Murat Bay: “Türkiye’de haber fotoğraflarına hak ettiği değer verilmiyor”

Murat Bay, gazeteciliğe üniversite eğitimi sırasında BirGün Gazetesi’nde başladı. Yıllardır toplumsal olaylara ve sokak hareketlerine tanıklık ederek birçok habere imza attı. Takip ettiği toplumsal olaylara ilişkin birçok görsel içerik üretti. Suriye, Irak ve Türkiye’deki çatışmalar ve göç/mülteci konuları üzerine çalıştı. Türkiye’nin yakın tarihi olan Gezi Parkı eylemlerine, Kobani Savaşı’na ve Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkâri, Muş, Elazığ ve Batman’ın 19 ilçesinde sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan olaylara tanıklık etti.

Biz de farklı bölgelerde kalan, yıllardır toplumsal eylemleri takip eden, önemli işlere imza atan Murat Bay ile foto muhabirliği ve gazeteciliği konuştuk.

Ne zamandan beri fotoğraf çekimleriyle uğraşıyorsunuz, foto muhabirliğini neden seçtiniz?

İlk profesyonel kameramı 2009’da aldım. O zamanlar öğrenciydim ve kamerayı almak için uzun bir süre geceleri çalışmak zorunda kalmıştım. Üniversite yıllarımız da hareketliydi, adil ve özgür bir dünya yaratmak için bir çabamız vardı. Bir süre sonra toplumsal muhalefetin parçalı yapısına ve iç tartışmalarına dahil olmak istemedim, ama uzağında da kalamadım. Elime aldığım kamera beni, aitlik hissettiğim meydanlara götürürken aynı zamanda bu tartışmaların da dışında kalmamı sağladı. Bu arada tartışmaların gerekliliğini sorgulamıyorum, bu benim için kişisel bir karardı.

Hepimiz kendi dönemimizin tanığı oluyoruz ve bu tanıklıkla kurduğumuz ilişki bizleri ya hakikatin içine çekiyor ya da ondan tamamen koparabiliyor. Ben kendi dönemimin tanıklığını belgeleyen olmak istedim ve bugüne kadar da bunun için çabaladım.

Öğrenciliğimin son yıllarında sokak eylemlerini takip ediyordum. BirGün gazetesiyle bu dönemde tanıştık. Bir yıldan uzun bir süre BirGün için Bursa’dan içerik ürettim. O dönem yazdıklarımın ve fotoğraflarımın ulusal bir gazetede yayımlanması benim için müthiş bir motivasyondu. (Gülerek) Halen öyle. O dönem aldığım hazzı özlüyorum.

Gezi İsyanı başladığında üniversiteden mezun olmuştum. Bir karar vermem gerekiyordu. Ya elimdeki fizik diplomasıyla ailemin bana bulduğu işi kabul edecektim ya da elimdeki kamerayla, ekonomik sıkıntılar yaşayacağım, güvencesiz, tehdit ve baskı altında icra edilen bir mesleğim olacaktı. İnsanlar âşıkken mantıklı düşünemiyorlar tabii. Ama bu “aşk” beni İstanbul, Ankara, Diyarbakır’daki protestolara, Edirne’den Van’a uzanan göç yollarına, Suriye’nin çöllerinden Musul’un yanan petrol kuyularına hatta Antarktika’nın buzullarına kadar peşinden sürükledi. 

Sizi ağırlıklı olarak göç, çatışma ve savaşın olduğu alanlarda yaptığınız çalışmalarla tanıyoruz. Bunlara tanık olmak ne hissettiriyor?

Yazdıklarım ya da fotoğrafını çektiğim olaylar aynı zamanda kendi hikâyem. Soykırımların, pogromların, inkârın ve çatışmaların hiç bitmediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Hepimizin ortak yükü olan, geçmişten gelen ve üzerine her gün yenilerini eklediğimiz acılarımız var. Maalesef henüz hiçbiriyle yüzleşemedik, barışamadık. Benim bu olaylara tanıklığım bu coğrafyada gözlerini açan herkes gibi dünyaya gelişimle başladı. Çocukluğum 90’lı yıllarda Urfa’da geçti. Faili meçhuller, asker cemseleri, yakılan köyler vs. zaten hafızalarımızda bizleri hiç terk etmedi. Çok değil, birkaç yıl önce Sur, Silvan, Nusaybin, Şırnak, Cizre, Silopi… Bir coğrafya neredeyse haritadan silindi, milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bunların bugün konuşulmuyor olması yaşananları unutturmuyor. Cizre bodrumlarında kardeşinin kemiklerini arayan adam benimle aynı dili konuşuyor, Nusaybin’de yakılıp yıkılan evinin önünde birbirlerine sarılan kadınlar annemle aynı kıyafetleri giyiyor. Evladının mezarı başında tütün saran amca, babam gibi kokuyor… Yani tanık olduklarımı aynı zamanda yaşıyorum ve o bağ kendiliğinden kuruluyor.

Bu alanlarda çalışırken sizi özellikle etkileyen veya çok zorlandığınız bir olay oldu mu?

Gördüklerim elbette hayatımı da etkiliyor, çünkü bunun bir sürekliliği var. Uzun zamandır mültecilerin hikâyelerini yazıyorum, onları fotoğraflıyorum. Neler yaşadıklarını biliyorum; geldikleri yerleri, geride bıraktıklarını… Savaşın yok ettiği ülkelerinden kaçabilmiş olmaları, onları inanın geride kalanlardan daha şanslı kılmıyor. Vatansız ve kimliksiz olarak yaşamak, her türlü ırkçı saldırının hedefi olmak, yanlış giden işlerin günah keçisi ilan edilmek ve en korkuncu da nefret cinayetlerinin kurbanı olmak… Neredeyse bütün sürece tanık olan birisi olarak elbette çoğu zaman işimle arama mesafe koyamıyorum ve bu acı göğsüme oturuyor.

Bunun dışında özellikle 2014-2017 yılları arasında mezarlıklar gazetecilerin her gün gitmek zorunda kaldıkları yerlerdi. Çok fazla insan yaşamını yitirdi. Hepsi bizleri ayrı ayrı etkiledi elbette. Ama tanık olduğum bir katliam vardı ki asla geride bırakamadım. 3 Ocak 2016’da Diyarbakır Sur’a bağlı İskenderpaşa Mahallesi’ne atılan top mermisi bir evin duvarını delerek çocuklarıyla kahvaltı yapan 33 yaşındaki Melek Alpaydın’ın başına isabet etti. Şans eseri mermi patlamamıştı ve sofradaki üç çocuk yaralanmıştı. Eve ulaştığımda yerde toza ve kana bulanmış yoksul bir kahvaltı sofrası vardı. Devrilmiş demlik, kana bulanmış ekmek ve bir de etrafa saçılmış zeytinler… Cenazenin kendisinden daha ağır bir tabloydu o an benim için kanlı yoksul sofrası. Çektiğim videolarda yüksek sesli ağladığım için İstanbul bürodaki arkadaşlarım videoların tamamını paylaşamadılar, bunun farkında değildim. Evin avlusuna düşen mermi, sorumluları açıkça gösterdiği halde ana akım medya bunu roket ya da bilinmeyen bir patlama gibi servis etti. Bir anne çocuklarının gözleri önünde, sığındıkları evde korkunç bir şekilde katledildi ama bildiğim kadarıyla soruşturma dahi açılmadı. Şu an durum nedir bilmiyorum. Kanlı sofra benim için orada hâlâ duruyor, kimse onu yerden kaldırmadı.

Türkiye’de gazeteciler sansüre ve otosansüre maruz kalmadan haber yazabiliyorlar mı?

Türkiye’de gazeteciler sansürle adeta boğuşuyorlar. Her şeyden önce sansürü organize eden İletişim Başkanlığı gibi bir kurum var. Bunun yanında toplumsal infial yaratacağı korkusuyla mahkemelerin alelacele aldığı “yayın yasağı” kararları var. Ana akım medyanın durumunu ise tekrar etmenin bir anlamı yok, bunun için 15 dakikanızı ayırıp izlemeniz yeterli.

Muhalif mahallede ise hareket alanı elbette ki daha geniş. Ama burada da kurumun ilişkili olduğu siyasal hareket ya da beslediği ideolojik çizgi, yayın politikasını asgari de olsa belirliyor. Tamamen bağımsız olmak da ekonomik güç isteyen bir gerçeklik. Bu durumda da iktidarın şimşeklerini üzerinize çekiyorsunuz, hedef oluyorsunuz ve bir şekilde boğduruluyorsunuz.

Özellikle AKP iktidarı döneminde basın üzerindeki baskılar o kadar arttı ki, yaptıkları işlerden dolayı hapis cezaları alan ya da ölümle tehdit edilen gazeteciler, başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine gitmek zorunda kaldılar. Tabii burada her şeyi bırakıp gitmenin kalmaktan daha zor bir karar olduğunu söylemek isterim. Böylesi bir atmosferde otosansürün olmadığını söyleyebilir miyiz? Ürettiğiniz içerikle bir anda kamu görevlisine ya da Cumhurbaşkanına hakaretten yargılanabiliyorsunuz. Ya da siyasal iktidarın tetikçi “gazeteleri” tarafından hedef gösteriliyorsunuz. Bunu sokak röportajlarında da sıkça görüyoruz. İnsanlar asıl kişi ya da kurumların ismini vermeden derdini anlatmaya çalışıyor. Ama mevcut tabloya rağmen yine de hakikate özgürlüğünden daha çok değer veren gazeteciler gözünü budaktan sakınmadan işlerini yapıyorlar. Bir bedeli var ki onu da ödüyorlar zaten. Ben otosansürle, onlardan aldığım cesaretle mücadele ediyorum. 

Foto muhabirler gazeteciliği nasıl besliyor? Size göre özetle fotoğraf nedir?

Fotoğraf, haberin görsel belgesidir. Yazılan haberin gerçek olduğunu kanıtlayan bir belgedir. Okurun kafasında olayı ya da konuyu canlandırabilmesi ve anlatımı güçlendirmek için olmazsa olmazdır. Bu benim kısaca anladığım. Fotoğrafın ne olduğunu söyleyecek kişi de değilim açıkçası. Bence fotoğrafı olmayan haber eksiktir. Bugün dünyada video habercilik yaşadığı dönüşümle ve teknolojinin yarattığı imkânlar sayesinde foto muhabirliğin önüne geçiyor. Bence okurlar artık gazetecinin yorumundan da arındırılmış içeriklere ulaşmak istiyorlar. Toplumsal polarizasyondan en çok etkilenen mecranın medya olduğunu söylersek sanırım yanılmamış oluruz. Hal böyle olunca da onlarca yıllık televizyon kanalları bile sosyal medyadaki bir kişiden daha az güvenilir olabiliyor.

Bana göre ideal olan sahaya yazarın ve fotoğrafçının beraber inmesidir. Bu yöntemle çalıştığımız işlerden çok verim aldığımızı defalarca deneyimledik. Ama Türkiye’de bunun ikisini de ya yazar ya da foto muhabir tek başına yapıyor. Hal böyle olunca da ya içerik ya da görsel, hikâyenin içinde güdük kalıyor. Tabii bu koşulların mümkün olması için de mesele dönüp dolaşıp bütçeye geliyor.

Çalışanlarını finanse edemeyen kurumlar da içeriklerini ajanslardan çekiyor. Bu da özel içerik üretimini baltalıyor. Saha muhabirleri eylemi mi takip etsin, adliyeye mi gitsin, sokak röportajı mı yapsın, kaç parçaya bölünebilir ki bir kişi? Yani bugün yamalı bohça gibi denk geldiğimiz içeriklerin varsa eğer nitelik yoksunluğunun sorumluluğunun tamamı içeriği üretende değildir.

Dijitalleşme foto muhabirleri nasıl etkiledi?

Bazı fotoğrafçılar, dijitalleşmenin fotoğraf sanatını yok ettiğini söylüyor. Bence dijitalleşme, foto muhabirlerin işlerini çok kolaylaştırdı. Mesela, sahaya full ekipmanla gitmişseniz, olay anında, hatta olay devam ederken bile görsel içerikleri servis edebiliyorsunuz. Fotoğrafa sonradan keskinlik ya da ışık gibi müdahaleler yapmak mümkün hale geldi. Bunun yanında dijitalleşme ile birlikte fotoğrafı manipüle etmek de mümkün oldu. Mesela fotoğraf işleme programlarıyla miting alanlarını daha kalabalık göstermek ya da bir siyasi parti liderini hiç olmadığı bir yerde göstermek de mümkün. Bir de sosyal medyanın profesyonel manipülatörleri olan troller var. Bu dezenformasyonları denetlemek çok zor ve maalesef bunun toplumda büyük bir alıcısı da var.

Bir de yurttaş muhabirliği var. Elbette ki yurttaş muhabirlerin, gazetecilerin olmadığı yerlerde gelişen olayların görünür olmasında önemli bir rolü var. Fakat 5N1K ile üretilmemiş içerikler her zaman teyide muhtaçtır. Yurttaş muhabirliği bence bir gazeteci için kaynak olabilir ama kamuoyunun haber kaynağı gazeteciler olmalıdır. Foto muhabir, fotoğrafı çektikten sonra alt metnini yazar. Yani ona kimliğini verir. Alt metni olmadan dolaşıma giren fotoğraflara ise çoğu zaman sosyal medya trolleri tarafından kimlikler veriliyor. Sonrası malum, gerçeğin kendisi dezenformasyonun yarattığı tartışmaların içinde kaybolup gidiyor. Bu durum tabii ki sadece gazetecinin tek başına mücadelesiyle üstesinden gelinecek bir şey de değil, toplumun da gerçeğe ulaşmak gibi bir talebi ve çabası olmalıdır.

Foto muhabir işin sorumluğunu da alıyor mu diyorsunuz?

Evet işin sorumluğunu taşıyor, tam da bunu demek istiyorum. Mesela bazen sahada çalışırken kendi tanık olduğumuz olayları bile ofisteki arkadaşlarımıza teyit ettirmeye çalışıyoruz. Bunu Elâzığ depreminde yaşadık. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraf vermesi için enkaz altındakilerin -9 derece hava sıcaklığında 45 dakika bekletildiği iddia edildi. İşin tuhaf tarafı bu iddianın sahipleri benim fotoğraflarımı kullanıyorlardı. Biz o gün İstanbul bürodaki arkadaşımla bu haberi nasıl vermemiz gerektiğiyle ilgili telefonda yaklaşık iki saat konuştuk. Evet, Cumhurbaşkanı’nın kalabalık bir ekiple afet bölgesine gelmesinin ve buradan görüntü vermeye çabalamasının kurtarma çalışmalarını nasıl etkilediği haber değeri olan bir olaydı. Ancak yaralıların bekletildiği iddiası, kurtarma çalışmalarına katılan birinin beyanı olduğu takdirde ciddiye alınabilirdi. Aksi halde birbirinden bağımsız ekiplerle orada canla başla çalışan onlarca insanı, korkunç bir ithamla zan altında bırakabiliyorsunuz. İşte böylesi bir sorumluluktan bahsediyorum.

Türkiye’de haber sitelerinin tasarımları fotoğrafların görünürlüğünü nasıl etkiliyor? Sizce haber sitelerinin tasarımları fotoğrafların okur gözündeki değerinin anlaşılmasını kısıtlıyor mu? Ya da fotoğrafın hikâyesini anlatmasını engelliyor mu?

(Gülerek) Bence Türkiye’de haber fotoğraflarına hak ettiği değer verilmiyor. Foto haberler için de okuru haberin içine çekecek bir galeri/tasarım da yok. Zaten bence birçok kurumun fotoğraf editörü de yok, yani umarım yoktur ki eğer varsa bu daha da vahim bir durum. Foto muhabir, fotoğrafı çekerken olayın içindeki zıtlıkları olayın kahramanlarıyla bir araya getirmeye çalışıyor. Görsel olarak iyi sonuç almak için birden fazla ekipman taşıyor. Bazen kaosun içinde lens değiştirmeye çalışıyor. Sonra bilgisayarda her fotoğraf üzerinde dakikalarca çalışıyor ve hikâyeyi anlatan bir seri oluşturuyor. Sonra bir bakıyoruz ki laap diye fotoğraflar aynı sayfada peş peşe sıralanmış, aşağıya doğru indikçe üçüncü fotoğraftan sonra zaten ilgiyi ve dikkati kaybediyorsunuz. Oysa tasarımlar her fotoğrafın teker teker bilgileriyle birlikte görebileceğimiz galeri şeklinde olmalıdır. Mesela yola çıkarken yıkayıp ütülediğiniz kıyafetleri teker teker valize yerleştirmek de var bir çuvalın içine tepiştirmek de. Sonuçta kıyafetler bir şeyin içinde taşınıyor, amacına ulaşmış oluyor, bu doğru ama ne halde olduklarını tahmin edebilirsiniz. Bu noktada artık kıyafetlerinizin ne kadar kaliteli olduğunun bir önemi kalmıyor çünkü paçavraya dönüşüyorlar. İşte maalesef memleketteki haber sitelerinin fotoğraf sunumları fotoğrafları çuvala tepiştirmeye benziyor. Küfür gibi…

Murat Bay: "Maalesef haber sitelerinin fotoğraf sunumları fotoğrafları çuvala tepiştirmeye benziyor." Tweet'le
Çalıştığınız kurumlar, kullandığınız ekipmanları sağlıyor mu? Bu anlamda bir destek var mı?

Çalıştığımız kurumlar kiralarını zor ödüyorlar. Çok zor koşullarda büyük emek harcayan insanların mücadele ettiği yerler buralar. Aslında çalışmak değil de dayanışıyoruz, birbirimize omuz veriyoruz. Ben bunun dışında freelance işler alıyorum, hayatımı oradan kazanıyorum. Tabii ki ne kendimin ne de ekipmanlarımın güvencesi olmadan çalışıyorum.

Meslek hayatınız boyunca binlerce kez deklanşöre bastınız. En çok beğendiğiniz fotoğraflarınız hangileri ve ne zaman çektiniz? Varsa anısı o kareyi anlatabilir misiniz?

2016 yazında görüntü yönetmeliğini yaptığım Human Flow (İnsan Seli) filminin çekimleri için Irak/Musul’a bağlı Kayyara bölgesindeydim. Hava saldırılarını engellemek için IŞİD tarafından yakılan petrol kuyuları gökyüzünü gece gibi karartmıştı. Tabii yüzlerimizi de. Şehrin biraz dışındaki açık arazide kuyuların yanına gittim. İnanılır gibi değildi, kapkara toprak yanıyordu ve dumanlar güneşi kapatıyordu. Yangının kıyısında kupkuru bir ağaç ölmüştü ama dimdik duruyordu. İnsanın sadece birbirinin katili değil, doğanın da katili olduğunu gösteriyordu. Benim için içinde olduğum duruma yabancılaştığım bir andı.

Medyada en çok zorlanılan konulardan biri görsel kullanımına dair telif haklarındaki ihlaller. Burada meslek örgütlerinin veya ajansların kolaylaştırıcı rolü var mı? İzin süreçleri en ideal nasıl yürütülür?

Kâr amacı gütmeyen kurumların telif öde(ye)memesi anlaşılabilir. Ben bugüne kadar hiçbir fotoğraf isteğini geri çevirmedim. Diğer foto muhabir arkadaşlardan da farklı bir tavır görmedim. Ama bazen fotoğraflarımız bize danışılmadan, hatta kaynak dahi gösterilmeden kullanılıyor. Siz olay yerine gitmek için belki başka bir şehre gitmişsiniz, belki ekipmanınız hasar görmüş belki de gözaltına alınmışsınız ama buna rağmen haberi çıkarmışsınız. Bir gün sonra bir bakıyorsunuz birileri bunu kendi içeriklerinde kullanıyor. Tabii buna itiraz ettiğimizde mülkiyetçilikle de suçlanabiliriz. Açıkçası bu benim başa çıkabileceğim bir durum değil. Bu değerin yaratılması ve bir kültür olarak yerleşmesi gerekiyor. 

Bu alanda çalışmak isteyen kişilere tavsiyeleriniz neler? Mesleğe ilk başladığınız haliniz ile karşılaşma fırsatınız olsaydı ona ne tavsiyede bulunmak isterdiniz?

Genç meslektaşlarımız ne yapmaları gerektiğini zaten biliyorlardır. Benim işe başladığım döneme nazaran daha donanımlılar zaten. Başlarına gelecekleri de biliyorlar, yaşayacakları sıkıntıları da. Bunları kabullenmiş birine ne tavsiyem olabilir ki? Ama illa ki bir şeyler söylemem gerekiyorsa da sosyal medya fenomeni değil gazeteci olmaya çabalasınlar. Bu ülkenin sokakları insan hikâyeleriyle dolu. 

Bana gelecek olursak, eline ilk kamerasını heyecanla alan o genç adamdan daha olgun ve sakinim. Daha çok güveniyorum kendime. O heyecanı özlüyorum tabii ki, ama bu insandan insana aktarılan bir şey değil mi zaten? Bugün bu ülke, hevesi kursağında kalanların ülkesi olabilir. Ama bir bakmışsınız ki sokaklara yine heyecanlı insanlar doluşmuş ve ben de elimde kamerayla bir ileri bir geri yine aynı heyecanla koşuşturuyorum. Orada, 13 sene önceki halimle mutlaka karşılaşırım. Birbirimize gülümser sonra devam ederiz eylemin en güzel fotoğrafını çekme çabamıza…

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
İlginizi çekebilir