Bu bülten serisinde neler var?
ABD ve İsrail’in İran’a ortak saldırıları 28 Şubat Cumartesi günü başladı. Aynı gün İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ve beraberindeki üst yetkililer, hedef gözetilerek, yani bir suikast saldırısında öldürüldü. İran da misilleme olarak İsrail’e ve bölge ülkelerindeki Amerikan askeri hedeflerine saldırılara başladı.
ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat’ta sosyal medyada yayımladığı 8 dakikalık konuşmasında, Destansı Öfke Operasyonu (Operation Epic Fury) olarak adlandırdığı saldırıların gerekçesini “İran’ın müttefikleri tehdit eden nükleer silahlar geliştirmesi” ve bu silahların “yakında ABD’yi de hedef alma ihtimali” olarak açıkladı. Trump yönetimi, ilerleyen günlerde, hatta aynı gün içinde bile rejim değişikliğinden İran’ın ABD seçimlerine müdahalesine kadar farklı gerekçeler de öne sürdü.
Bu gerekçelerin hiçbiri Birleşmiş Milletler Şartı’yla uyumlu değil ve uluslararası hukukun açık ihlali anlamına geliyor.
Yılın ilk günlerinde Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşinin neredeyse bir televizyon şovu estetiğiyle tasarlanmış bir askeri operasyonla ülkelerinden kaçırılması da aynı şekilde hem Birleşmiş Milletler Şartı’na hem de uluslararası hukuka aykırı.
Bu bülten serimizde ele alacağımız konulardan biri bu olacak. İran ve Venezuela örnekleri üzerinden bu ihlalleri tek tek inceleyerek, aynı zamanda kuralları Birleşmiş Milletler Şartı ile şekillenen mevcut uluslararası ilişkiler düzenini tartışacağız.
Trump Beyaz Saray’a döndü döneli bu düzenin kendisini bağlamadığını, kural tanımayacağını açıkça dile getiriyordu zaten: Daha ilk günden Kanada’ya “ABD’nin 51. eyaleti olmalı” dedi. Danimarka’ya ait özerk bir bölge olan Grönland’ı ilhak etmek için askeri güç kullanmayı düşünebileceğini söyledi. Panama Kanalı’nın “yeniden” ABD kontrolüne geçmesi gerektiğini savundu. NATO’ya ve Ukrayna’ya ayak bağı muamelesi yaptı. Putin sempatisini gizlemedi. Hasım-müttefik ayrımı gözetmeksizin gümrük tarifelerini de bir baskı, hatta şantaj aracına dönüştürdü.

Kurallar ihlal edilmiyor, yok sayılıyor
Bu kurallar elbette geçmişte de ihlal edildi. 2003 Irak işgali bunun en bariz örneği. Ama bu kez durum farklı. Bu farkı Kanada Başbakanı Mark Carney Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu toplantısında şöyle ifade etti:
Uluslararası kurallara dayalı düzen anlatısının kısmen yanlış olduğunu zaten biliyorduk. En güçlü devletlerin uygun gördüklerinde kendilerini bu kurallardan muaf tuttuklarını, ticaret kurallarının ise asimetrik biçimde uygulandığını biliyorduk. Ayrıca uluslararası hukukun, sanığın ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı derecelerde uygulanabildiğini de biliyorduk. Yine de bu kurgu işlevseldi. Özellikle Amerikan hegemonyası bazı kamusal faydalar sağladı: açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve anlaşmazlıkların çözümü için çerçeveler.
Ama artık bu uzlaşma işlemiyor. Açık konuşayım: Bir geçiş sürecinde değiliz; bir kopuşun içindeyiz.

Bu kez farklı olan ne?
Carney’in tespiti önemli bir tartışma başlattı, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ise, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına açıkça karşı çıkan nadir batılı liderlerden biri olarak uluslararası kamuoyundan büyük sempati topladı.
Sánchez, özellikle ABD silahlı kuvvetlerinin İspanya’daki iki askeri üssünü İran’a yönelik operasyonlarda kullanmasına izin vermemesiyle öne çıktı. Bu tavır, Avrupa’da Washington’un askeri çizgisine koşulsuz destek verilmesine karşı ilk ciddi siyasi itirazlardan biri olarak kayda geçti:
Irak savaşı sekiz yıl sürdü. Çoğu masum siviller olmak üzere 300.000 kişinin hayatına mal oldu ve tüm Orta Doğu’yu giderek artan bir istikrarsızlığa sürükledi. Demokrasi ve barış yayma misyonu olarak sunulan bir savaş tam tersini getirdi.
Bugün benzer bir durumla karşı karşıyayız. Hükümetimin tutumu yirmi yıl önce İspanyol toplumunun dile getirdiği tutumla aynıdır: SAVAŞA HAYIR. Uluslararası hukukun tek taraflı ihlaline hayır. Geçmişin hatalarını tekrarlamaya hayır. Dünyanın sorunlarının bombalarla çözülebileceği fikrine hayır.
Tutumumuzun nedeni şudur: Bu savaş yasa dışıdır, kurallara dayalı uluslararası düzen için büyük bir tehdittir ve insanlığın çıkarlarına aykırıdır.
Bülten serimizde Sánchez’in savunduğu bu ilke ve kuralların bugün ne kadar geçerli olduğunu, Carney’in dikkat çektiği kopuşun gerçekten bir kırılmaya mı işaret ettiğini tartışacağız.
Bunu yaparken soyut tartışmalar yerine somut örneklerden ilerleyeceğiz. ABD’nin Venezuela ve İran’da güç kullanımını nasıl gerekçelendirdiğine bakacak, uluslararası hukukun hangi sınırlarının zorlandığını ve nasıl aşındığını inceleyeceğiz.
Ardından bu kuralların taşıyıcısı olan yapıya, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler sistemine dönecek; nasıl çalıştığını, neden tıkandığını ve neden reform tartışmalarının bitmediğini ele alacağız.
Sonrasında Transatlantik ittifakın askeri ayağı NATO’ya bakacağız. İttifakın içindeki gerilimleri, müttefiklik ilişkilerinin nasıl bir pazarlık alanına dönüştüğünü ve kararların gerçekte nasıl alındığını tartışacağız.
Meselemiz, uluslararası sistemde hangi eşiklerin geçildiğini tespit etmek.
Hangi kurallar istisnalarla esnetiliyor?
Bu istisnalar yarının emsali mi oluyor?
İlk olarak, bu sorulara Venezuela ve İran üzerinden bakacağız.
Bir sonraki bültende
ABD’nin Venezuela ve İran’daki güç kullanımına odaklanacağız.
Nicolás Maduro’nun askeri bir operasyonla ülkesinden alınıp ABD’ye götürülmesi ve İran’a karşı başlatılan savaş neden birçok yorumcuya göre sıradan bir ihlal değil?
Bu iki örnek üzerinden, devletlerin güç kullanımını nasıl gerekçelendirdiğine ve bu gerekçelerin uluslararası sistemde nasıl bir meşruiyet alanı yarattığına bakacağız.
