Depremden sonra: İkincil travma ve derinleşen güvensizlik

Getting your Trinity Audio player ready...

Kent aidiyeti üzerine çalışan mimar Trevor Boddy, Indefensible Space isimli kitabında New Jersey bariyerlerinden şu şekilde bahsediyor: “11 Eylül’den sonra Beyaz Saray’ın etrafına ve yollara güvenlik tedbiri olarak yerleştirilen New Jersey tipi bariyerler, bir nevi güvensizliğin mimari karşılığına dönüşmüştü.” 

6 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta meydana gelen ve 10 ilde etki gösteren depremlerin üzerinden üç hafta geçti. Artık sokakta başını kaldıran herkes için kent hayatına dahil olan her yapı Türkiye’de güvensizliğin mimari karşılığı gibi hissettiriyor.

Peki bir deprem ülkesi olduğu gerçeği ilkokul sıralarında öğretilen Türkiye’de, ikincil (üstlenilmiş) travma süreci nasıl ilerliyor? Özellikle yıllardır Marmara Bölgesinde beklenen büyük deprem kapıdayken, sürece uzaktan şahit olan bölge halkı neler yaşıyor?

Kent aidiyeti

AFAD’ın 16 Şubat tarihinde yayınladığı basın bültenindeki resmi verilere göre 216.347 afetzede çevre illere tahliye edildi.

Bireyselleşmenin ön plana çıktığı bir çağda hâlâ toplum olma umudunu ayakta tutan meydanlar, parklar, caddeler gibi toplumsal alanlar geri dönüşsüz bir şekilde tahribata uğradı. Depremin belki de en büyük çıktılarından biri afet bölgelerinde yaşanmışlıkları olan herkesin kent aidiyetini yitirmesi olacak.

“Beş duyunun oluşması dünya tarihinin bir sonucudur” diyen Karl Marx’a hak verirken, sosyo-kültürel olarak bilinçli ya da bilinçsiz inşa ettiğimiz kent aidiyetini yitirmenin de travmanın bir parçası olarak konumlandığını söyleyebiliriz. Bölge sakini Özgür Bilgin tarafından yazılan ve gazeteci Diego Cupolo tarafından fotoğraflanan bir duvar yazısı bir kente dair kaybedilmiş her şeyi özetliyor.

Grafiti: Özgür Bilgin, Fotoğraf: Diego Cuppolo

Endüstri mühendisi Dilara Kanatlı, 24 yaşında, İstanbul’da yaşıyor. Aslen Hataylı olan ve üniversite çağına kadar Antakya’da ikamet eden Dilara, kentin imza alanlarından çoğunun tahribata uğradığını ve eğer önlem alınmazsa eski hâline dönmesinin çok zor olduğunu belirtiyor.

“Son birkaç senede beni en mutlu eden şey Eski Antakya sokaklarındaki evlerin güzelliklerinin bir bir insanlara açılıyor olmasıydı. O sokakların hemen arkasında Saray Caddesi var, Antakya’daki çoğu insanın gençliği orada geçmiştir. Bir caddeye üzülünür mü? Depremde ölümlerden sonra belki de en çok üzüldüğümüz şey o cıvıl cıvıl caddenin bir yığına dönüşmesi oldu. İnşa edilecek şehrin TOKİ’leşmesinden çok korkuyorum çünkü Antakya’yı Antakya yapan şeyler o taş evleri, taştan sokakları, eski yapıları, tarihi… Tüm bunların yenileme adı altında soğuk ve ruhsuz binalara dönüşme ihtimali hepimizi tedirgin ediyor.”

Travmanın ikinci dalgası

AFAD’ın 16 Şubat tarihinde yayınladığı basın bültenindeki resmi verilere göre deprem felaketinde 38.044 vatandaş hayatını kaybetti. 108.068 vatandaş ise deprem kaynaklı yaralanma ile hastaneye başvurdu.

Bu sayıların büyüklüğünü ve her geçen gün arttığını göz önünde bulundurduğumuzda toplumsal travmanın ne kadar geniş bir etki alanı olduğuyla yüzleşiyoruz. Yaşanan son felaket ile hayatımıza giren ikincil travma kavramı da söz konusu etki alanının büyük bir kısmını oluşturuyor. İkincil ya da üstlenilmiş travma, travmanın kaynağına direkt maruz kalmadan, şahit olma ya da medya yoluyla takip etme gibi yollarla acının kolektif bir hâle bürünmesi anlamına geliyor.

İkincil travma, İstanbul’da ikamet edenler arasında çok daha çeşitli formlarda tezahür ediyor. Çünkü yaşanan çaresizliğin yarattığı şok dalgası, uzun yıllardır deprem bekleyen Marmara’nın kaygılarını besledi. Uzun zamandır Naci Görür gibi uzmanların Kahramanmaraş bölgesine yaptığı ve göz ardı edilen uyarıların akabinde oklar 17 Ağustos’tan sonra Doğu Anadolu fay hattının deprem durağı olan İstanbul’a döndü.

Alınan ve meçhul bir geleceği olan deprem vergileri, yapı denetimlerinin rant odağında yürütülmesi gibi nedenler senelerdir İstanbul’da yaşayan herkesin deprem korkusunu günlük hayatın bir parçası gibi taşımasına neden oluyor. 6 Şubat’tan bu yana içinde olduğumuz güvensizlik, plansızlık, umursamazlık ve yalnız bırakılmışlık ise bu hissi günden güne besliyor. 

Erkan Gören, 33 yaşında, İstanbul’da yaşıyor. 9 yaşındayken şahit olduğu 17 Ağustos depreminden sonra senelerce travmanın etkisini atlatamadığını ve medya aracılığıyla son depremlere şahit olduktan sonra nüksettiğini belirtiyor.

“99 depremine uyanık yakalandım. Depremden hemen sonra anlamsız bir sallantı hissi başladı. Çünkü sürekli artçı oluyordu ve gerçekte de sallanıyorduk. Bir süre sonra bu nedenle uyku uyuyamadığımı fark ettim. Yaklaşık 4 sene yaşadığım stres bozukluğu üzerine tedavi gördüm. Bir noktadan sonra tedaviyi bıraktım ve bu durumu kabullenerek hayatımın bir parçası hâline getirdim. 2010 yılının Kasım ayında askere gittim. Ranzada uyumaya başladıktan sonra anlamsızca geçti senelerce yaşadığım her şey. Ta ki 6 Şubat depremlerine kadar. Her ne kadar felakete dışarıdan tanık olsam da geçmiş anılarım canlandı sanki. Aynısını belki de daha yıkıcı bir depreme burada yakalanma ihtimali kaygılarımı artırdı. Anlık baş dönmeleri şeklinde senelerce yaşadığım her şey tekrar nüksetti.”

İnşa edilmiş travma

İBB’ye bağlı Deprem ve Zemin İnceleme Şube Müdürlüğü tarafından 2018’de gerçekleştirilen İstanbul İli Genelinde Afetler Karşısında Sosyal Hasar Görebilirlik Araştırması afetin toplumsal etkilerine odaklanan bir çalışma olarak karşımıza geliyor. Sosyal hasar görebilirlik hâli, bireylere dair yaş, cinsiyet, gelir, çalışma durumu, etnik köken gibi özelliklerine göre analiz ediliyor.

955 mahalleden, 41.093 hanede, 139.688 kişinin oluşturduğu araştırma grubu mahalle düzeyinde etkili olan STK’ların depreme hazırlık konusunda yeterli olmadığını düşünüyor.
Yerel düzeyden ulusal düzeye gidildikçe STK’ların biraz daha hazırlıklı oldukları düşünülmekle birlikte yarıdan fazlasının hiç ya da az yeterli olduğu düşünüyor.
Araştırma grubunun yarısı belediyelerin depreme yönelik hazırlık faaliyetlerini yeterli görmüyor.
Araştırma grubunun yarısı ordunun depreme ilişkin hazırlık faaliyetlerini yeterli görmüyor.
Araştırma grubunun yarıdan azı AFAD’ın depreme yönelik hazırlık faaliyetlerini yeterli görmüyor.

Mimar Sinem Öztürk, 25 yaşında, Üsküdar’da yaşıyor. İstanbul’a okumak için gelen ve ucuz kira/kalitesiz yapı denkleminin pençesinde olanlardan biri. 6 Şubat depremlerinden önce yaşadığı evin kolonlarından birinde döküntüler fark eden Sinem ve ev arkadaşı, iki haftadır evlerine giremediklerini söylüyor.

“Binaya dair bir tedirginliğimiz her zaman vardı. Nihayetinde hâlâ İstanbul depremini bekliyoruz ama son deprem bir önizleme gibi oldu. Evdeki kolonlardan birinde kırık vardı, ilk taşındığımızda ev sahibi mobilya çarpması sonucu olduğunu söylemişti. Buna inandığımız pek söylenemez, gerçek olsa dahi bir mobilya çarpmasının kolona bu kadar hasar verememesi gerekiyor. Son depremden sonra kontrol etmek için kırığın olduğu yerdeki demire dokunduk ve bildiğiniz elimize döküldü. Ev arkadaşımla eşyalarımızı toplayıp evden çıktık. O günden beri yakın çevremizden insanların evinde kalıyoruz.”

Sosyal medyada afet

Afet sonrası tarafsız medya ve gazetecilik ekolü de adeta bir sınav verdi. Tarafsız haberciliğin karşısında dikilen en büyük engel olan kutuplaşma kâbusu, afet bölgesindeki gerçeklerin yansıtılmasına sekte vurdu. Üstüne üstlük bu engele takılan gereklilik ve ihtiyaçların karşılanamaması, sosyal medyayı daha önce şahit olmadığımız bir seviyeye getirdi. Özellikle farklı alanlardan yayın kuruluşlarının tamamıyla afetzede ihtiyaçlarına kanalize olması, geniş kitlelerin organize olmasını kolaylaştırdı.

Fatih Emre Arslan, 23 yaşında, İstanbul’da yaşıyor. Yerel spor medyasında önemli bir yer edinen De Marke’nin içerik yöneticisi olan Fatih Emre, geniş bir takipçi kitlesine sahip Twitter hesaplarını deprem anından itibaren kitle haberleşmesine açtıklarını belirtiyor.

“Yaşanan depremin tarihi bir felaket olduğu, depremin boyutunun duyurulduğu an itibariyle hemen kafamızda netleşmişti ancak yaşananları anlayabilmek için sabah olmasını beklememiz gerekiyordu. Durumun ciddiyetini gördükten sonra da, sahip olduğumuz kitle sayesinde insanlara yardımcı olabileceğimizi düşündük çünkü bu noktada insan canı, hayattaki geri kalan her şeyden çok daha önemli.“

Sosyal medya bilgiyi yayma açısından önemli bir görev üstlense de platformların doğası gereği bazı olumsuzluklar ortaya çıkıyor. Özellikle aciliyet içeren, teyit sürecinden geçmeye vakti olmayan ya da yoğunluk kaynaklı gözden kaçırılan hatalı bilgiler manipülasyona açık bir ortamı besliyor. Nihayetinde herkes birilerine yardımcı olmak istiyor fakat sürecin aciliyeti ve yarattığı panik dalgası insanların teyit aşamasını atlamasına neden oluyor.

Fatih Emre de sosyal medyanın hem yararlı hem de zararlı bir yerde konumlandığını düşünüyor:

“Örneğin biz spor medyasına mensup bir hesap olarak, belirli bir yerden sonra sadece telefonla görüştüğümüz veya birinci ağızdan geldiğine emin olduğumuz bilgileri paylaştık. Ancak iyi niyetli de olsa güncelliğini yitiren ve teyit edilmemiş pek çok paylaşım ekipleri yanlış yönlendirebilir durumdaydı. İşin olumlu tarafında ise, paylaştığımız ilanların çok büyük bölümündeki insanlar bize geri dönüş yaptı veya ekiplerin bulundukları bölgeye intikal ettiğini ya da bireysel olarak orada olan insanların onlara yönlendiğini söylediler. Oradaki büyük yaraya çok az olsun merhem olabilmiş olmak hayat boyunca unutulmayacak bir onur. Tabii ben bunu kendi penceremden anlatıyorum, bir başka kişi bambaşka şekilde anlatabilir.”

 

Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Mine Ay
Mine Ay
1 yıl önce

Tebrikler. Çok gerçekçi tespitler.

Doğan
Doğan
1 yıl önce

Gerçekten deprem Güneydoğuda oldu ama travması bütün ülkeye yansıdı. Herkes bulunduğu yerde aynı korkuyu yaşadı.İnşallah kısa sürede her zamanki unutulup bir dahaki depreme kadar uyumaya devam etmeyiz.

Galip ay
Galip ay
1 yıl önce

Tebrik ederim. Yazılarının başarılarının devamı dileğimle.

İlginizi çekebilir