun yaptıkları özgüven alıştırmaları ve performans çalışmalarından sonra topluluk karşısına çıkarak kendi hikâyesini ve hedeflerini yüksek sesle anlatmayı öğrendiğini aktardı. Türkçe bilmediği için okulun ilk gününde akran zorbalığına uğrayan bir oğlan çocuğunun Kürtçeden nefret etmeye başladığını ebeveynlerine söylediğini ve onlardan da Kürtçe konuşmayı bırakmalarını istediğini anlattı. Yaratıcılık eğitimleri ve zekâ oyunlarının ardından çocuğun Kürtçe hikâye yazdığını, bu hikâyeyi canlandırdığını ve Nivîskaren Piçuk’u kastederek “Kendi dilimde de mutluyum” dediğini paylaştı. Kendini ifade etmekte zorlanan başka bir oğlan çocuğunun ise eğitimlerden sonra karikatür çizdiğinden, sesini değiştirmeyi öğrendiğinden, “Küçük Kara Balık” hikâyesinden esinlenerek bir balık hikâyesi yazdığından bahsetti.
Çocukların çıkardığı “Nivîskaren Piçuk” dergisine de değindi. Alp, çocukların anadillerinde oyun oynayarak ve hikâye yazarak duygusal açıdan özgürleştiklerini, duygu ve düşüncelerini endişelenmeden sosyal alanlarına taşıdıklarını gözlemledi. Buna dair hislerini şöyle ifade etti: “Bu durum beni çok mutlu etti. Çünkü kendi çocukluğumda yapamadıklarımı, onların yapabildiklerini görmek aslında hapsedilmiş ve bir sürü travmaya maruz kalmış, içimdeki küçük çocuğu bir nebze olsun özgürleştirdiğini hissettim.”
Katılımcılar bu tür eğitimlerin sürmesi yönündeki taleplerini derneğe olduğu gibi Alp’e de ilettiler. Projeyi sosyal medya üzerinden takip eden diğer çocuk ve ebeveynler ise yeni eğitimlerin düzenlenmesini talep etti. Bu durum Alp’e göre, “doğru bir iş yaptıklarını ve vermek istedikleri mesajın yerine ulaştığını gösterdi.”
Hayallerin sınırı ve gerçekliğin engelleri
Peki, bu çözüm modelinin sınırları ve kısıtları neler? Model bölgedeki diğer illerde uygulanabilir mi? Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’nda ‘tehlike altındaki diller’ arasında saydığı Kürtçenin Zazakî (Zazaca) lehçesine genişletilerek daha kitlesel ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulabilir mi? Bunun önünde ne gibi teknik, yapısal, finansal ve bürokratik engeller var?
Alp, Kürtçenin bütün lehçelerinde bu tür çalışmalar yapmak istediklerini söyledi. “Ulaşabildiğimiz her yere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu, bizim için bir tercih değil, zorunluluk” dedi. Alp’e göre, Kürtçenin resmî statüsünün olmaması, dilin günbegün erozyona uğraması sebebiyle Kürtçe konuşan kitlenin daralması, eğitmen ve sosyal çalışmacı bulma güçlüğü, ekonomik zorluklar bu gibi projeleri sınırlandırıyor. Alp, tüm engel ve zorluklara rağmen hayal kurmaya devam ediyor: “Kıt imkânlarla büyük işler yapmaya çalışıyoruz. En azından yapabileceğimizin hayalini yaşıyor ve büyütüyoruz. Ne de olsa hayal kurmanın bir sınırı yok.”
Jenerikteki gurur
Projeye katılan çocuklar ve ebeveynleri de projeyle ilgili duygu ve düşüncelerini aktardı.
Eğitime katılan 11 yaşındaki 5. sınıf öğrencisi, kendini daha iyi hissettiğini söyledi. “Sesimi duyurunca mutlu oluyorum. Böyle bir etkinliğin parçası olduğum için kendimle gurur duyuyorum” dedi. Eğitimi arkadaşlarına da önerdi, eğitime bir arkadaşıyla birlikte katıldı. Atölyeye katılmadan önce stüdyoya girip seslendirme yapmayı denediğini, eğitimin ardından eğitmen Alp’in olumlu yorum yaptığını belirtti. Şu anda Zarok TV’de seslendirme yapıyor. Bugüne kadar aralarında “Stick Man”, “The Magic School Bus” gibi animasyon dizilerindeki dört karakteri seslendirdi. “Jenerikte adımı görünce gurur duyuyorum” ifadelerini kullandı.
Kuşaklararası kültürel devir
Çocuğun annesi Nedret Bozhan (50) da kızıyla birlikte eğitime katıldı. Eğitimden memnun kaldığını söyleyerek, “Çocuğumuzla kendi dilimizde konuşmak bizim için gurur verici. Bunu oğlumla yapamamıştım. Kızımla başardığımız için mutluyum. Kültürümüzü yürütüyoruz, sesimiz ilerliyor” diye konuştu. Eğitimin kızının özgüvenine olumlu bir etkisi olduğunu gözlemledi.

Atölyede ebeveynlerin çocuklardan daha çekingen olduğunu gözlemleyen Bozhan, “İçimizdeki bir şeyleri kırdık. Kendimizle barıştık” dedi.
Oğluyla Kürtçe konuşamadıklarını anlattı. Anadilini sonradan öğrenen oğlu (16) üniversite sınavına hazırlandığı için eğitime katılmadı. Oğlunun “Anne, ben anlıyorum ama konuşamıyorum” dediğini, Kürtçe konuşmaktan kaçındığını aktardı.
Meraklı çocuklar, bilinçli cümleler
Dokuz yaşındaki, 3. sınıf öğrencisi atölyenin eğlenceli ve eğitici olduğunu “Birçok açıdan beni geliştirdiğini düşünüyorum. Bu eğitim süreci benim için çok heyecanlıydı” diyerek ifade etti. Eğitimi çevresine ve arkadaşlarına anlattığını, eğitimin onları da heyecanlandırdığını aktardı. Eğitimin kendisi üzerindeki etkilerini ise şöyle ifade etti: “Bu proje, beni birçok yönden daha meraklı kıldı. Çevremle olan iletişimimde iyiye doğru değişiklikler olduğunu fark ettim.” İrlanda yapımı okul öncesi animasyon dizisi Atom Town’daki “Calcium” karakterini seslendirdi. Seslendirme yapmaya devam etmek ve kendini daha fazla geliştirmek istediğini belirtti.
Geçmişle bugünü karşılaştıran kültürel gelişim
Hilal Melikoğlu (36), eğitime oğluyla birlikte katıldı. Eğitimin oğluna olan etkisini şu sözlerle anlattı: “Bu eğitim, Robin için iyi bir deneyim oldu. Bir yandan kendi kültürünü ve dilini sahiplendi, diğer yandan merak ettiği konularda daha fazla soru sordu” Oğlunun eğitimden sonra daha bilinçli ve daha seçici bir şekilde konuştuğunu gözlemledi: “Seçtiği kelimeler ve bunlara anlam yüklemesi gelişimini bize daha iyi gösteriyor. Sorduğu sorularla bugünü ve geçmişi kıyaslayarak kültürel gelişimin onun üzerindeki etkilerini görüyoruz.”

Yaşama pür dikkat odaklanmak
On bir yaşındaki, 5. sınıf öğrencisi eğitime katıldıktan sonra sesini ve diyaframını doğru kullanmaya başladı. Daha özgüvenli konuşmayı öğrendi. Verimli ve eğlenceli geçen eğitimin en güzel yanının çocuk dergisi çıkarmak olduğunu kaydetti. Atölyede birçok arkadaşı olduğunu söyledi. Zarok TV yapımı animasyon dizisinde “Azad” isimli karakteri seslendirdi ve anonim bir karakteri canlandırdı. Eğitimin yaşamına olan etkisini şöyle anlattı: “Hedeflerime pür dikkat odaklanmam gerektiğini, başarmak istediğim şeyler için çalışmak, disiplinli olmak, pes etmemek ve özgüvenli konuşmam gerektiğini öğrendim.”
Anadilinde eğitim almanın önemini, anadili ve kültürüyle kurduğu ilişkiyi şu ifadelerle vurguladı: “En önemlisi atölyemizde sadece Kürtçe konuştuk.Dillerin konuştukça pekiştiğini ve hayatımıza daha çok girdiğini anladım. Kendi anadilimi kültürel ve eğitimsel ortamda görmek beni mutlu etti. Artık kendi kültürüm ve dilimle ilgili çok daha güzel ve farklı çalışmalar yapmak istiyorum.”
Toplumsal aidiyet ve sanatla derinleşen farkındalık
İbrahim Yıldız (43), atölyenin bir bölümüne oğluyla birlikte katıldı. Eğitimin oğlunun kişilik gelişimine, toplumsal aidiyet kazanmasına ve kültürel değerleri edinmesinde olumlu bir etkisi olduğuna tanıklık etti: “Çocuğum ait olduğu toplumla ilgili kültürel çalışmalara katılarak toplumuna ve kültürüne ait pozitif bir bakış açısı geliştirdi ve derin bağlar kurdu. Bu durum, ona farkındalık kazandırarak özgüven, aidiyet ve değerli olma duygularını pekiştirip kişiliğini geliştirdi”.

Çocuğunun anadili ve kültürüyle artık daha anlamlı ve derin bir bağ kurduğunu anlattı: “Dilini sanatsal ve entelektüel çalışmalar içinde gören çocuğum diliyle daha anlamlı ve derin bağlar geliştirdi. Kendi dilinde konuşmaya, kitap okumaya, yazı yazmaya ve üretmeye daha istekli hâle geldi.”
“Senin dilin, senin hikâyen görünür olmaya değer”
Çocuk hakları, çocuk katılımı ve yetişkin-çocuk arasındaki güç dengesinin eşitlenmesi üzerine çalışan Emrah Kırımsoy, projeyi çözüm modeli, başarı kriterleri, sınırlılıklar ve eksiklikler bakımından değerlendirdi.

Kırımsoy’a göre, Deng û Reng, çocukların kendi anadillerinde kendi sesleriyle, kendi kültürel bağlamları içinde üretebilecekleri yeni bir üretim alanı açıyor. Kırımsoy, bunun önemini şu sözlerle vurguladı: “Diyarbakır gibi çok güçlü bir kültürel hafızaya sahip bir kentte, çocukların Kurmancî üzerinden seslendirme çalışmaları yapması, anadili evin ya da özel alanın sınırlarından çıkarıp kamusal, sanatsal ve yaratıcı bir alana taşıyor. Bu, çocuklara ‘Sen, senin sesin, senin dilin, senin hikâyen görünür olmaya değer’ diyor.”
Öte yandan, projenin tek bir etkinlik şeklinde tasarlanmaması da önem taşıyor. Katılımcıların ürettikleri eserlerin gösteriminin yapılması, çocukların yerel düzeyde kabul görmelerini sağladı. Kırımsoy, çocukların emek ve üretimlerinin kamusal alanda görünür olmasının önemli ve bir çocuk için bunun anlamının büyük olduğuna şöyle dikkat çekti: “Benim sesim duyuldu, emeğim görüldü, dilim değerli bulundu. Varım!”
Çocukların kültürel yaşamın etkin üreticileri hâline gelmelerini “etkin katılımının temeli” olarak tanımladı. Çocukların emeğinin bir karşılığının olmasıyla etkin katılımın sağlandığını ifade etti: “Katılım yalnızca çocuklara soru sormak ya da onları bir etkinliğe davet etmek değildir. Anlamlı ve etkin katılım, çocuğun sözünün ve emeğinin bir karşılık üretmesidir. Deng û Reng’de çocukların seslendirdiği eserlerin izleyiciyle buluşması, katılımın somut bir ürüne dönüşmesini sağlıyor.”
Katılımcıların Zarok TV’de üretmeye devam etmelerini ise “bir eşik” olarak niteledi. Bu somut çıktıları çocuklar açısından “güçlendirici bir deneyim” olarak değerlendirdi: “Öğrendiği şeyin bir karşılığı olduğunu, devam edebileceğini ve kamusal bir alanda değer bulabileceğini görür. Bu çalışmaya tanık olan ya da ondan haberdar olan çocuklar için ise ‘yapabilirlik’ örneği sunar, ilham verir. Bu yüzden bu çıktıları sürdürülebilirliğin tamamlanması olarak değil, sürdürülebilirliğe açılan güçlü bir hat olarak görmek gerekir. Kalıcılık için bu deneyimlerin tüm çocuklara ve düzenli destek mekanizmalarına yayılması gerekir.”
Sivil toplumun sınırları ve yapısal bariyerler
Bu proje modelinin Diyarbakır’a benzer sosyokültürel yapıya sahip şehirlerde yaygınlaştırılabileceğini, bunun önünde teknik, finansal ve bürokratik engellerin yanı sıra yapısal engeller olduğuna işaret etti: “Daha derinde yapısal bir mesele var: Türkiye’de çocukların kendi dillerini kullanma, kültürel aidiyetlerini yaşama ve kimliklerini özgürce ifade etme hakları hâlâ dar bir çerçevede ele alınıyor.”
Kırımsoy, Türkiye’nin taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çekince koyduğu 17., 29. ve 30. maddeleri hatırlattı. Bu maddeler çocukların bilgiye erişimini, eğitim amaçlarını ve azınlık haklarını koruma altına alıyor. Türkiye’nin bu çekincesinin Kürt çocukların anadil ve kültürel haklarının kamusal politika alanında güçlü bir biçimde tanınmasını sınırlayan bir zemin yarattığını belirtti: “Bu tür modeller, kamusal bir hak yükümlülüğünün parçası olarak değil, sivil toplumun kültürel proje faaliyeti olarak yapılandırılabiliyor. Oysa mesele sadece ‘Kürtçe dublaj eğitimi’ değildir. Mesele, çocukların kendi dillerinde kültürel yaşama katılma, üretme ve görünür olma hakkıdır.”
Görünmezliğe karşı güçlü bir destek
Kırımsoy’a göre, Deng û Reng gibi sanat ve dil odaklı mikro çözümler, çocuk işçiliği, eğitimden kopuş, dilsel dışlanma gibi birçok sorun ve hak ihlalini ortadan kaldıramaz ancak bunları daha fazla görünür kılar. “Çocukların sesini güçlendirir ve kamuya sorumluluğunu hatırlatır.” Bu tür projeler, “Çocuğa ses, alan, aidiyet ve güçlenme deneyimi kazandırır. Çocuk yalnızca ‘risk altındaki çocuk’ olarak değil; üreten, ifade eden, görünür olan bir özne olarak kabul edilir. Bu, çocukların görünmezleşmesine, muhatap alınmamasına ve değersiz hissetmesine karşı güçlü bir destek oluşturur.”
Çocuklarla birlikte, çocuklar için tasarlamak
Kırımsoy, kültür-sanat yoluyla çocuk koruma ya da katılım mekanizması kurmak isteyen diğer hak odaklı sivil toplum örgütlerine (STÖ) öneride bulundu. STÖ’lere kültür-sanat çalışmalarını yalnızca etkinlik olarak değil, çocukların haklarını deneyimlediği alanlar olarak tasarlamalarını önerdi. Kültür-sanat çalışmalarının hak temelli düzenlenmesi durumunda çocuk koruma ve katılım mekanizmasına dönüşebileceğinin altını çizdi: “Çünkü çocuk bu süreçte kendini ifade eder, akranlarıyla bağ kurar, yetişkinlerin özenli eşliğini deneyimler, görünür olur ve kendi emeğinin değerini fark eder. Kamusal alanda var olur, var eder.”
Örgütlere, projenin işleyişini çocuklarla birlikte hazırlamalarını tavsiye etti. Çocukların sadece katılımcı olmakla yetinmeyerek konu seçiminden ürünlerin paylaşımına kadar olan tüm aşamalarda söz sahibi olmaları gerektiğini vurguladı. Katılımcı çocukların kişisel veri ve üretimlerini paylaşırken etik ilkelere uymak gerektiğini kaydetti.
Projenin gücü için yanıtlanması gereken sorulara dikkat çekti: “Çocuk, süreçte kendini güvende hissetti mi? Sözünün bir karşılığı oldu mu? Kendi dilinde ve kendi üslubuyla ifade kurabildi mi? Proje sonrasında devam edebileceği bir alan oluştu mu?”
Yerel ekosistem şartı
“Bu tür çalışmalar mutlaka yerel ortaklıklarla desteklenmeli” diyen Kırımsoy, yerel yönetimler, yerel medya, kültür kurumları, okullar, çocuk hakları örgütleri ve sanatçıların birlikte düşünmeleri gerektiğini belirtti: “Çünkü çocukların kültürel hakları tek bir kurumun taşıyabileceği bir alan değildir; yerel bir ekosistem gerektirir.”
Sınırları aşan ortak güç: Dünyadan ilham veren modeller
Kültürel haklar, dilsel çeşitlilik ve çocuk/genç katılımını odağına alan Deng û Reng’in Türkiye’de ve dünyada benzer dinamiklerle yürütülen örnekleri de bulunuyor. Dezavantajlı veya tehlike altındaki dilleri çocuk ve gençlerin yaratıcı üretimleriyle (seslendirme, animasyon ve dijital medya aracılığıyla) yaşatmayı hedefleyen benzer projelerle canlandırma çalışmaları yapılıyor.
Meksika’da yok olma tehlikesi altındaki 68 yerli dili (Nahuatl, Maya, Zapotek vb.) korumak için başlatılan animasyon projesi “68 Voces, 68 Corazones” (“68 Ses, 68 Kalp”) bunlardan biri. Meksikalı grafik tasarımcı ve yönetmen Gabriela Badillo, Maya kökenli dedesinin ölümünün ardından onunla birlikte yok olan dilsel ve kültürel mirası fark etti. 2013’te başlattığı proje kapsamında yerli halkların kadim hikâyeleri ve mitlerini, o dilleri konuşan topluluk ve gençlerin kendi dillerinde seslendirmelerini ve kısa animasyon filmlerine dönüştürmelerini sağladı.
Yeni Zelanda’nın yerli dili Te Reo Māori, 20. yüzyılın ortalarında ciddi bir şekilde geriledi. 1970’lerde dili akıcı konuşabilenlerin sayısı hızla azalınca, ülkede dil yuvaları, Māori okulları ve Māori medyası gibi kapsamlı canlandırma programları başlatıldı. 1987’de Māori dili resmî dil statüsü kazandı ve televizyon (TV) yayıncılığı dilin yeniden görünür olmasında önemli rol oynadı. Te Karere ve Māori Television gibi TV kanalları aracılığıyla uzun zamandır eğitimde ve medyada dili canlı tutmak için çalışmalar yürütülüyor. Māori gençler ve yerel ses sanatçıları popüler küresel çizgi filmleri (“SpongeBob”, “Moana” veya “The Lion King”), yerli dillerinde yeniden seslendirdi.
Kanada’daki Indigenous Youth Roots kuruluşu yerli gençlerin geleneksel dilleriyle yeniden bağ kurmasını hedefleyen “Words in Motion” (“Hareket Hâlindeki Sözcükler”) canlandırma programını hayata geçirdi. Program, 18-29 yaş arasındaki yerli gençlere çevrimiçi ortamda kendi atalarının dillerini öğrenme ve kullanma olanağı sundu. Katılımcılar, anadillerinde kendilerini ifade etmeyi öğrendi; akranlarıyla dil pratiği yaptı, liderlik becerileri geliştirdi ve topluluk bağlarını kuvvetlendirdi. Sesli ve görsel içerikler üreterek akran mentörlüğü yaptı.
Unutulmaya yüz tutan dillerin çocuk hafızası
Türkiye’de ise bazı STÖ’ler, hak odaklı dernekler ve kültür-sanat kurumları, UNESCO kriterlerine göre yok olma tehlikesi altındaki dilleri ya da anadili pratiklerini yaratıcı atölyelerle çocuklara aktarmaya çalıştı. Çocukların ebeveynleri veya büyükanne/büyükbabalarıyla söyleşiler yaparak aile dillerini (Süryanice, Ermenice, Arapça vb.) kaydettikleri “Dijital Hikâye Anlatıcılığı” atölyeleri düzenledi. Çocuklar kendi sesleriyle kısa videolar çekerek veya podcast’ler yaparak kültürel üretime katıldılar. Bunlardan biri, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde tehlike altındaki diller ve kültürler üzerine çalışan Gola Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği’nin çocuklara yönelik düzenlediği dil ve sanat kampları. Çocuklar, unutulmaya yüz tutmuş Lazca ve Hemşince tekerleme, masal ve şarkıları yaratıcı drama, müzik ve ses atölyelerinde yeniden üreterek kayıt altına aldı.
Deng û Reng projesini yürüten Önce Çocuklar Derneği, İsviçre Büyükelçiliği’nin desteğiyle 2022’de “Dünyadan Kürtçe Sesler” çalışmasınıhayata geçirdi.

Dünya edebiyatındaki çocuk klasiklerinden 10 kitap (Tom Sawyer, Pinokyo, Monte Kristo Kontu vb.) Kurmancî seslendirilerek sesli kitaba dönüştürüldü, görsel betimlemeler eklenerek dijital mecralarda ve Zarok TV’de yayınlandı.
Müzelik nesne değil, yaşayan devingen yapı
Deng û Reng ve diğer projeler azınlıkta kalan veya dezavantajlı dilleri, kültürel mirası “geçmişe ait, müzelik bir nesne, sadece yaşlıların konuştuğu nostaljik bir unsur” olmaktan çıkarıyor; yaşayan ve yeni kuşakla dönüşen dinamik bir yapı olarak ele alıyor. Animasyon, seslendirme ve dijital medya gibi modern dünyanın tam merkezine taşıyor. Çocukların dili öğretici bir dil bilgisi dersi olarak değil, anadilleriyle kurdukları bağı sanatsal ve dijital bir üretimle birleştirmelerini ve özgüvenlerini güçlendirmelerini sağlıyor. Çocuklar anadillerini bir çizgi film karakterinin sesinde duyduklarında ya da o karakteri seslendirdiklerinde, dille kurdukları hiyerarşik bağ kırılıyor. Böylece çocukların anadillerinden ve kültürel üretimden uzaklaşmaları azaltılıyor, anadillerini kullanmaları teşvik ediliyor.
Dijital Medya Araştırmaları Derneği tarafından desteklenen bu içerik ilk olarak muzır.org‘da yayınlanmıştır.

