
Kararlar nasıl alınır, kim belirler?
NATO’nun bu yılki zirvesi 7-8 Temmuz’da Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılacak. Bu tür zirveler yalnızca siyasi ve diplomatik gündemleriyle değil, aylar öncesinden başlayan güvenlik ve lojistik hazırlıklarıyla öne çıkıyor. Geçen yıl Lahey’deki zirvede olduğu gibi, ulaşımın yeniden düzenlendiği, geniş güvenlik çemberlerinin kurulduğu ve konaklama kapasitesinin özel olarak planlandığı bir tablo Ankara için de şekilleniyor. 7-8 Temmuz öncesinde başkentte bu hazırlıklar sürerken, trafik kısıtlamaları ve güvenlik önlemlerine ek olarak kamu çalışanlarına iki gün idari izin verilmesi de gündemde.
Fakat şehir aylarca hazırlansa da ana oturum muhtemelen maksimum iki saate, sonuç bildirgesi tek sayfaya sığdırılacak. Yani geçen yıl Lahey zirvesinde olduğu gibi içeriğe “Trump ayarı” yapılacak. Zira Trump’ın konuşan kendisi olmadığında uzun toplantılara katlanamadığı, birkaç paragraf dışında metin okumadığı biliniyor.
Trump’ın ikinci döneminin ilk NATO zirvesi tamamen onu “idare etmeye” yönelik kurgulandı ve bildirge, tartışma yaratabilecek başlıklardan özellikle arındırıldı. Ukrayna savaşı gündemden tamamen çıkarılmadı ama önceki zirvelere kıyasla geri planda tutuldu; çünkü Avrupa ile Washington arasındaki görüş ayrılıklarının görünür hale gelmesi istenmedi. Buna karşılık Trump’ın yıllardır talep ettiği savunma harcamalarının GSYH’nin %5’ine çıkarılması hedefi zirvenin merkezine yerleştirildi ve sonuç metnine bu başlık damga vurdu.
Trump Ayarı
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin rolü ise bu yüzden dikkat çekici. Nitekim 2018’deki bir zirvede Trump masayı dağıtma noktasına geldiğinde, Rutte araya girip artan savunma harcamalarının “asıl Trump sayesinde olduğu” vurgusunu yaparak tansiyonu düşüren isim olmuştu. O günden sonra kendisine takılan “Trump whisperer” lakabı da buradan geliyor: yani güç kullanmadan, karşısındakini sakinleştirip yönlendirebilen, gönlünü okşayarak istediği noktaya çekebilen kişi. Lahey’de de benzer bir rol üstlendi; bir yandan müttefikleri ortak zeminde tutarken, diğer yandan Trump’ın kendisini kazanan taraf olarak hissedeceği bir çerçeve kurarak zirvenin fiyaskoya dönüşmesini engelledi.
Konsensüsün Sınırları
Zaten NATO genel sekreterlerinin asli rolü de bu: uzlaşma üretmek. Çünkü ittifakta oylama yok; bir metin ancak herkes “tamam” dediğinde, konsensüs ile NATO kararı haline geliyor. NATO’da karar çıkmaması da bir karardır; çünkü tek bir ülkenin itirazı süreci tamamen durdurabilir.
İşte Lahey zirvesi öncesindeki gerilimin nedeni de tam olarak buydu. ABD Başkanı Trump, müttefiklerden savunma harcamalarını %5’e çıkarma taahhüdü isterken, bu talep otomatik olarak NATO kararı olamıyor; 32 ülkenin tamamının aynı noktaya gelmesi gerekiyor.
Türkiye bunun somut örneklerinden birini İsveç ve Finlandiya’nın üyelik sürecinde kullandı. NATO yeni üye davetlerini de konsensüsle aldığı için Ankara’nın itirazı süreci fiilen yavaşlattı; 2022’de Türkiye vetosunu ancak üçlü mutabakat sonrasında kaldırdı, İsveç’in üyeliği de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2024’teki onayına kadar bekledi. Yani “ABD istiyor, o halde olur” denmedi; Türkiye’nin onayı olmadan genişleme tamamlanamadı.
ABD’nin süper güç konumu ise bu süreci ortadan kaldırmıyor ama fiilen yönlendirmesini kolaylaştırıyor. Nitekim Trump Lahey zirvesi öncesinde NATO’nun temel ilkelerinden biri olan 5. maddeyi bile tartışmaya açtı. Şubat ayında Oval Ofis’te yaptığı açıklamada, müttefikler savunma harcamalarını artırmazsa ABD’nin güvenlik taahhüdünü gözden geçirebileceğini söyledi: “Eğer ödeme yapmazlarsa, onları savunmayacağım.”
5. Madde: Otomatik savunma mı, siyasi karar mı?
İttifakın bel kemiği olarak görülen 5. madde, çoğu zaman “bir ülkeye saldırı olursa herkes otomatik olarak savaşa girer” şeklinde yorumlanıyor. Oysa metin bu kadar katı bir yükümlülük getirmiyor.
NATO’nun kolektif güvenlik sistemi iki temel mekanizma üzerinden işliyor: Madde 4 ve Madde 5. Madde 4, bir üye ülkenin toprak bütünlüğünün, siyasi bağımsızlığının veya güvenliğinin tehdit altında olduğunu düşündüğü durumlarda devreye girer. Bu aşamada askeri bir yükümlülük doğmaz; müttefikler sadece istişare eder.
Madde 5 ise daha ağır bir eşiği ifade ediyor. Bir NATO ülkesine yönelik silahlı saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılır. Ancak bu madde otomatik olarak devreye girmez; her olay ayrı ayrı değerlendirilir. “Silahlı saldırı” yalnızca klasik askeri saldırılarla sınırlı değildir; terör, siber ve hibrit saldırılar da bu kapsama girebilir.
Madde 5’in işletilmesi için iki koşul gerekir: saldırının kabul edilmesi ve saldırıya uğrayan ülkenin NATO desteğini istemesi ya da teklif edilen desteği kabul etmesi. Yani süreç tamamen siyasi bir onaya bağlıdır.
Bu koşullar oluştuğunda Kuzey Atlantik Konseyi toplanır ve konsensüs sağlanırsa Madde 5 siyasi olarak ilan edilir. Ancak bu ilan da, otomatik bir askeri karşılık anlamına gelmez.
Her ülke “gerekli gördüğü” katkıyı sağlar; bu askeri olabilir ama zorunlu değildir.
NATO ise bu süreci koordine eder. Sonuç olarak, kolektif savunma mekanizması otomatik bir zorunluluk değil, siyasi irade ve uzlaşmaya dayalı bir çerçevedir.
Ukrayna: Güvenlik mi, Maliyet mi?
Bu çerçeve, NATO’nun krizlere nasıl yaklaştığını anlamak için kritik. Çünkü ittifakın en temel güvenlik taahhüdü bile siyasi tercihlere, maliyet hesaplarına ve müttefikler arasındaki uzlaşmaya bağlı.
Washington Ukrayna savaşına bir güvenlik meselesi olarak değil, maliyet ve pazarlık dosyası olarak baktığı için Avrupa’da alarm zilleri çalıyor. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump’ın yaklaşımını şu sözlerle özetlemişti: “Başkan, Ukrayna savaşını yalnızca hayatını kaybedenler açısından değil, aynı zamanda ABD’li vergi mükellefleri açısından da son derece adaletsiz buluyor.”
Nitekim geçen yıl Mart ayında ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı tüm askeri yardımları askıya aldı ve Kiev’e Rusya ile anlaşması için baskıyı artırdı. Sonrasında kurulan modelde ise ABD doğrudan sevkiyat yapmak yerine kendi stoklarındaki silahları Avrupa ülkelerinin finansmanıyla Ukrayna’ya göndermeye başladı; yani askeri destek sürdü ama mali yük büyük ölçüde Avrupalılara kaydırıldı.
Avrupa’nın Planı: ABD’siz Senaryo
ABD’nin NATO’daki rolüne dair belirsizlik arttıkça Avrupa’da savunma politikası hızla değişiyor. Brüksel, üye ülkelerin harcamalarını artırabilmesi için mali kuralları gevşetmeyi ve 800 milyar Euro’ya kadar kaynak yaratabilecek bir çerçeve açıkladı.
Avrupa ülkeleri son beş yılda silah ithalatını üç katına çıkardı; küresel silah ithalatındaki payı %12’den %33’e yükseldi. Aynı dönemde ABD’nin güvenlik garantisinin tartışmaya açılması bu artışın başlıca nedenlerinden biri oldu. Ancak Avrupalı NATO ülkelerinin silah ithalatı (Ukrayna hariç) %140’ın üzerinde artarken, satın alınan silahların yaklaşık %48’i ABD menşeili.
(Bu veriler, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporlarına dayanıyor. SIPRI, küresel silahlanma, askeri harcamalar ve silah transferleri konusunda en kapsamlı ve en güvenilir veri setlerini üreten, gazeteciler için temel referans kabul edilen kurumlardan biri. Takibe almanızı öneririm.)
Silahlanma ve Bağımlılık Paradoksu
Ancak burada da bir çelişki var. Avrupa hızla silahlanırken, bu silahların önemli kısmı hâlâ ABD’den geliyor. Son verilere göre Avrupa’nın silah ithalatının yaklaşık yarısı ABD kaynaklı. Bu da şu paradoksu doğuruyor:
Avrupa, ABD’ye bağımlılıktan kurtulmak için yeniden silahlanıyor — ama bunu yaparken yine ABD’ye bağımlı kalıyor.
Bu nedenle Avrupa Birliği, sadece harcamayı artırmakla kalmayıp bu bağımlılığı sınırlayacak mekanizmalar kurmaya çalışıyor. SAFE (Security Action for Europe) programı kapsamında üye ülkelere uzun vadeli ve düşük maliyetli krediler sağlanacak; mühimmat, hava savunma sistemleri, drone ve anti-drone teknolojileri gibi kritik alanlarda üretimin Avrupa içinde artırılması hedeflenecek. Ortak alım projeleri teşvik edilerek hem maliyetin paylaşılması hem de parçalı savunma sanayisinin daha bütünleşik hale getirilmesi amaçlanıyor.
İttifak’ın ilk Genel Sekreteri Lord Hastings Lionel Ismay’a atfedilen bir söz var: NATO’nun amacı “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmaktı.” Bu denklem artık değişiyor. Ve Avrupa, Amerikalılar olmadan Rusları “dışarıda” tutup tutamayacağını sorguluyor — ve bu olasılığa karşı yeni bir pozisyon almaya çalışıyor.
Son söz niyetine
Gabriel García Márquez’in yıllar önce yazdığı gibi:
“Şimdi, olgu ve fikir iç içe geçmiş durumda: haberlerde yorum var, editoryaller de olgularla bezeli. ‘Haber kaynakları’ndan veya (adının açıklanmasını istemeyen) ‘hükümet yetkilileri’nden ya da kim oldukları bilinmeyen gözlemcilerden yapılan alıntılar, cezasız kalan tüm ihlalleri örtbas ediyor.”
Örtbas etmemek için kuralları, kurumları, hukuku iyi bilmek gerekiyor. Ne zaman uygulandığını, ne zaman yok sayıldığını görmek ve bunu görünür kılmak gerekiyor.
Dilerim bu seri buna küçük de olsa bir katkı sağlamıştır.
Yine Márquez’in dediği gibi:
“Tüm gazeteciliğin, tanım olarak, araştırmacı olduğu bilinmelidir… Ve ahlakın (etik’in) öylesine bir meslek şartı değil, vazgeçilmez bir şart olduğu bilinmelidir.”
