İçeriğe atla

Çözüm Gazeteciliği

İspanya demokratik bir hak olarak yenilenebilir enerji önündeki engelleri nasıl kaldırdı?

İklim krizinin yenilenebilir enerjiyi bir seçenekten çok zorunluluk hâline getirdiği günümüzde, İspanya Avrupa’nın en dikkat çekici enerji dönüşümü örneklerinden biri haline geldi. 

2025 yılında İspanya’da üretilen elektriğin yaklaşık yüzde 57’si yenilenebilir kaynaklardan sağlandı. Türkiye ise 2025 yılında elektrik üretiminin yalnızcayüzde 21–22’sini yenilenebilir enerjiden sağladı. 

Betimleme: Bu görsel, kurulu gücün kaynaklara göre dağılımını gösteren halka grafik. Grafikte en büyük pay Güneş (Fotovoltaik) kaynakta: %31,7. Onu Rüzgâr %22,6 ile izliyor. Bu iki kaynak birlikte kurulu gücün yarısından fazlasını oluşturuyor; yani kapasite kompozisyonunda yenilenebilirler belirgin biçimde öne çıkıyor. Diğer önemli kaynaklar şöyle: Kaynak Pay Güneş (Fotovoltaik) %31,7 Rüzgâr %22,6 Kombine çevrim %12,8 Hidroelektrik %11,6 Nükleer %4,8 Kojenerasyon %3,6 Diğer yenilenemez %2,3 Güneş (Termal) %1,6 Kömür %1,0 Diğer yenilenebilir %0,3 Genel tablo, kurulu güçte güneş ve rüzgârın açık ara baskın olduğunu, fosil kaynaklardan özellikle kömürün çok düşük paya indiğini gösteriyor. Kombine çevrim ise yenilenebilir olmayan kaynaklar içinde en büyük kalem olarak öne çıkıyor.

Bugün İspanya’nın yenilenebilir enerji kapasitesi 100 GW’ı aşmış durumda ve bunun yaklaşık yüzde 85’i rüzgâr ve güneş enerjisinden oluşuyor. Yalnızca son bir yılda 10 GW’lık yeni güneş FV kapasitesinin devreye alınması bile dönüşümün ölçeğini gösteriyor. 

Ancak bu hikâyeyi önemli kılan şeylerden biri yalnızca İspanya’da kurulan santrallerin büyüklüğü değil, yenilenebilir enerji sistemlerinin daha dayanıklı, verimli ve çevresel açıdan sürdürülebilir olma meselesi.

Bu haberde, İspanya’nın Avrupa’da yenilenebilir enerji alanında nasıl öncü ülkelerden biri haline geldiğini, bu dönüşümü mümkün kılan teknik ve kurumsal altyapıyı nasıl sağladığını, ayrıca Türkiye’nin bu deneyimden çıkarabileceği dersleri ele alıyoruz. 

Merkezinde yüksek bir güneş kulesi bulunan, etrafı dairesel biçimde yerleştirilmiş binlerce aynayla çevrili büyük bir güneş enerjisi tesisi görülüyor. Aynalar kuleye doğru ışık yansıtıyor ve kulenin tepesinde yoğun bir parlama oluşuyor. Kuşbakışı açı, tesisin geometrik düzenini ve ölçeğini çok güçlü biçimde ortaya koyuyor. Fotoğraf: Markel Redondo, Greenpeace, National Geographic.

Konuyu İspanya’da yenilenebilir enerji sektöründe operasyon ve bakım (O&M) alanında çalışan AEMER Derneği koordinatörü Alejandro Guillen ve yenilenebilir enerji mühendisi Patrick Aldo Muñoz Castilla ile görüştük. 

Onlarla gerçekleştirdiğimiz bu röportajlarda, güneş panelleri ve rüzgâr türbinlerinin kurulmasının ötesinde, şebeke yönetiminden enerji depolamaya, yapay zekâ destekli bakım teknolojilerinden biyoçeşitlilik korumasına kadar uzanan geniş bir dönüşüm alanını nasıl sağladıklarını ortaya koyuyor. Özellikle dikkat çekici olan ise, İspanya’nın yalnızca “yenilenebilir enerji üretimini artırmaya” değil, aynı zamanda bu üretimi uzun vadede sürdürülebilir kılacak çözümler geliştirmeye odaklanmış olması. 

Türkiye’nin gitmesi gereken yol ise daha uzun. Röportajın diğer tarafında ele aldığımız konu; Türkiye’nin enerji dönüşümünü nasıl gerçekleştirdiği, politika yapıcıların bu konuda sınırlayıcı yaklaşımları ve enerji dönüşümünün Türkiye’de ucuz ve temiz enerjiye erişim hakları çerçevesinde ele alınamaması. 

Bu konuyla ilgili görüştüğümüz 350 Türkiye Direktörü Efe Baysal, yenilenebilir enerjiye geçişle ilgili şu temel noktayı vurguladı: “Mesele fosil yakıtlardan çıktık, yenilenebilir enerjiye geçtik kadar basit bir şekilde görülmemeli, zira halihazırdaki sistemi dönüştürmeden yapılacak bu tip bir teknik uygulama yeni adaletsizlikler yaratacaktır.” 

Ayçiçekleriyle dolu geniş bir tarlanın arkasında yükselen bir güneş enerjisi kulesi görülüyor. Ön plandaki ayçiçekleri flu ve gölgede kalmış; arka plandaki kule ise güneş ışığını doğrudan alıyor. Kulenin arkasından yayılan parlak ışık, yenilenebilir enerjiyle doğa arasında sembolik bir bağ kuruyor.  Fotoğraf: Markel Redondo, Greenpeace, National Geographic.

Aynı zamanda fosil yakıtların Türkiye’de ciddi bir cari açığa sebep olduğunu ve kriz yokken bile ağır ithal faturalardan dolayı enflasyon üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu hatırlattı. Mesela Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği SEFİA’nın Elektrik Fiyat Hareketleri ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Piyasaya Etkisi raporuna göre de şayet 2024 yılında Türkiye fosil yakıtlara bağımlı olmasaydı, enflasyon rakamlarımız 2024’te yüzde 10 aşağı çekilebilirdi. Baysal, bu bakımdan geldiğimiz noktada yenilenebilir enerjiye geçişi artık bir seçenek değil, bir zorunluluk olarak görüyor. Böylece bu röportajda İspanya’daki enerji dönüşümünü operasyonel ve çevresel anlamda incelerken, Türkiye’nin hem ekonomik olarak bu dönüşüme ihtiyacı olduğunu hem de altyapı olarak hazır olmadığını fark ediyoruz. 

Temkinli adımlarla enerji dönüşümü

İspanya’nın rüzgâr ve güneş enerjisine yaptığı yatırımlar sayesinde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında yaşanan enerji krizinde ülke avantajlı bir konumda yer almış; birçok Avrupa ülkesi enerji arzında ciddi sıkıntılar yaşarken İspanya, daha çeşitli enerji kaynakları ve yüksek yenilenebilir enerji kapasitesi sayesinde süreci daha dayanıklı bir şekilde yönetebilmişti. 

Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye bu başarılı geçişi sağlayan ve büyümeyi destekleyen en önemli faktörlerden biri, aslında 2000’li yıllarda İspanya’da yenilenebilir enerji yatırımları için uygulanan bonus tarifeydi. Yani devlet yenilenebilir enerji üreten şirketlere normal piyasa fiyatından daha yüksek ve garantili bir ödeme yaptı. 

Yenilenebilir enerji mühendisi Patrick Muñoz’a göre amaç, güneş ve rüzgâr gibi teknolojilere yatırımı teşvik etmekti. Böylece yatırımcılar daha az riskle proje geliştirebilirdi. 

Bu sistem rüzgâr ve güneş enerjisi yatırımlarını, özellikle de fotovoltaik sistemleri destekliyordu: 

Fotovoltaik nedir?

“Güneş enerjisi farklı biçimlerde kullanılabilir. Termik güneş enerjisi olabilir ya da fotovoltaik olabilir. Fotovoltaik olanlar, güneş panelleri aracılığıyla doğrudan elektrik üreten sistemlerdir, yani güneş ışığını doğrudan elektriğe çeviren teknolojidir. En yaygın örneği güneş panelleridir; panellerdeki hücreler güneşten gelen enerjiyi elektrik akımına dönüştürür. Kısacası, “fotovoltaik enerji” denildiğinde genellikle güneş panelleriyle üretilen elektrik kastedilir.” 

Munoz’a göre sonradan yapılan bu teşvikler ekonomik açıdan bazı olumsuz sonuçlar da doğurdu, ancak başlangıç için gerekliydi ve işe de yaradı. İspanya’daki şirketler çok büyük yatırımlar yapmıştı, ancak o dönemde güneş enerjisi gibi teknolojileri kurmak oldukça pahalıydı. Hükümet 2013 yılında bu teşvikleri geri çekmek zorunda kaldı ve sonrasında yatırımcılarla şirketler arasında hukuki süreçler yaşandı. Daha sonra İspanya bunun ekonomik açıdan sürdürülebilir olmadığını söyledi ve bonus ödemelerini durdurdu. Bu yüzden 2017 ve 2018 yıllarında neredeyse hiç güneş paneli kurulmadı. Sonrasında ise güneş paneli üretim maliyetlerinin ciddi biçimde düşmesiyle yeni bir dönem başladı. Bugün fotovoltaik ve rüzgâr enerjisi projeleri, herhangi bir bonus desteği olmadan doğrudan piyasada rekabet edebiliyor. Munoz bu tür teşvik edici politikaların bir ülkede teknolojinin gelişmesi ve piyasanın oluşması açısından gerekli olduğunu düşünüyor. Yani bu tarz ekonomik problemlerin yaşanmasının normal olduğunu ama sürdürülebilir ve çevreci bir sektörel bir temel kurulması açısından gerekli olduğunu vurguluyor. 

Bir yolun sağ tarafında uzun bir hat boyunca uzanan büyük güneş enerjisi aynaları, sol tarafında ise elektrik iletim hattı görülüyor. Arka planda karlı dağlar ve açık mavi gökyüzü var. Güneş aynalarının parlak yüzeyleri gökyüzünü ve çevreyi yansıtıyor.  Fotoğraf: Markel Redondo, Greenpeace, National Geographic.

Röportaj boyunca diğer uzman Alejandro Guillén’in öne çıkardığı temel meselelerden biri, yenilenebilir enerjinin büyümesiyle birlikte ortaya çıkan “curtailment” sorunu; yani enerji şebekesinin fazla elektriği taşıyamaması nedeniyle üretimin zorunlu olarak sınırlandırılması. İspanya’da bugün birçok rüzgâr ve güneş santrali teknik olarak tam kapasite üretime hazır olmasına rağmen, düşük talep veya şebeke tıkanıklığı nedeniyle sistem operatörleri tarafından kısıtlanıyor. Bu durum hem enerji kaybına hem de ekonomik zararlara yol açıyor. Ancak sektör bu problemi yalnızca bir kriz olarak değil, yeni çözümlerin geliştirilmesi gereken bir alan olarak görüyor. Bu nedenle İspanya’da giderek daha fazla “hibrit” enerji parkı kuruluyor; örneğin bir rüzgâr santraline güneş enerjisi sistemi entegre ediliyor ya da tam tersi yapılıyor. Böylece bir kaynağın üretimi düştüğünde diğer kaynak devreye girebiliyor ve şebeke daha dengeli çalışabiliyor. Örneğin, gece saatlerinde güneş panelleri üretim yapmadığında rüzgâr üretimiyle de elektrik sunulabilmesini sağlıyor.

Benzer şekilde enerji depolama sistemleri de bu dönüşümün merkezine yerleşmiş durumda. Röportajda Alejandro Guillén’in vurguladığı üzere, batarya sistemleri sayesinde yenilenebilir enerji yalnızca üretildiği anda değil, elektrik talebinin yüksek olduğu zamanlarda da kullanılabiliyor. Bu durum hem şebeke üzerindeki baskıyı azaltıyor hem de boşa giden yenilenebilir enerjinin sisteme yeniden kazandırılmasını sağlıyor.

İspanya deneyimi, enerji dönüşümünün yalnızca daha fazla üretim kapasitesi kurmakla değil, depolama teknolojileri ve akıllı şebeke sistemleriyle birlikte düşünülmesi gerektiğini gösteriyor. 

Patrick Munoz da bu konuda İspanya’nın önünde bazı limitler olduğunu düşünüyor: 

“Şu anda bataryalar büyük ölçekli enerji depolama açısından oldukça pahalı. Yeni bir yenilenebilir enerji santrali kurulduğunda belirli bir saatlik depolama kapasitesi bekleniyor. Ancak örneğin bir fotovoltaik tesis, yalnızca kapasitesinin bir saatini, en fazla iki saatini depolayacak şekilde planlandığında ekonomik olarak kârlı olabiliyor. İki saatten daha uzun süreli depolama gerektiğinde maliyetler çok yükseliyor ve proje kârlılığını kaybediyor.

Ayrıca elimizde yeterince alternatif depolama teknolojisi de yok. Tarih boyunca enerjiyi atalet sistemleriyle, pompajlı hidroelektrikle ya da başka yöntemlerle depolamaya çalıştık. Ancak bugüne kadar düşük maliyetli ve geniş ölçekte uygulanabilir bir depolama çözümü geliştirebilmiş değiliz. Bu nedenle bunun yenilenebilir enerjinin daha fazla büyümesinin önündeki temel sınırlamalardan biri olduğunu düşünüyorum.”

Alejandro Guillén ise bu konuda çözümün yeni mimariler, teknolojiler ve giderek daha uzmanlaşmış ve esnek teknisyenler ile sağlanabileceğini düşünüyor.

Dünyanın birçok yerinde yenilenebilir enerji üretimini limitleyen diğer faktörlerden biri iklim değişikliği. Aynı şekilde İspanya’da da uzun süren yoğun yağışlar ve sel felaketleri son yıllarda artış gösterdi. Ancak Patrick Muñoz’a göre İspanya bu konuda da dersine çalışmış. Şebeke genelinde oldukça gelişmiş kapasite kontrol sistemleri bulunuyor. Bu da voltaj yükseldiğinde ya da düştüğünde sistemi dengelemeyi kolaylaştırıyor. Ancak gelecekte daha fazlasına ihtiyaç olacak. Daha fazla kaynağa ve özellikle daha fazla depolama çözümüne ihtiyaç duyulacak:

“Örneğin hidroelektrik sistemler tersine çalıştırılarak enerji depolamak için kullanılabilir. Güneş enerjisi kullanılarak su yukarı pompalanır, sonra ihtiyaç duyulduğunda tekrar aşağı bırakılarak elektrik üretilir. Bu yöntem çok verimli olmasa da enerji depolamanın bir yoludur ve yenilenebilir enerjinin boşa gitmesini önleyebilir. Gelecekte bundan daha fazlası gerekecek. Çünkü artık hava koşullarını eskisi kadar öngöremediğimiz için elektriği yönetmek daha zor hale geliyor.”

Ayrıca bahsetmek gerekirse, hidroelektrik, suyun hareket enerjisinden yararlanarak elektrik üreten sistemdir. Genellikle barajlarda veya akarsu santrallerinde, akan ya da düşen su türbinleri döndürür ve bu türbinler jeneratör aracılığıyla elektrik üretir. Kısacası, su gücüyle elde edilen yenilenebilir enerji türüdür. İspanya’nın bu anlamda da kapasitesi mevcut.

Drone denetimleri, dijital ikiz teknolojileri ve yapay zekâ 

Alejandro Guillén’in paylaştığı bir diğer dikkat çekici detaylardan biri de dijitalleşme ve yapay zekâ uygulamalarının enerji sektöründeki rolü. İspanya’daki birçok yenilenebilir enerji tesisi artık gelişmiş SCADA sistemleriyle gerçek zamanlı olarak izleniyor. Drone denetimleri, termografik analizler, titreşim ölçümleri ve dijital ikiz teknolojileri sayesinde arızalar ortaya çıkmadan önce tespit edilmeye çalışılıyor. Yapay zekâ destekli veri analitiği ise yalnızca teknik arızaları değil, elektrik fiyatlarını, bakım planlamalarını ve şebeke kısıtlamalarını birlikte analiz ederek santrallerin en verimli şekilde çalışmasını sağlıyor. Bu teknolojiler yalnızca ekonomik verimlilik sağlamıyor; aynı zamanda gereksiz bakım operasyonlarını ve ulaşım süreçlerini azaltarak çevresel ayak izini de küçültüyor.

Ayrıca Guillén yenilenebilir enerji altyapılarının çevresel etkileri konusundaki tartışmaları da paylaştı. İspanya bu tartışmaları da merkeze alıyor. Çünkü rüzgâr ve güneş enerjisi düşük karbonlu teknolojiler olsa da, büyük ölçekli enerji altyapıları arazi kullanımı, atık yönetimi ve biyoçeşitlilik açısından yeni sorunlar yaratabiliyor. İspanya’da bu riskleri azaltmak için doğal bitki örtüsünü koruyan uygulamalar, fauna geçiş koridorları, kuş yuvaları, geçirgen çitler ve gelişmiş atık geri dönüşüm protokolleri kullanılıyor. Operasyon ve bakım ekipleri yalnızca teknik performanstan değil, aynı zamanda toprak korumasından endüstriyel atık yönetimine kadar uzanan çevresel sorumluluklardan da sorumlu tutuluyor. İspanya’nın sorumlu olduğu Paris Anlaşması, COP26 gibi uluslararası konferanslar ve Avrupa Birliği’nin genel iklim politikaları da ülkeyi bu konuda sorumlu tutuyor. 2026’ya yaklaşırken İspanya hedeflere şaşırtıcı derecede yakın görünüyor. Patrick Munoz bu bağlamda şunları ekledi: 

“Şaşırtıcı diyorum, çünkü son yıllarda bağlantı izinleri ve erişim süreçlerinde çeşitli sorunlar yaşandı. Buna rağmen hem fotovoltaik hem de rüzgâr enerjisinde kurulu kapasite bakımından hedeflere ulaşmak için çok büyük bir mesafe kalmadı. Bu nedenle İspanya’nın hedeflerini gerçekleştirmek açısından oldukça iyi bir konumda olduğunu düşünüyorum.”

Betimleme: Bu grafik, İspanya’da elektrik üretim kaynaklarının 2016–2025 arasında yüzdesel dağılımını gösteren yığılmış alan grafiği. Öne çıkanlar: Rüzgâr en büyük paylardan biri olarak dönem boyunca güçlü kalmış. 2016’da %18,4 iken 2024’te %23,2, 2025’te ise %21,6 seviyesinde görünüyor. Güneş fotovoltaik çok belirgin biçimde artmış. 2016’da yalnızca %3,1 olan payı 2021’de %8,2, 2024’te %17,0, 2025’te %18,4 olmuş. Grafikteki en dikkat çekici yükseliş bu kaynakta. Nükleer enerji oldukça istikrarlı seyretmiş. Çoğu yıl %20–22 bandında; 2025’te %19,1. Hidroelektrik yıllara göre dalgalı. 2017’de %7,1’e düşerken 2018’de %13,2, 2022’de %6,6, 2024’te %13,3, 2025’te %12,4 görünüyor. Bu dalgalanma yağış ve su rezervlerine bağlı üretim değişimlerini düşündürüyor. Kojenerasyon payı düşüş eğiliminde. 2016’da %10,0 iken 2025’te %5,7’ye gerilemiş. Hidroelektrik barajlı gri alan olarak 2022’de %25,0 ile zirve yapıyor; 2025’te %16,8. Genel olarak grafik, İspanya’da elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların, özellikle rüzgâr ve güneşin, giderek daha baskın hale geldiğini; buna karşılık kojenerasyon ve bazı fosil/termal kaynakların payının azaldığını anlatıyor.

Yoğunlaştırılmış güneş enerjisi tesisleri de bir çözüm 

Guillén’e göre bir diğer önemli başlık ise “revamping” ve “repowering” süreçleri. İspanya’da eski rüzgâr türbinleri ve düşük verimli ekipmanlar giderek daha güçlü ve daha verimli yeni teknolojilerle değiştiriliyor. Böylece yeni arazi kullanımını artırmadan mevcut sahalardan daha fazla enerji üretmek mümkün oluyor. Patrick Munoz ise yenilenebilir enerji sektöründe iyileştirmelerin yoğunlaştırılmış güneş enerjisi santrali kurmasıyla mümkün olduğunu düşünüyor. Çünkü bu tesisler şebekeye atalet sağlayabilen ve daha kararlı üretim yapabilen sistemler. Fotovoltaik sistemler de elektrik üretir, ancak güneş kaynağı ortadan kalktığında üretim bir anda düşebilir ve şebeke bunu dengelemek zorunda kalır. Oysa yoğunlaştırılmış güneş enerjisi tesislerinde üretim daha kontrollü biçimde azalır ya da depolama sayesinde bir süre daha devam edebilir. İspanya bu konuda da iyi bir konumda yer alıyor. Dünyanın yoğunlaştırılmış güneş enerjisi teknolojisinde öncü ülkelerinden biri. Özellikle Endülüs ve Extremadura bölgelerinde çok sayıda yoğunlaştırılmış güneş enerjisi tesisi bulunmaktadır. 

Bugün İspanya’nın deneyimi, yenilenebilir enerjiye geçişin yalnızca teknik bir mesele olmadığını; aynı zamanda bakım kültürü, uzmanlaşmış iş gücü, veri yönetimi, çevresel standartlar ve uzun vadeli planlama gerektiren bütünlüklü bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. İki uzman da sık sık şu iki fikri tekrar ediyor: Asıl mesele yalnızca daha fazla güneş veya rüzgâr paneli kurmak değil; bu sistemleri onlarca yıl boyunca güvenli, verimli ve çevreyle uyumlu biçimde işletebilecek bir altyapı kurmak. Ve bu dönüşümün başarısı, büyük ölçüde görünmeyen operasyon ve bakım süreçlerinde şekilleniyor. Yani sürdürülebilir enerji dönüşümünün yalnızca yeni tesisler kurmak olmadığını, mevcut altyapıları daha verimli ve daha düşük çevresel etkiyle yeniden tasarlamak anlamına geldiğini vurguluyor.

Türkiye’de perspektif değiştirilmeli

Türkiye’de yenilenebilir enerjiye geçişin yalnızca bir iklim politikası olarak değil, aynı zamanda bir enerji hakkı ve enerji demokrasisi meselesi olarak ele alınması gerekiyor. 350 Türkiye Direktörü Efe Baysal’a göre, enerjiye erişim bugün ısınma, aydınlanma, temiz suya, eğitime ve sağlığa erişim gibi temel hakların ön koşullarından biri. Bu nedenle enerjiyi yalnızca piyasa koşullarına bırakılan bir meta olarak görmek yerine, hak temelli bir yaklaşımla değerlendirmek gerekiyor. Baysal, “Enerjinin bir hak olarak ele alındığı; üretiminde ve dağıtımında halkın söz hakkının olduğu; kamucu bir anlayışın tesis edilerek enerji topluluklarının ve kooperatiflerinin ön plana çıktığı bir sistemi savunuyoruz” diyerek mevcut merkezi enerji sistemine alternatif olarak daha katılımcı modeller öneriyor. Ona göre, güneş ve rüzgâr enerjisinin doğası gereği dağıtık olması, bu kaynakları yalnızca düşük karbonlu değil, aynı zamanda daha demokratik bir enerji sisteminin temeli hâline getirebilir.

“Güneş ve rüzgâr doğası gereği merkezi değildir. Her yerdedir, bu bakımdan da özünde demokratiktir ve küresel krizlere karşı da şerbetlidir.”

Baysal, yenilenebilir enerjiye geçişin çevresel olduğu kadar ekonomik ve stratejik bir zorunluluk da olduğunu vurguluyor. Ona göre fosil yakıtlara bağımlı enerji sistemi yalnızca iklim krizini derinleştirmiyor, aynı zamanda Türkiye’yi küresel jeopolitik krizlere karşı kırılgan hale getiriyor. Bu duruma örnek olarak son dönemde gündeme gelen Hürmüz Boğazı krizini gösteren Baysal, boğazın kapanmasının yalnızca iki aylık süreçte Türkiye’ye yaklaşık 3 milyar dolarlık ek maliyet yaratabileceğini belirtiyor. Ona göre bu tür krizler, fosil yakıtlara dayalı enerji sisteminin ekonomik risklerini açıkça ortaya koyuyor: “Fosil yakıtlar sadece yeryüzünü yakmıyor, aynı zamanda cebimizi de yakıyor.” Bu nedenle yenilenebilir enerjiye geçiş artık bir tercih değil, enerji güvenliği ve ekonomik istikrar açısından da bir zorunluluk olarak görülmeli. 

Baysal’a göre ekonomik olarak yapılacak böyle büyük bir değişiklik için enerji sisteminin nasıl işlediğini de yeniden düşünmek gerekiyor. Bu noktada enerji toplulukları ve kooperatifleri önemli araçlar olarak görülüyor. “İnsanları sadece tüketici değil, aynı zamanda üretici haline de getiren” bu modellerin enerji üretimi üzerindeki kararların daha yerelden ve daha katılımcı biçimde alınmasını sağlayabileceğini belirtiyor. Böylece yenilenebilir enerji dönüşümü yalnızca iklim hedeflerine ulaşmanın değil, aynı zamanda enerji alanındaki demokratikleşmenin de bir aracı haline gelebilir.

Bununla birlikte Türkiye’de enerji kooperatiflerinin ve topluluk temelli enerji modellerinin gelişiminin önünde önemli yapısal engeller bulunuyor. Baysal’ın aktardığına göre, 2019 yılına kadar Türkiye’nin farklı bölgelerinde kırktan fazla yenilenebilir enerji kooperatifi girişimi bulunurken, sonrasında yapılan mevzuat değişiklikleri bu modellerin yaygınlaşmasını zorlaştırdı. Özellikle kooperatif üyelerinin aynı bağlantı noktasında bulunmasını zorunlu kılan düzenlemeler ve kooperatiflerin şebekeye erişimde sahip olduğu önceliklerin kaldırılması, topluluk temelli enerji projelerinin önünde ciddi engeller yarattı. 

Yenilenebilir enerjiye sağlıklı ve temiz bir şekilde geçiş artık yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir zorunluluk. Bu noktada İspanya deneyimi önemli bir örnek sunuyor. Röportaj boyunca uzmanların da vurguladığı gibi, yenilenebilir enerji dönüşümünün başarısı yalnızca yeni kapasite kurmaya değil, depolama teknolojilerine, uzmanlaşmış iş gücüne, dijitalleşmeye, uzun vadeli bakım stratejilerine ve destekleyici kamu politikalarına bağlı. Türkiye açısından da temel mesele yalnızca daha fazla yenilenebilir enerji üretmek değil, bu üretimi sürdürülebilir kılacak teknik, politik ve kurumsal altyapıyı oluşturabilmek.

Benim İçin Özetle
İspanya 2025'te elektrik üretiminin yüzde kaçını yenilenebilir enerjiden sağladı?
İspanya'nın kurulu gücünde en büyük pay hangi yenilenebilir enerji kaynağına aittir?
İspanya'nın toplam yenilenebilir enerji kapasitesinin yaklaşık yüzde kaçı rüzgâr ve güneşten oluşuyor?
Türkiye 2025'te elektrik üretiminin yüzde kaçını yenilenebilir enerjiden sağladı?
Son bir yılda İspanya'nın kaç GW'lık yeni güneş FV kapasitesi devreye alındı?

Shorts ile öğren

Dijital Akademi

Tüm Atölyeler →