Bu yazı bilimle iletişim arasında kurulamayan ve kurmayı hararetle istediğimiz köprü hakkında. Bilim okuryazarlığı genellikle bilimin ortaya koyduğu temel gerçekleri bilmek olarak yorumlanır. Ancak bu kavram çok daha fazlasını içeriyor. Bilimin sosyal bir süreç olması, bilim okuryazarlığı kavramının kalbinde yer almasına rağmen, araştırmalarda ve uygulamalarda yeterince önem görmüyor (Huxster vd., 2017). Oysa bilim ve iletişim arasındaki köprünün kurulması bilim okuryazarlığının yükselmesi için birincil adım, bilimin sosyal yönünün hesaba katılması da bu adımın ilk koşulu.
Bilim okuryazarlığı seviyesinin Türkiye’de istenilen yerde olmadığını biliyoruz. Bunun Türkiye’ye özgü nedenleri elbette konuşmaya değer. En basitinden toplumsal yapının gittikçe daha da kutuplaştığı bir ortamda medya ekosistemindeki ayrışmaların bilimsel bilgiye erişimi zorlaştırdığını biliyoruz. Diğer yandan, ne bilimin hakikat kurucusu olarak düşüşü ne de kutuplu toplumsal kültür ve bunun dinamosu olan popülist siyaset Türkiye’ye özgü. Farklı ülke bağlamlarını kesen iki temel varsayımı ele almak bilimle iletişim arasındaki köprünün temelini atmamıza vesile olabilir. Bu varsayımlar şunlar: “bilimde iletişim önemsizdir” ve “temel bilimler diğer bilimlerden daha önemlidir.”
İletişimsiz bilim iletişimi olur mu?
Bir televizyon ekranında, COVID-19 aşısını anlatan saygın bir bilim insanı, teknik terimlerle dolu bir açıklama yapıyor: “Spike proteinlerinin ACE2 reseptörlerine bağlanması sonucu…” Ekran başındaki milyonlarca insan için bu kelimeler, günlük hayatlarında karşılığı olmayan, uzak ve anlaşılmaz kavramlar. Bu sahne günümüz bilim iletişiminin temel sorununu, bilgiyi aktarmak ile anlaşılır kılmak arasındaki derin uçurumu gözler önüne seriyor. Oysaki etkili bir bilim iletişimi sadece farkındalık yaratmakla kalmayıp, ilgi uyandırmalı, keyif vermeli, fikir oluşturmayı teşvik etmeli ve en önemlisi karşılıklı anlam kurmayı mümkün kılmalıdır. Ancak bugün Türkiye’de ve dünyada bilim iletişimi çoğunlukla iletişimin demode tanımında olduğu gibi tek yönlü bir bilgi aktarımına indirgenmiş durumda.
Komplo teorileri ve sözde bilim günümüzün en önemli küresel sorunlarından. Ancak bu sorunu salt küresel bir mesele olarak ele almak ve her bağlamda aynı şekilde tezahür ettiğini varsaymak, daha esnek ve dinamik, çağın koşullarına uyumlanabilir çözümler üretmemizi engelliyor. Yapılan araştırmalar, yanlış bilginin yayılımı ve etkisinin yerel semantik bağlamlardan bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koyuyor. 2016 yılında Brezilya’daki Zika salgını sırasında yaşanan deneyimle örneklendirelim. Carey vd’nin (2020) araştırması, resmi makamların sosyal medyadaki yanlış bilgiyle mücadele çabalarının beklenilen etkiyi yaratmadığını, hatta bazı durumlarda doğru bilgilerin yayılımını engelleyebildiğini ortaya koydu. İsrail’deki kızamık salgını sürecinde de benzer bir deneyim yaşanmış. Gesser-Edelsburg’un (2018) çalışması, sağlık kuruluşlarının yanlış bilgiyle mücadeleyi “mitlerle mücadele” olarak çerçevelemesinin, İsrail toplumunda “yukarıdan bakış” olarak algılandığını ve bu nedenle etkisiz kaldığını gösterdi.
Bilim iletişimi başlıklı çok sayıda tartışmaya ve uygulamaya tanık oluyoruz. Ancak bu tamlamadaki “iletişim” ya göz ardı ediliyor ve/ya yanlış tanımlanıyor. İletişim çok boyutlu, karmaşık ve sosyal bir süreçler bütünü. Bilimsel bilginin görünürlüğü ve erişilebilirliği de onun toplum tarafından benimsenmesinde kritik bir rol oynuyor. Bu görünürlük, sadece bilginin varlığıyla değil, onun nasıl sunulduğuyla doğrudan ilişkili. “Nasıl anlattığın, ne anlattığın kadar önemlidir” sözü bu noktada anlam kazanıyor.
“Nasıl” sorusunun cevabı kolay değil. İletişim toplumsal bir olay. Öyleyse iletişim en az toplum kadar karmaşık bir konu. Bilimsel keşifler, ilerlemeler ve yanılgılar bu karmaşık toplumsal olayda yolunu kendi kendine bulamaz. Bilim bir eforlar bütünüyle ortaya çıkıyorsa bilimsel bilginin erişilir kılınması, aktarımı ve kullanımının sağlanması da yine en az bu kadar büyük ve kolektif bir eforun sonucunda ortaya çıkabilir.
Dijital çağda bilim bağlamında iletişim süreçlerini yaratıcı şekilde tasarlamak için kaynaklarımız oldukça fazla. İnfodemiLab olarak yeni dönemde tam da bu noktadan ilhamla “bilim iletişimi için podcast üretimi” başlıklı bir eğitim/seminer içeriği üzerine çalışıyoruz. Benzer programları bilim iletişimi bağlamında sosyal medya yönetimi ve topluluk oluşturma gibi alanlara da taşırmak istiyoruz. Monologdan diyaloga ve çok paydaşlı iletişime geçmek üniversite koridorlarını ve laboratuvar duvarlarını aşmak, üretmenin olası yollarını birlikte zorlamakla mümkün olabilir. Bilim iletişiminde geri planda kalan iletişim süreçlerinin gücünü görünür kılmak ve bilimi gündelik yaşama taşan halleriyle kapsayıcı şekilde tanımlayarak inovatif işler yapmak için düşünmeliyiz. Zira bilimsel bilginin esrarengiz ifadesi bilimsel iktidarın da çimentosu. Bilginin anlaşılır kılınması ise anlama eyleminin öznesini iyi tanımayı, o özneye sirayet etme kapasitesini ve en başta da bilimsel bilginin iktidarının sorguya açılmasını gerektiriyor (Kuhn, 1962). Bu noktaya geri dönmek üzere dimağımızı sınırlayan ikinci varsayımı ameliyat masasına yatırıyorum: “Temel bilimler diğer bilimlerden daha önemlidir.”
Bilim alanları arasındaki hiyerarşiyi yeniden düşünmek
Bazı bilimlerin daha çok bilim olduğu algısı Türkiye’de ve dünyada yaygın bir yanılgı. Hatta bu algıya göre “gerçek bilim” sadece laboratuvarlarda yapılan deneylerle sınırlı. O halde, fizik bilimdir ama sosyoloji değildir. Bu hiyerarşik bakış açısı, bilimsel düşüncenin ve bilim okuryazarlığının toplumsal sorunların çözümünde rol oynamasının önünde büyük bir engel oluşturuyor. Pandemi sürecinde yaşananlar, bilim alanları arasındaki hiyerarşinin maliyetini açıkça gösterdi. Virüsün biyolojik yapısını anlamak kadar, toplumun davranış kalıplarını, risk algısını ve uyum süreçlerini anlamak da hayati önem taşıyordu. Zira virüs bedenlerden çıktıktan sonra dahi toplum üzerinde yarattığı risk ve tehdit algısı yerleşik hâle geldi ve bir sonraki pandemide tekrar açığa çıkmayı bekliyor. Benzer şekilde, deprem sonrası psikososyal destekteki gecikmeler, dolaylı olarak da olsa sosyal bilimlerin “ikincil” görülmesinin acı sonuçlarından biriydi. Engeli aşmak için onu önce görmemiz lazım.
Pozitivist paradigmanın, beyaz bilim adamlarının laboratuvarlarda (ya da laboratuvar gibi tahayyül edilen uzak diyarlarda) yürüttüğü ‘saf’ ve ‘nesnel’ araştırmaları yücelten bakış açısı, bilimin gerçek doğasını ve toplumsal rolünü göz ardı ediyor. Bu paradigma, bilimi sosyal bağlamından kopararak, sadece teknik bir uğraş olarak görme yanılgısını besliyor. Oysa bilim, toplumsal güç ilişkilerinden, kültürel değerlerden ve tarihsel bağlamdan bağımsız değil. Pozitivizmin iddia ettiği mutlak nesnellik bir yanılsama; her bilimsel çaba, onu yürüten araştırmacıların perspektiflerini, önyargılarını ve içinde bulundukları sosyopolitik bağlamı yansıtır.
Feminist bilim felsefecileri ve post-kolonyal düşünürlerin güçlü bir şekilde dile getirdiği gibi (Santos, 2007; Harding, 2008) bilimsel bilgi üretimi her zaman belirli güç ilişkileri içinde gerçekleşir ve bu ilişkileri yeniden üretme potansiyeli taşır. Egemen, hiyerarşik bilim anlayışı, bazı bilgi türlerini meşrulaştırırken, yerel bilgiyi, alternatif epistemolojileri ve farklı bilme biçimlerini dışlar.
Oysaki farklı bilme ve anlama biçimleri vardır. Sosyal ve beşeri bilim alanlarının bilim iletişimi süreçlerinin sağlıklı ve sürdürülebilir olarak tasarlanıp hayata geçirilmesinde bu nedenle de hayati bir rolü var. İletişimsiz bilim olmaz derken ve bireyi bir sosyokültürel aktör olarak iletişimin merkezine yerleştirirken dayanağımız bu alanlar.
Antropolojide emic diye adlandırılan durumu vurgulama ihtiyacı duyuyorum. Emic bir sosyal olguyu içeriden, kültürün yerel özneleri gözünden görerek anlama durumudur. Uzun süreli angajman ve eleştirel farkındalık sonucu oluşur. Karşısında ise kültürel kodları, değerleri, pratikleri dışarıdan görerek anlama durumu olan etic yer alır. Sosyal gerçekliği anlamanın yolu araştırmacının emic ve etic arasında kendi bagajlarıyla da yüzleşecek şekilde gidip gelmesi ile mümkündür. Farklı bilme biçimlerine dimağımızı açarken bu gidip gelme anahtarımız olabilir. Üstelik gerek pozitif bilimler gerek toplumsal ve beşeri bilimler bağlamında. Farklı bilme biçimlerine dimağımız açmak bilimsel bilginin sınırlarını daraltmaz. Tam tersine bilimsel bilgiyi iletişimin nesnesi hâline getirmek onun anlamlı şekillerde dolaşıma girmesine yarar.
Bilim ve iletişim arasında bir köprü kurmak mümkün mü?
Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda önüme düşen bir haber günümüzde bilim iletişiminin karşı karşıya olduğu zorlukları (ve fırsatları) tartışmak için dramatik bir örnek sunuyordu. Science dergisinde yayınlanan haber 22 Ocak 2025’te ABD’de başkanlık koltuğuna ikinci kez oturan Trump’ın Ulusal Sağlık Enstitüleri’ne (NIH) getirdiği kısıtlamaları konu ediyordu. NIH’te görev yapan bilim insanlarını kapsayan iletişim kısıtlamaları, personel alımı dondurmaları ve bilimsel toplantılara katılım yasakları, Trump ve ekolünün bizi daha nereye sürükleyeceğine dair endişeleri körüklerken bilim dünyası ile toplum arasındaki hayati bağın ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu. Bilimsel bilginin üretilmesi kadar, bu bilginin topluma aktarılması ve korunması da demokratik bir toplumun vazgeçilmez unsurlarından. Trump’ın getirdiği bu kısıtlamalar demokratik bir toplumun temel direklerinden olan bilime vurulan bir darbe olarak değerlendirilebilir.
Yazıyı bu haberle bitirmemin arkasında gizli bir niyetim var. Bilim iletişimine dair günümüz enformasyon ortamında riskli bir argüman ortaya atıyorum ve riski en baştan kucaklamak her zaman en sağlamı. “Hakikat” dediğimiz şeyin ideolojik bir işaret (ideological sign, Volosinov, 1973) ve zorlu bir mücadele alanı olduğunu epeydir tartışıyoruz. Son dönemde bu mücadele otokrat ve popülist liderler, tekno-derebeyler ve de suskunluk sarmalının her kademesindeki gardiyanlar lehine ivme kazandı gibi görünüyor. Gücü elinde tutanlar hakikati tanımlarken balyozu istedikleri gibi, denetimsizce savuruyorlar. Vurdukça hem ibret-i alem efekti hem de dolaysız ve uzun erimli bir sonuç yaratıyorlar. Donald Trump’ın NIH üzerindeki bu aceleci baskısını bilim karşıtlığının doğrudan bir aracı olarak görmek, sağlık bilimlerine bunu yapanın sosyal bilimlere neler yapacağını düşünmek işten değil.
Peki bu tespitlerin ortaya attığım bilim iletişimi argümanı ile ne ilgisi var? Bilimin farklı bilme türlerine açılma, bagajlarımıza eleştirel bir mesafeden bakmamız gerekliliğini öne sürerken bugünün küresel siyasi rejimine bizi taşıyan söylemlerin aynı post-kolonyal birikimden faydalandığını biliyorum. Aydınlanmadan beri biriktirdiğimiz yüklere, bize nefes aldıracak bir mesafeden bakmak ve yerleşmiş kalıp yargıları eleştirmek bu nedenle iddialı. Zira bu mesafe bilim söyleminin normatif (beyaz ve erkek) otoritesine doğrudan fener tutan ve onu sorguya alan bir mesafe olmalı. Bilimi zafiyetleriyle çıplak görüp yeniden ele almamıza vesile olan bir mesafeden söz ediyorum. Zira bu mesafe örneğin Donald Trump’ın çamaşır suyu içmenin salgını durduracağını öne süren söylemini üreten mesafe olarak algılanabilir.
Bir yandan bilimsel otoritenin sorgulanması ve farklı bilme biçimlerine alan açılması gerekliliğini savunurken, diğer yandan bu açılımın bilim karşıtı söylemlere zemin hazırlama riskini göz önünde bulundurmalıyız. Bu ince çizgide yürümek, günümüzde bilim iletişiminin en büyük çıkmazlarından. Bunu bir fırsata çevirmek için üzerinde durmamız gereken üç temel gelişim alanını not ederek bitirelim:
- İletişimin karşılıklı anlam inşa etme süreci olduğunu kabul etmek,
- Bilim alanları arasındaki hiyerarşik yapıyı sorgulamak ve farklı disiplinlerin birbirini tamamlayıcı rolünü vurgulamak,
- Yerel bağlamları, kültürel kodları ve farklı epistemolojik yaklaşımları dikkate alan kapsayıcı bir bilim iletişimi modeli geliştirmek.
Belki bu modelde bilim iletişimi birbirinden kopuk alanlarda dolaşan anlaşılmaz teknik terimlerin tercümesi yerine anlamın ortaklaşa üretildiği, insanlık tarihinde olduğu gibi yaratıcılığın ön planda olduğu bir alan hâline gelebilir.










