Akıntıya karşı gazetecilik: Yeni medyanın ayartısına karşı koymak mümkün mü?

Türkiye’de dijital medyanın yükselişi, gazete arşivlerinin ve yayınların internete aktarılmasını kısmen beraberinde getirdi. Eski programların pek azına YouTube kullanıcılarının kişisel arşivlerinden yapılan yüklemeler sayesinde ulaşılabiliyor, gazetelerin dijital arşivine ulaşmak ise geçtiğimiz yıllarda zorlaştı. Milliyet’in arşivi, kullanıcılara üyelik ve görüntüleme aşamasında sorun çıkarmaya devam ediyor, Hürriyet ve Sabah’ın arşivleri ise gerek ilgili tarihlere gitmede, gerek haberlerin kategorilere ayrılması aşamasında kullanıcı dostu olmaktan uzak. Radikal’in ancak anahtar kelimelerle aradığımızda önbelleği üzerinden eski sayfalarına ulaşılabiliyorken, arşivine ne olacağı meçhul.

Bu durum, yalnızca belli bir konuyu araştıracak gazetecilerin işini zorlaştırmakla kalmıyor (yolda kaybedilen vakit, kütüphanede arşivden gelecek kitapların beklenmesi, günde belli sayıda kitap inceleyebilme kısıtlaması, görsellerin taranmasıyla kaybedilen zaman, vb.) aynı zamanda belirli anahtar kelimelerle sonuca ulaşmaya çalışan vatandaşların aradıklarını bulamamasına ya da beklediğinin çok dışında sonuçlarla sersemlemesine yol açıyor. Örneğin Can Dündar’ın 30 yıl önce Aktüel’de yayınlanan bir yazısına ya da Ahmet Altan ve Neşe Düzel’in sunduğu Kırmızı Koltuk programının bir bölümüne ulaşmak isteyen kişi, kendini bambaşka bir yerde bulabiliyor. “Eski Türkiye”nin figürleri, olayları, yerleri ve mekânları internette ulaşılamaz/tanınamaz hâle gelirken; bağımsız olma iddiasında olan ve bunu geleneksel medya araçlarıyla sürdürmek isteyenler zor bir dengeyi korumaya çalışıyor: Güç odaklarından bağımsız biçimde gazetecilik yapmaya çalışmak ve bunu yaparken kitleselleşmeye daha fazla olanak tanıyan ve sansürden daha az etkilenen sosyal medyanın olumsuz etkilerinden uzak durmak.

Biz de, söyleşilerinden hareketle dijital medyaya temkinli yaklaştığını gözlemlediğimiz Tuğrul Eryılmaz’la ve yıllarca Hürriyet’te çalışmış olmasına rağmen bugün internet üzerinden gazetedeki haberlerine ulaşmakta zorlandığımız Şengün Kılıç’la Türkiye’de dijital devrimin nasıl yaşandığını ve gazeteciliği nasıl dönüştürdüğünü konuştuk.

Dijitalleşme basılı medyanın sonu demek değil

Her şeyden önce dijital medyanın yükselişinin basılı gazetenin sonu olarak algılanmasına itiraz ettiğini söyleyen Eryılmaz, basılı gazeteyi “pislik” olarak gören bir anlayışın geliştiğini ve bunun kendisini dehşete düşürdüğünü ifade ediyor:

“İnsanlar yazılı bir şey okumayacağız, evimize gazete gelmeyecek diye mutlu oluyor. Ben böyle bir şey duymadım hayatımda. The Guardian hâlâ basılı olarak da çıkıyor, insanlar hâlâ satın alıp okuyor. New York Times öyle, Libération öyle… Ben Türkiye’deki ‘Allahım ne güzel dijitalleştik de bu gazete denen pislikten kurtulduk’ yaklaşımını anlamıyorum.”

Eryılmaz’a göre, bilgi kirliliğinde, okurun habere güveninin azalmasında ve gazeteciliğin habercilikten kanaat önderliğine dönüşmesinde basılı gazetenin güç kaybetmesinin büyük payı var:

“Hiçbir gazetenin çıkmadığı bir dünya düşün. Ne kadar doğrulanıyor. Ne kadar güveneceksin. İpin ucu kaçırılıyor Türkiye’de sosyal medya, yeni medya çığlıklarıyla. Üniversiteler de bunun peşinden gidiyor. (Öğrencilere) Müşteri olarak bakıyorlar. (…) Girişimcilik ve gazetecilik birbirine karışıyor: ‘Şunu koyarsak seyirci sıkılır, bunu koyarsak seyirci sıkılır’, ama gazetede böyle bir dert yok. Tabii ki orada da kurallar var (çok uzun yazmayın, fotoğraf kullanın, bilgi verin gibi) ama bu yeni medya dediğimiz şey çok farklı.”

Reyting kaygısı bugün de devam ediyor

“Reyting” bugün eskisi kadar kullanılmasa da 90’ların izleyicisine yabancı olmayan bir sözcük. Ama bugün aralarında televizyondan uzaklaştırılan gazetecilerin de olduğu bir milyon ve üzeri aboneye ulaşan sosyal medya fenomenlerinin izleyici odaklı tutumu, Eryılmaz ve Kılıç’a göre televizyonların seyirciye oynadığı, reyting kaygısının gündemi belirlediği döneme göre daha belirgin. Gazeteciliğe T24’te devam eden Kılıç, dijital medyanın da gazeteciliğin temel kurallarını kullanmak zorunda olduğunu fakat sosyal medyada belli bir popülariteye ulaşan gazeteci için bunun o kadar kolay olmadığını ifade ediyor:

“…Artık amacın haber yapmak değil, o bir milyon aboneyi tutmaya dönüşüyor iş. O zaman ortamdaki yapılması gereken haber değil o bir milyonu tutacak ortak ‘reklam’ haberini yapmaya başlıyorsun. Yani o sırada bu ailede o oldu, bu oldu. (…) Gazetecinin sorumluluğu nedir? Ne olduğunu ortaya çıkarmak yani perde arkasındaki sorumluluğu çıkarmak ve onu yazmak.”

Dijital medya bilgiye hızlı erişimi sağlayamıyor

Kılıç’a yıllarca çalıştığı bir gazetedeki haberlerine internet üzerinden rahatlıkla ulaşamamasının kendisini nasıl hissettirdiğini soruyorum. Gazetenin günlük olduğunu, “sabah çıkıp, akşamına ölüp, ertesi gün yenisinin hazırlandığını” ve bu durumu yolun başında kabullendiğini söyleyen Kıllıç, bununla birlikte 34 yıllık çalışmasının internette karşılığı olmamasından rahatsız. Ama Kılıç’a göre, arşivlere erişim sorunu, yalnızca gazeteciliğin sorunu değil: 

“Şu an sadece TBMM’nin arşivine ulaşabiliyorsunuz. Açık oturumlar var… Sadece orada ulaşılabiliyor her şeye, onun dışında ne kurum ne kuruluş kaldı. (…) Validebağ haberini yapmıştım mesela 20 yıl önce. Validebağ için T24’e bir şeyler yazmak istedim; oturdum bilgisayarın başına, döndüm döndüm internette mümkün değil çıkmıyor. (…)

Bilgiye erişme konusunda adeta mucize gibi bahsediliyor (dijital medyadan) ama sonuçta bir güç kaynağına bağlı ve her zaman her şekilde ulaşmanız mümkün değil.”

Şengün Kılıç: "Bir tek tuşla bir sürü kanal sansüre de uğrayabiliyor." Tweet'le

Kılıç, dijital medyanın bilgiye hızlı erişim vaadini yerine getirememekle kalmayıp, sansür karşısında ne kadar kırılgan olduğuna da dikkat çekiyor. T24’te yazdığı yazılarda sıklıkla güncel olayların arka planını anlatmak üzere arşivlere gittiğini ifade eden Kılıç için bu durum giderek zorlaşıyor: 

“Mesela TCDD ilgili bir şey yazacağım. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiği için (bütün kurumlar Başbakanlığa bağlıydı şimdi Cumhurbaşkanlığına bağlı) hepsinin internet sitelerini yenilemişler, hiçbirinde “tarihçemiz” bölümü yok. Yaptıkları işlerin, projelerin kaydı yok. ‘İlk genel müdür kimdi’ gibi bilgileri bile bulamıyorsunuz artık. Yani düşünüldüğü kadar sonsuz bir şey vermiyor, bir tek tuşla bir sürü kanal sansüre de uğrayabiliyor. E, hani bilgi ücretsiz, sınırsızdı? Herkes erişebiliyordu? Öyle bir şey yok aslında.”

Gazeteci, haberini yaptığı ve haberini okumasını istediği insanlardan uzaklaşıyor

Peki kanalların büyük bir kısmının iktidarın güdümünde olduğu televizyondan dışlananların sığınağı dijital medya, “gazeteci”yi nasıl dönüştürdü?

Elbette, dijital medyada da geleneksel medyanın yöntem ve araçlarıyla mesleği sürdürenler var, fakat sosyal medyanın televizyonlara nazaran daha “gayriresmi” ve interaktif doğası televizyondan tanıdığımız bazı isimleri 10 yıl önceki hâliyle kıyaslandığında tanınmaz hâle getirdi. Bununla birlikte Türkiye’de yaşayan herkes gibi toplumsal kutuplaşma ve siyasi gerilimlerin etkisine giren “influencer”lar arasında, gazeteciliğin tanımını daha da esneterek kapıyı zorlayanlar var. Aralarında “gazetecilik” iddiasında olmadan gazetecilerin yapmasına alışık olduğumuz işleri (bir siyasi partinin genel başkanıyla canlı yayın yapmak, dava takip etmek, fotoğraflardaki detaylardan yola çıkarak nerede olduğu anlaşılmayan bir kişinin izini sürmek gibi) yapanlar da var.

Tanımlar ve içerikleri dönüşürken bu iki deneyimli gazeteci acaba ne düşünüyor?

Eski gazetecilerden köşe yazarları yapmak

Eryılmaz’a göre, sorunun temelinde etkileşim ve/veya kazanç kaygısının haberciliğin önüne geçmesi yatıyor:

“Hayatımda duymadığım bir takım kadınlar ve adamlar yazı yazıyor, gazetecilik dersi veriyor. (…) ‘Şu kadar milyon abonem var.’ İyi. Ama senin tüm dikkatin buna yönelmişse… Masanın başına oturup ‘o onu söyledi-bu bunu söyledi’ yazarsın… İyi ama haber nerede? (…)

Her meslekten para kazanılması gerekir, ‘meslek’, adı üzerinde, para kazanmadan yapılmaz… Ama bütün mesleklerde olduğu gibi ‘para kazanmam lazım benim’ (diyerek) değer yargılarını, mesleki yargıları, kuralları sıfırlıyorsan, o zaman sana derler ki, neden gazetecilik yapıyorsun git basın sözcüsü ol. (…) Ülkenin sorunu ne? Açlık mı? Kadına şiddet mi? Kürtler mi? Bunlara dokunmadan ben şu adamı çıkardım ben bu adamı çıkardım, Sedat Peker’e kadar gidersin. (…) Gazeteci olanı anlatır, oysa bunlar bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor bunlar çok farklı iki şey. Bana doğruyu söylesinler yeter, ben bulurum yapmam gerekeni. Gazeteci ne olduğunu söyler.”

Yine de Eryılmaz da Kılıç da, bu durumun doğrudan dijitalleşmeyle ilişkili olmadığı kanaatinde. Gerek dijital medyada gerek basılı gazete ve televizyonlarda köşe yazarlarının ve kanaat önderlerinin muhabirlere oranla sayısının çok fazla arttığını ifade eden Kılıç, bugün gazetecilerin çoğunun kendi köşelerinde yazı yazan insanlara dönüştüğünü söylüyor: 

“20’li yaşlarımda Hürriyet’in koridorlarında şöyle şakalar yapılırdı… ‘Eski gazeteciler kırpılıp kırpılıp köşe yazarı yapılıyor.’ Yaşlanmış gazetecileri odalara yerleştiriyorlar, onlar orada köşe yazıyor denirdi: ‘Bu artık çok yaşlanmış onu oraya yerleştirelim…’ Yani bir yoksunluğun tanımıydı köşe yazarı. Ama şu anda herkes köşe yazarı. Hepimiz köşe yazarıyız yani dehşet verici bir şey bu.”

Bir telefonla haber yapma avantajı tektipleşme tehlikesi de taşıyor

Söz konusu dönemde köşe yazarlarının ağırlığı olduğunun altını çizen Eryılmaz’a göre, bugün dijital medyada gördüğümüz örneklerin gazetecilik iddiası tartışmaya açık: 

“Şimdi bakıyorsun biri şu gazetenin köşe yazarı… 32 yaşında 35 yaşında insanlar. Gençliğe sinirlenmek değil bu, yani dur, bu deneyimle, gazetecilik aynı zamanda bir zanaat… (…)

Gazetecilik asla tek başına yapabileceğin bir şey değil. Yazı işlerinin, muhabirlerin, foto muhabirlerin, editörlerin, ofis boyun… Yüz yüze olması gereken bir şey. Eskiden biri bir şey söylerdi, on kişi başına toplanırdı ‘öyle değildi, böyle değildi, o böyle olmuştu…’ (Şimdi) İnsanları evlere tıkıyorlar. Ev en kıymetli şey şu anda. Bütün otoriter rejimler (bunu ister). Evine gir. Evinde ne yapıyorsan yap. (Olaylara) Çok bulaşma. Aman sakın dışarı çıkma. Şu anda bunu yapıyorlar.” 

Gazetelerin, İkitelli’ye taşınmalarıyla birlikte giderek toplumdan kopmaya başladığını ifade eden Kılıç’a göre “dışarıyla bağın koparılması” gazeteciliğin önündeki en büyük tehlike:

“Gazetecilik halkın içinde yapılan bir şeydir. O kahveye gideceksin, o saat kulesinin altında bekleyeceksin, kuyruğa gireceksin yani haberini yaptığın ya da haberini okutmak istediğin insanlarla karşılaşma şansının olduğu ortamda yapılan bir iş bu. E şimdi? Bir cep telefonu, evinde oturup bu işi yapman için yeterli hâle geldi ve evinden çıkman gerekmiyor, olayları sosyal medya üzerinden izleyerek haberlerini bulmaya başlıyorsun. O zaman ne oluyor? Her üretim bir diğerinin belki daha gelişmişi ama birbirinin aynısı olmaya başlıyor.

(…) Milyon tane tweet dolaşıyor ama sonunda baktığınız zaman beş tane başlık var. Yani bu koca ülkede ve dünyada günde sadece 5 tane mi olay oluyor? Tek tipleşme var. Bir gazete çıkardığınız zaman, mesela manşetiniz bilmem nerede bomba patlamış. Tabii ki o gazeteler o bomba olayını araştıracaktır ama geri kalan sayfalarda farklılaşmaya çalışırsınız. Diğer gazeteden farklı olduğunuzu gösterecek haberler yapmaya çalışırsınız. Özelliğiniz odur. Ya da aynı olaya çok farklı baktığınızı göstermek durumundasınızdır. Şimdi ise sosyal medya üzerinden aynı olayı sizin ne kadar daha dozu arttırılmış bir şiddetle yansıttığınız önemli hâle geliyor, o yüzden de tek başınıza yapabiliyorsunuz (…) ama bu yapılan gazetecilik değil.”

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
İlginizi çekebilir