Sürdürülebilir Gazetecilik

140journos’un kurucusu Engin Önder: Herkesin özgür düşünceyi aradığı şu dönemde Türkiye’de para kazanamayan bir gazeteci varsa problem kendisindedir

0

İstanbul’da bir barda oturan ve ana akım medyada aradıkları bilgiyi bulamamaktan şikâyet eden bir grup arkadaşın “Peki biz ne yapabiliriz?” sorusuyla ortaya çıkan 140journos, yaklaşık 8 yıldır hayatımızda.

Kurucusu Engin Önder’in ısrarla altını çizdiği üzere “bir gazetecilik projesi olarak değil”, farklı alanlardan gelen arkadaşların aradığını bulamama rahatsızlığı, habere ulaşmak için duyulan ihtiyaç, merak, teknolojiye hakimiyet ve gazetecilere yönelik gençlik siniriyle kurulan 140journos, son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem yol arkadaşlığını yapan, şimdi ise DEVA Partisi’yle yeniden siyasete dönen eski AKP’li Bakan Ali Babacan’la ilgili çektiği videoyla gündeme geldi.

Kuruluşundan 2017 yılına geçen sürede ağırlıklı olarak “vatandaş haberciliğine” ve “şahitliğe” odaklanan, sonrasında ise çalışmalarını “yaratıcı belgesel” olarak isimlendirdikleri türe kaydıran ekiple ilgili Babacan videosu üzerinden yöneltilen eleştiri “PR yaptıkları” ve “gazetecilik yapmadıkları”ydı.

140journos’un kurucusu Önder, gazetecilik konusundaki eleştirileri yanıtlarken ilk olarak niyetlerinin hiçbir zaman bu olmadığına dikkat çekiyor. Yaptıkları işin, bu noktaya gelirken aldıkları yolun onları gazeteciliğin birçok pratiğini deneye yanıla kullanmaya ittiğini ve bu süreçte hem kadrolarındaki hem de çevrelerindeki deneyimli gazetecilerden birçok şey öğrendiklerini söyleyen Önder, kendisini ise gazeteci olarak nitelendirmiyor.

Yeni medyanın, “gazetecilik tecrübesini de kullanan, sinema da, foto muhabirliği de, içerik üretmeyi de bilen melez figürler” gerektirdiği yorumunda bulunan Önder’e göre, tek bir sıfat bunları karşılamıyor. Önder’in gelecek dönemde sinematografiye daha da ağırlık vereceğini söylediği 140journos’un büyük saygı duyduklarını söylediği “gerçeği” arayışında da bu multi-disiplinerlik büyük yer tutuyor.

PR eleştirileri konusunda “formun biraz içeriğin önüne geçer konuma geldiği” özeleştirisini yapmakla birlikte Önder, reklam yaptılar ve para aldılar iddialarını ise kesin bir dille yalanlıyor. 140journos’un ekonomik sürdürülebilirliğinin, yayıncı kuruluş ya da prodüksiyon şirketi olarak “büyük şirketlere fatura kesmesi” üzerinden ilerlediğini kaydeden Önder bu noktada ise yayınlarının içeriğine müdahalenin kırmızı çizgileri olduğunu söylüyor.

Markalarla yaptıkları yazışmaların bir noktada “Yayın bizim kalemiz, oraya müdahele edemezsiniz” noktasına geldiğini anlatan Önder’e göre, 140journos’un bu kadar sert olabilmesinin, reklam da bilmeleri ve izlenme değil etkileşim satmalarının yanı sıra bir diğer sebebi de mevcut atmosferde başka kimsede olmayan teknik ve kreatif kapasiteye sahip bir ekip olmaları.

“Herkesin özgür düşünceyi aradığı şu dönemde para kazanamayan bir gazeteci varsa sadece ve sadece kendi problemi olduğunu söyleyebilirim” diyen Önder’e göre, gazeteciliğin okulu olması gereken Türkiye, medyada olmak isteyenler için çok iyi bir laboratuvar. İyi bir fikrin Türkiye’de karşılık bulduğunu düşünen Önder, Ruşen Çakır, Murat Yekin, Cüneyt Özdemir ve Hadi Özışık gibi isimlerin bireysel girişimlerle başlattıkları yapıları kurumsallaşma sürecine götürmesinin de umut verici olduğuna inanıyor.

Engin Önder’le kurucusu olduğu 140journos’un hikâyesini, sürdürülebilirliği nasıl sağladıklarını, gelir modellerini, “şahitlik” ve “meraktan” sonra yavaş yavaş gelmeye başlayan “gerçeğin sinemasallığı” dönemini, yapmayı planladıkları çizgi filmde tutuklu eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a da yer verirlerse yargılanıp yargılanmayacaklarını, “alfa yayın savunma birimini”, eski ve yeni medyayı, Türkiye’de imkânları, BBC’yle aynı maaşı verip TRT olma planlarını, bir gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da çekmeyi ne kadar istediklerini ve tabii ki Ali Babacan’ı konuştuk…

Yaratıcı Fikirler Enstitüsü’nün Medium sayfasındaki 140journos’u anlatan yazıda, hikâyenin kuruluştan 2016’ya ve sonrasında 2017’den günümüze kadar iki ayrı dönemde incelenmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. İlk dönemde yoğunluklu olarak “vatandaş haberciliğine” yapılan atıfı görüyoruz. Nieman Reports için yazdığın yazıda da Serdar Akinan’ın Uludere döneminde çalıştığı Akşam gazetesine “rağmen” yaptığı gazeteciliği örnek gösteriyorsun.

En başa geri dönersek, 140journos tam olarak nasıl bir tartışmanın ürünü olarak ortaya çıktı? 

İlk başladığımızda bir grup arkadaştık. Beşiktaş’taki bir pub’da otururken Uludere’yi ve medyayı konuşuyorduk, aradığımız haberi bulamadığımızı… Farklı üniversitelerde, farklı bölümlerde okuyan, bir şekilde tanışmış ve Türkiye’nin dertlerini konuşan insanlardık. Hiçbirimiz gazetecilik okumadık veya böyle bir hayalimiz de yoktu.

Ben görsel iletişim tasarımı okuyordum o dönem, sonra reklama geçtim. Başka bir arkadaşım konservatuvar, iki kişi hukuk, birisi radyo-sinema. Gazetecilikle hiçbir alakası olmayan insanlar ve bölümler. Bunu özellikle söylüyorum çünkü “Nasıl bir gazetecilik projesi yapsak” diye ortaya çıkmadık. Konunun gazetecilik mesleğiyle, ona duyduğumuz merakla hiçbir alakası yok; sadece rahatsızız. Aradığımız bilgiyi bulamamaktan rahatsız olan, farklı bölümlerden arkadaşlarız.

Bu noktada rahatsızlık ve ihtiyaç” demek doğru olur mu? Aradığını bulamamaktan da bahsediyorsun…

Tabii ki. Uludere’den haber gelmemesini, o dönem Twitter’da çok aktif olan Ece Temelkuran’ın “Gazeteciler hapiste”, “Free journos” paylaşımları yapmasını konuşuyorduk aramızda. “Peki biz ne yapabiliriz, hiçbir şey yapamaz mıyız?” diye sorduk. Akşam arabayla evlere dönüyorduk, aramızda konuşurken domain aldık. Amacımız sadece bir şey yapmak. “140journos” falan da değil ismi, “Contr-Media” gibi bir şey kuracağız diyoruz, ilk ismi buydu yani. (Kahkahalar)

Sonra en yakın ne var, nereye gidebiliriz diye baktık. Nereden başlayalım? En yakın tarih 19 Ocak, Hrant Dink’in öldürülmesinin yıl dönümü. Üç dört kişi, Şişli’de yürüyüşe katıldık. Hesaplar açılmıştı ama ben bir gün öncesinden onların ismini 140journos’a çevirdim. Çünkü “Contr-medya” iğrenç bir isimdi. (Kahkahalar) O zamanki arkadaşımızın “Sayıyla marka mı başlar” diye diretmelerine, itirazlara rağmen ama “140journos” ismi kalıcı hâle geldi. Bir kuş çiziktirdim logoya, deli bir kuş, tavuğa da benziyor biraz, türü belli olmayan bir kuş. O günden beri de devam ediyoruz.

Engin Önder: OdaTV davası çok önemli çünkü yaptığımız şeyin gazetecilik faaliyeti olduğu ilk o zaman söylendi. Tweet'le

19 Ocak 2012’de Hrant Dink anmasındaydık, 21 Ocak günü OdaTV davası vardı. Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklu. Orası çok kritik 140’ın hikâyesinde çünkü yaptığımız şeyin gazetecilik faaliyeti olduğunu söyleyen ilk kişi orada gördü bizi.

“Gazetecilik yapıyoruz, onun için geldik” falan demiyorduk. Sınırlı koltuk olduğu için ilk gidenleri alıyorlar: aileler, avukatlar, medya… Biz de çok erken gidip vatandaş kategorisinden izlemek için bilet alıyorduk, sırayla da elimizdeki tek bileti döndürüp duyduklarımızı tweet olarak atıyorduk.

Başka gazeteciler var salonda, çok medyatik bir dava tabii. Ama biz, bununla ilgili yeterince bilgi olmadığı, konuşulmadığı kanaatindeyiz. Can Ertuna da vardı, izliyordu. O mesela izleyip, notlarını alıp, adliyenin önünden canlı yayına bağlanıyordu, çok kısa bir süre anlatabiliyordu. Biz o sırada canlı tweet atıyorduk.

Orada şunu tespit ettik; davayla ilgili insanlara söylenen ana akımdaki bilgiler ve o da çok az. Hiçbir şeyin arka planı yok, duruşmada büyük, belki de tehlikeli laflar söylenmiyor. Biz bunu kayda geçirmek istiyoruz, hikâye bu. Savcı şunu dedi, avukat şunu dedi. Eğer kim olduğunu tanımıyorsak yandakine soruyoruz, öbür yandakine soruyoruz. Biz o dünyadan değiliz yani, tanımadığımız insanlar söz konusu olunca soruyoruz.

Engin Önder: Başlangıçta merak ve teknolojinin birleşimi ile gazetecilere duyduğumuz gençlik siniri var. Tweet'le

Nasıl hissettiniz peki? Şundan hatırlıyorum; 2017’de CHP’nin Adalet Yürüyüşü’ne İstanbul’dan gittim ve yıllardır dış haberler yapıyorum, hiç kimseyi tanımıyorum. İlk gün akşamüstü biri çıktı, durumla ilgili açıklama yaptı, herkes çekiyor, ben de not alıyorum. Ofise geçeceğim haberi ama konuşanın kim olduğunu bilmiyorum, İHA muhabirine sordum. Güldü adam, Genel başkan yardımcısı o, onu bile tanımıyorsan seni kim gönderdi buraya” dedi. (Kahkahalar) O yüzden sizin ne hissettiğinizi merak ediyorum ilk zamanlarda.

Bire bir aynı durum. (Kahkahalar devam ediyor) Ben Can Ertuna’yı tesadüfen televizyon izlediğim için tanıyorum. Televizyon çocuğuyuz, orası kesin. Televizyon karakterlerinin hepsini tanıyoruz ama siyaset karakterlerinin çoğunu tanımıyoruz, çünkü hiç öyle bir pratiğimiz yok.

Teknolojiye çok aç çocuklarız ama, orası kesin. Başlangıçta merak ve teknolojinin birleşimi var. Fikir o kadar basit ki; Twitter hesabı açtık, 140 karakterde olayları anlatacağız. Daha ne kadar basit olabilir?

Gazetecilik demiyoruz yaptığımıza çünkü okulunu okumadık, ayrıca da çok sinirliyiz. Şey diye düşünüyoruz: “Elimizde teknoloji var, gazeteciler de zaten teknolojiyi iyi kullanamıyorlar, biz iyi kullanan çocuklarız, sizin o bilmediğiniz teknolojiler bizim için çocuk oyuncağı. Bu sayede de sizin duyup geçmediğiniz bilgiyi biz teknolojiyi kullanarak acayip yayacağız ve böylece deleceğiz filtreyi.”

İnsanlara o dönemde bazı şeyler söylenmiyordu, insanlar da söylenmediğini bilmiyor, hatta söylenmediğine inanmıyordu. 2011, medyaya büyük tepkilerin geliştiği bir dönem değildi daha. Bana sorarsan Gezi’den sonra yaşandı bu. Gezi’yle, penguen belgeseliyle kitleler tepki göstermeye başladı, öncesinde bizim yaş grubunun medya eleştirisi çok sert değildi. İlk başladığımız zamanlar, Ocak 2012’den Haziran 2013’e kadar olan kısım valla çok yalnız geçti, hiç kimse anlamadı yaptığımız işi, ayrıca kıymet de biçmedi, biz de zaten yılmıştık ve bırakacaktık. Yemin ederim.

Gezi mi orada bırakmamanızı sağlayan şey? Çünkü ondan sonra ivmelendi.

Tabii, Gezi bizi ipten aldı orada. Gezi bir günde herkesi değiştirdi. Okullara gittik, gitmediğimiz okul kalmadı o dönemde. Her yerde anlatıyorduk öncesinde, “Herkes vatandaş gazeteci olmalı, gördüğünüzü paylaşın, doğrulayın, bize atın” diyorduk ama büyümüyordu, çok tek tük inananlar çıkıyordu. Onda da işi gazetecilik olması beklenen kişiler geldi, sıradan insanlar gelmedi açıkçası.

Gazetecilik öğrencileri tek tük geldi, oysa ki biz sanıyorduk ki gazetecilik öğrencileri bu fikre atlar. Hepsi çok mesafeli yaklaştı, “Biz nereden para kazanacağız o zaman” dediler. “Her girişim kendi ticari modelini yaratır, sen bir işi yap, bu insanların ihtiyaç duyduğu bir şey, niye bu kadar parayı önceliyorsun, bilgiyi paylaşmak değil mi asıl olay, sen nasıl gazetecilik öğrencisisin” diyorduk.

Türkiye’deki gazetecilik/medya öğrencileri ilk tanışmaya başladığımda bende de bir şaşkınlık yaratmıştı. Ben inşaat mühendisliği okudum Boğaziçi’nde, alaylıyım yani; zannediyordum ki bunun eğitimini alanların hepsi Yaşar Kemal röportajlarını, yeni medyadaki son gelişmeleri falan konuşuyor, gazeteciliğe âşık. Ama tanışmaya başladıkça gördüm ki, ne gazetecilik öğrencilerinin böyle bir hissi var ne de o bölümlerden mezun olanlar benim sandığım tartışmaları yapıyor.

Türkiye’nin birkaç alanı çıkarsak neredeyse her alandaki durumu bu. Gazetecilik konusunda da o zaman çok şaşkınlığa uğramıştık, “Bunlar alır yürürler, biz bu işi sonsuza kadar yapmayız” diyorduk. Bizim başka yaratıcı projelerimiz vardı, bu bir sürü projemizden bir tanesiydi. Gençlerin bunun içinde olmaya ne kadar hevessiz olduğunu gördükçe de çok sinirlenmiştik, ta ki Gezi’ye kadar.

“Overnight revolution”, bir gecede gelen devrimle, herkes bir anda vatandaş habercisi kesildi. Neden? Çünkü kendilerine battı. Haber alamadıklarını görünce kendileri geçmeye başladılar haberi. İstanbul’un bir meydanında başladı ve sonra yayıldı, kitlelere mal oldu bir buçuk yıl boyunca anlatmaya çalıştığımız şeyler.

Biri alır devam eder diye bekliyorduk” diyorsun ya, Abi herhalde biz yapacağız bu işi, o zaman nasıl yapacağımıza bakalım” dediğiniz nokta Gezi sonrası mı peki?

Tabii tabii. Gezi’den sonra kafamızı kaşıyacak vaktimiz olmadı. Toplumun arayışı vardı ve biz orada çok güzel yayın yaptık. Okul gibiydi. Çok şey öğrendik, çok insanla tanıştık. Uluslararası alanda da 140’ın yayını referans verildi, bir anda sürekli yabancı bir yerlere röportaj verirken bulduk kendimizi. Türkiye’yi bizden takip eder oldular ve bu çok iyi geldi bize. “Oha, bir buçuk yıl uğraştık ve şimdi emeklerimizin karşılığını alıyoruz” diye düşündük. İnsanlar ilgi gösteriyor ve herkes “citizen journalism” konuşuyor. Bunu da biz yapıyoruz, icra eden ekip biziz.

Engin Önder: Rahatsızlık duyduğumuz bir şeyle ilgili format geliştirdik, onun adı meğersem yurttaş gazeteciliğinin örgütlü pratiğiymiş. Tweet'le

Anlatırken atladım, “citizen journalism”i nereden öğrendiğimize de geleyim. OdaTV davasında hâkime “İçeriden tweet atılıyor” dediler, o da “bilmem ne kanunun bilmem ne maddesine göre tüm gazetecileri salondan çıkarıyorum” dedi. “Sarı basın kartı olanları alalım arkadaşlar” diye jandarmalar çıkardı herkesi. Salonda bir aile, bir biz kaldık. Gazeteci olarak girenlerin ismi belli, biz onlardan biri değiliz, kartımız falan yok, vatandaş olarak geldiğimiz için kimse bizi tehdit olarak görmedi, içeride kaldık. İçeride kalınca da dışarıdaki herkese biz haber geçer olduk. Ahmet Şık-Nedim Şener davasının hikâyesinde tweet atan bir biz kaldık, insanlar o zaman fark ettiler. “Biz içerideyiz, bakın şunlar söyleniyor şu anda” dedik ve herkes paylaşmaya başladı.

Bilgi Üniversitesi’nden Esra Arsan, “Bu çocukların yaptığı, yurttaş gazeteciliğinin örgütlü bir pratiğidir” diye bir tweet attı. Biz şöyle düşündük, “Yurttaş gazeteciliği ne?” (Kahkahalar) Biz çünkü bir konsepti hayata geçirmek için yapmaya başlamadık bunu, rahatsızlık duyduğumuz bir şeyle ilgili format geliştirdik. Onun adı meğersem “yurttaş gazeteciliğinin örgütlü pratiğiymiş”. “Yurttaş gazeteciliği ne” diye bakıyoruz, harbiden yaptığımız şey bu galiba. (Kahkahalar)

Yurttaş lafı çok solcu ama. Bizim de kafamızda bir “140 dili ve edebiyatı” var. Sol söylemlere çok yaklaşmıyoruz, “can yakan, nötr, bilimsel bir dil olmalı” diyoruz. Çünkü herkese ulaşmasını istiyoruz. Kimse yurttaş lafını gördüğü için bilinçaltında solcu diye düşünmesin. Daha nötr olduğunu düşündüğümüz için vatandaş diyoruz.

Gazetecilik hayatta demiyoruz çünkü gazete formuna karşıyız, habercilik diyoruz o yüzden: Vatandaş haberciliği. Vatandaşız, haber veriyoruz; biz şahidiz, dürüstçe şahit olalım ve insanlara haber verelim. Başka da hiçbir iddiamız olmasın. Yıllarca da böyle devam etti.

Şahitlikten sonra da merakın peşine düşüş geliyor. O süreci 2015’ten almak mümkün sanırım. Sokağa çıkma yasakları, terör saldırıları, 15 Temmuz, sonrasında da OHAL. Ana akım ya da değil, bütün gazeteciler için çalışmanın zorlaştığı bir dönem. Yukarıda da bahsettiğimiz yazıda, o dönemde “fiziksel kamusal alandan dijitale bilgi aktarımının engellendiğini” söylüyorsunuz. Bu da, 140journos’un 2017 başında yeni bir kurumsal kimlik ve yayın mecrasıyla karşımıza çıkmasının arkasındaki tartışmayı beraberinde getiriyor. Bu konudaki tartışmalar arka planda nasıl ilerledi, şu anda kullanılan video formatı dışındaki alternatiflere dair bir tartışma da yürüdü mü aranızda? 

Yürüdü tabii, hatta yaptık da. Sadece video da yapmadık, web sitesine daha derinlikli araştırmalar koymaya başladık. İnteraktif bir şey yapmaya, “graphcommons” kullanmaya başladık, ilişki haritaları çıkardık. Giriyorum, FETÖ’nün yargı ağı diye bir şey var. Bütün o okuduğumuz tekil haberlerden daha iyi ürünler, tur bindirecek içerikler çıkarmaya çalışıyorduk. Kimsenin uğraşmayacağı ama hayran bırakan, bilgiyi görselleştiren bir şey yapmaya çalışıyorduk. Video da bu çabanın eseri.

En başında zaten 20 dakikalık videolar koymadık ki, bir dakikalık işlerle başladı. “Teaser”lar vardı, sonunda yazıya götürüyordu: “Devamı 140journos.com’da”. Giriyorsun, o konuyla ilgili bir yazı ya da interaktif bir şey var, internet sitesinde yer alıyor bunlar. Video operasyonu “teaser” olarak yönlendirmeyle başladı. Bir de spot dediğimiz bir tür var; sadece buluntu görüntüler ve müzikle olan bir şey.

Engin Önder: Bir noktada, bunlardan hayır geleceği yok, biz kendi merakımızın peşine düşelim dedik. Tweet'le

OHAL dönemi vatandaş haberciliğini sona erdirmiş, sokakta hiçbir şey kalmamıştı. 2016’nın ikinci yarısı, bütün eleştirdiğimiz yapılara abonelik aldığımız dönem. Anadolu Ajansı, Doğan Haber Ajansı ve DİHA üzerinden ilerleyen bir yayın var 2016’da ve bu bizi acayip sıkıyor, iğrenç. Dil çok kötü, gelen içerikleri beğenmiyoruz, anlatıcılık yok, sadece propagandist şeyler var. “Neye dönüştü bu gazetecilik” diyoruz. Bütün her şey para için ama parasını bile verip alamıyorsun bazen. Anadolu Ajansı ilk olarak parasıyla satmadı. Bayağı kavga ettik, sonra ofisimize gelip gerçek düşüncelerimizi duyduklarında ikna oldular. Sonra bir noktada, bunlardan hayır geleceği yok, biz kendi merakımızın peşine düşelim dedik.

Engin Önder: İlk yaptığımız haberlerin tamamı, her formatta Hrant Dink. Tweet'le

Hrant Dink’in yıl dönümünde başladığımız için ilk yaptığımız video da “Hrant ve suikastin on yılı”. Hâlâ da çok göz yaşartan bir video benim için, derinliklerden bir video. İlk 140 videosu o; ilk yaptığımız haberlerin tamamı, her formatta Hrant.

Dönüşümle ilgili şunu da sormak istiyorum. Daha işlerin Twitter üzerinden yürüdüğü dönemde, teyit ve haber doğrulama konusunu çok sık vurguluyorsunuz. Mevcut durumda ise dijital haber merkezleri bu teyit mekanizmasını çalıştırmadığında genel savunma şu oluyor: Hız kaygısı. 140journos’un “olan bitene tanıklık eden bir konumdan çıkıp merak ettiği konuların peşine daha derinlemesine düşmesi” sürecinde bir yavaş gazetecilik yöneliminden bahsetmek mümkün mü? 

Yavaş gazetecilik konusunu ben yıllar önce not almışım, seninle konuşurken arattım, çıktı birkaç yerde. Yakın bir kavram olarak gelmiş, sevmişiz de sanırım ilk bahsi geçtiğinde ama bizim kullandığımız resmi terminolojiye dönüşmedi hiçbir zaman.

Yavaş gazetecilik yapalım diye yapmadık aslında; ki ben çok hız seven bir insanım, hayatın her alanında. Yavaş olmasının sebebi daha iyi bir şey yapmak için bir arayışsa, evet. O çok gerekiyor bize. Çok yaygın bir vasatlık var etrafımızda. Vasatlık da hızla gelen bir şeye, hata yaptıran bir şeye dönüştüğü için vasat olmamak için, vasatlığı reddetmek için yavaşlıyoruz. Ki çok maliyetli bir şey, insanların neden hızlı olduğunu anlıyorum, yavaş olmak çok pahalı bir şey, hiç kimsenin böyle bir parası yok. Çünkü havaya savurduğunu düşünüyor, hemen geri dönüş alamıyor.

Tüplü dalmak gibi biraz, herkes dalar 2 metre ama 30 metreye dalacaksan o başka bir eğitim, ekipman gerektiriyor. Aynı su aslında ama daha derine gitmek istersen bütün teknik değişiyor. Onun gibi bakıyorum biraz.

Engin Önder: Yavaş gazetecilik yapmak tüplü dalmaya benziyor. 2 metreyle 30 metre daldığın su aynı ama daha derine gitmek istediğinde teknik değişiyor. Tweet'le

Şu an iki ayda bir video çıktığı oluyor, 6 aydır biz Doğu Perinçek çalışıyoruz. Başka siyasi liderlerle, figürlerle anlaşıyoruz, onları çalışıyoruz. Yavaş gazetecilik tanımına bence uyan bir çaba.

Doğu Perinçek’i hiç kimse merak etmiyor mesela. Şeytan şu anda, onun dışında da kimsenin bir merakı yok. Televizyonlara çıkıp düşüncelerini söyleyebiliyor olması anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Kimse bu insanın ne olduğunu merak etmiyor ve bu adam 78 yaşında. Biz tarihsel bir sorumluluk da hissediyoruz. 50 yılı anlatabilecek bir insanın kaydedilmeden gitmesine tarihsel olarak gönlümüz çok razı değil.

Sürdürülebilirlik konusuna giriyorum yavaştan. Daha sonra detaylı olarak konuşuruz ama gündem olan Ali Babacan işi üzerinden farklı bir noktaya gideceğim. J Raporu’nda diyorsun ki, Babacan videosundan para kazanmadık”.

Evet, doğru bu.

Medium’daki manifestoda da “medya yapısının baştan aşağı değiştiğini ve bunun tüketim mecraları ve üreticilerin profilinin yanı sıra medya ekonomisini de dönüştürdüğünü” hatırlatıyorsunuz. 140journos’ta yeni medyanın finansmanı için üçüncü partilere içerik lisanslama, reklam prodüksiyonu, iş birlikleri gibi pek çok yol geliştirdiğinizi de belirtiyorsunuz.

Bu yapıyı biraz daha anlatmak mümkün mü? 140journos sürdürülebilirliği nasıl sağlıyor? 

Fatura kesiyoruz büyük şirketlere.

Ne demek bu?

Video çekiyoruz, reklam filmi çekiyoruz şirketler için. Markalara gönderdiğimiz güncel bir sunum üzerinden örnek vereyim mesela sana. Oluşan kimlikten bahsediyoruz, “toplumun her kesimine ulaşmaya çalışan bir anlama çabası” olduğunu söylüyoruz. Olduğumuz mecraları gösterip, “yaratıcı belgesel” diye bir üslup kullandığımızı, öncüsü olduğumuzu anlatıyoruz. Bunlar mesela güncel, son iki senenin müşterileri. Parayı bundan kazanıyoruz.

“Bilgisayarlarınızı nasıl alıyorsunuz” diye soruyorlar mesela, Asus verdi. “Masaüstü bilgisayarlarınız nasıl bu kadar iyi render alıyor?” AMD işlemcileri sponsor oldu. “Kameralarınız çok güzel”, Leica sponsor oldu. Verdiler, hibe bunların hepsi.

Facebook’la bir görüşmemiz var birazdan, reklam filmi istiyorlar. Ramazan ayı için çektik, Karagöz ve Hacivat. Zoom üzerinden geçti ya bu ramazan, onun üzerinden bir konsept çıkardık. İki saatte çektik, bir haftada kurguladık ve bu bizim iki aylık giderimizi ödüyor örneğin. Genel olarak bizim üretim bantlarımızı da tıkamıyor. Diğer yayın işleri devam ederken bir taraftan da paramızı kazanabiliyoruz.

Şu garip değil mi peki; Doğu Perinçek videosu dur-kalklarla 6 ay sürüyor, hiçbir gelir getirmeyecek. Bunun arkasındaki mantık ne? Parayı oradan alıp emeği buraya koymanın mantığı, bu deliliğin arkasındaki sebep ne?

Bütün ülkenin konuştuğu bir medya içeriği çıkarıyorsun. Trendlerde bire geliyor, ekşisözlük’te birinci sırada. Diyorlar ki, “140journos etkili bir mecra, onlar bize bir film çekerlerse bizim filmimiz de etkili olur.”

Örneğin Samsung, geçen yıl acayip büyük bir Göbekli Tepe projesi yaptı. Bizde sadece “story” belgeseli olarak yayınlandı, YouTube’da görmemişsindir bile. Bir markanın bir içeriği engellemesini istemediğimiz ve buna da hiçbir zaman müsaade etmeyeceğimiz için çıkar çatışması (conflict of interest) olmayacak konular önerip işletiyoruz.

Çıkar çatışmasına izin vermiyoruz derken izin vermediğiniz tam olarak ne?

Bizim yayınımızda da çok “conflict of interest” oluşacak bir durum olmuyor zaten. KFC’nin kızarmış tavuk reklamını çekerken çok çıkarlarla çatışmıyorsun. Filli Boya, Unilever neyi engelleyebilir ki bizim yayın akışımızda? Hiçbir zaman da bir kelime etmişlikleri yoktur.

Açık çağrı yapalım, diyelim ki, “Şu ana kadar 140journos’la ticari iş birliği yapan bütün marka ve marka müdürlerine çağrı, eğer siz bir şey ısmarladınız ve 140journos bunu koşulsuz yaptıysa buyrun çıkın ortaya.” Mümkün değil, çok kavga ediyoruz.

“Yayınları siyasi” diye bir laf var ama arkadan bize iş yaptırıyorlar ve biz de fatura kesiyoruz. Bu da kabul edilebilir bence. Çünkü yayınımızı inanılmaz düşünen ve savunan bir konumdayız. Sadece reklam filmi çektirtmek de değil, markalı içerik yapalım da diyebiliyorlar. Mesela Ay Yapım, bizim 3-4 ay giderlerimizi karşılayan çok iyi bir para verdi. Ekip o zaman 35 kişi, 35 kişinin 3-4 aylık maaşını ödeyen bir para verdiler ve biz “Bold Pilot” belgeselini çektik. Müthiş bir iş, hâlâ izleyip ağlayabileceğin bir iş. 90’lar Türkiyesini ve o dönemin umut simgesi olarak bir atı anlatıyor. At üzerinden bir dönem okuması var.

Bir şey eğer yayına girecekse iyi bir içerikle girmesi, anlamlı olması lazım. Onun haricinde yayınımıza girmesi çok zor. Samsung Göbekli Tepe’yle girdi, Ay Yapım Bold Pilot işini finanse etti, İKSV mesela “Cazın 25 Yılı” belgeseliyle var. Caz Festivali’ni anlatıyoruz, ticari bir çalışma ama zaten Türkiye’de cazın hikâyesi İKSV’nin hikâyesi olduğu için zaten gayet tutarlı.

Yayın bizim için her şeyden çok daha kutsal, tartışmaya açık bir yer değil. Yazdığımız mailler çok kabadır. Konu yayınsa mesele, “Bir saniye, yayınımız bizim kalemiz” diye başlar.

“140journos’la nasıl çalışabiliriz” diye ajanslar yazıyor. Popüler bir yayıncı şu anda, markaların yazması kadar doğal bir şey yok. “Biz bir film düşündük, 140journos’ta yayınlanıyor” diyor. “Allah allah, allah allah. (Kahkahalar) Nasıl düşündünüz bunu? Hayatta olmaz, çok kötü bir fikir” diyoruz. Tabii biz bir şey geliştirip önerebiliriz ama o da çoğu zaman uymuyor markalara, uyduğu çok azdır.

Engin Önder: Şu kameraları, şu teknikleri kullanabilen, böyle kurgu yapabilen bir ekibin para kazanmaması mümkün değil. Tweet'le

Markalara gönderdiğiniz sunumdan biraz daha gidelim mi?

“140journos for” diyoruz mesela, markalarınız için 140journos. Ne yapabilir sizin için? Yapabileceğimiz şey belli aslında, iki tane model var. Bir, yayıncı kuruluş olarak çalışıyoruz; iki, prodüksiyon şirketi olarak çalışıyoruz. Yayıncı kuruluş olarak çalışıyorsak “burası bizim kalemiz, bizim borumuz öter, bizim okey demediğimiz hiçbir şeyi bize para karşılığı da yaptıramazsınız” diyoruz. Bunu yaptırdım diyen varsa da beri gelsin. J Raporu’nda da söyledim, “bizim emeğimiz bu kadar ucuz değil.” Bir format tutturmuşuz, “hype” bir yayıncılık anlayışı oluşturmuşuz, para da kazanıyoruz bu işten; o yüzden de davayı satmanın bir anlamı yok. Her türlü kavgayı veriyoruz son dakikaya kadar.

Şu kameraları, şu teknikleri kullanabilen, böyle kurgu yapabilen bir ekibin para kazanmaması mümkün değil. Bu yüzden de her türlü atarlıyız. Türkiye’de kimse araştırmıyor, kimse iyi kamera kullanamıyor, kimse iyi kurgu yapamıyor; e biz yapıyoruz abi, senin markana da hayrı dokunur bunun, o yüzden bizim dediğimiz olur yayınımızda.

Sen yayınımızı istemiyorsan da, bu da reklam prodüksiyonu bedeli, anahtar teslim veririz, zaten bizim yayınımızla ilgili konuşamazsın, hiç böyle bir hak doğmaz. Senin kendi ürününle ilgili “brief”ini işleriz, çünkü reklamcılık da biliyoruz. Böyle para kazanıyoruz, hiçbir zaman da insanların güvenini kıracak hiçbir şey yapmadık, aksi iddiası olan da buyursun gelsin.

Türkiye’de bunu söyleyebilecek çok fazla yayıncı olduğunu zannetmiyorum.

Çünkü klik ve görüntülenme üzerinden, popülarite üzerinden gidiyor. Biz izlenme satmıyoruz, “engagement”, etkileşim satıyoruz ve o da böyle çıkıyor diyoruz.

(Ekranda olası müşterilere gönderilen sunum var, 140journos’un arama motorlarındaki performansına dair detaylara bakıyoruz) Mesela bu çok güzel bir şey. Yan haklara bakar mısın bir markaya verilen. “Sen bana iş yaptırırsan, benim kaleme girersen, ben iyi endekslenen bir yapımcıyım Google’da ve YouTube’da. O yüzden kelime yazıldığında dünyanın en büyük iki arama motoruna, en başta çıkar. Ekşisözlük’te ‘Bold Pilot’ konuşmasını biz provoke ederiz. Videolar hep en tepede çıkar ve bu süresiz orada kalacağı için herkes izler, şanın yürür ve çok iyi bir içerik iş birliği olur” diyoruz.

Biz size bunları sunabiliriz ama içeriğe girmeyeceksiniz” mi diyorsunuz, bu mudur?

Aynen öyle. Daha dün reddettik. Çok da zararsız bir markanın ekibi o kadar kötü bir fikirle geldi ki. 140journos’ta yayınlanacak bir şey istiyorlar bir de, “Böyle olmaz, bir belgesel böyle oluşmuyor, biz izleyicimize böyle saygısızlar yapmayız” dedik. Prodüksiyon olarak bile reddettik çünkü istemedik.

Markalarla yaptığımız yazışmaların mail ekran görüntüleri de göndereyim sana. “Alfa yayın savunma biriminin” namusu bu.

Markalar da birbirleri arasında bunu dolaştırır yoksa. Ajanslar yüz kişi giriyor toplantılara, onların yüzüne baka baka “Tabii yayınımıza her şeyi sokabilirsin” dersen, o kişiler aynı zamanda izleyici, yaymazlar mı sanıyorsun.

Reklam sektöründen bizimle çalışmış biriyle de belki konuşsan, çok güzel şeyler söylemeyebilirler. “Zor çocuklar” falan derler. Çantada keklik görülecek hiçbir şey yapmadık.

Engin Önder: Yemek yerken Ruşen Çakır’ı açıyorum ve biliyorum ki her yemekte Ruşen Çakır’ı izleyebileceğim. Özgür bir düşünceyi duyabilmenin, bunun frekansının olmasının ne kadar iyi geldiğini anlatamam. Tweet'le

Biraz gerilere döneceğim. 2015’te Zeynep Tüfekçi’yle birlikte bir etkinlikte konuşuyorsunuz. Sana şunu soruyorlar, Daha profesyonel gazeteciler de bağımsız yayıncılık yapmayı düşünüyorlar mı?” Sen cevap verirken, Niyetli olanlar var ama ortaya net ve sürdürülebilir bir plan koymuyorlar” diyorsun. Mevcut medyayı sürdürülebilirlik açısından nerede görüyorsun şu anda?

Alternatifler bence gayet iyi gidiyor. Biz o röportajı verdikten sonra kurulmuş bir şey mesela Medyascope. Ruşen Çakır’ın telefon rehberini ve bütün gazetecilik bilgisini ortaya koyan, bence gayet de iyi işler yapan bir yer. Ben Ruşen Çakır’ı dinlemeden edemiyorum. Ne kadar iyi geldiğini anlatamam özgür bir düşünceyi duyabilmenin, bunun frekansının olmasının. Yemek geliyor önüme ve Ruşen Çakır’ı açıyorum ve biliyorum ki her yemekte Ruşen Çakır’ı izleyebileceğim. Bu çok büyük bir lüks.

O röportajı verdiğimiz günlerde böyle öngörülü, dürüst olduğunu düşündüğümüz bir içerik yoktu. Hangi kanalda, hangi gazetede vardı ki? Tekil tweetler vardı, belki okunmayan bloglar vardı ama şu anda baktığında, özellikle son bir iki senede acayip şeyler oluyor. Cüneyt Özdemir, Murat Yetkin… Her camiadan insan var, mesela Hadi Özışık. Herkes kendi YouTube kanalını açıp bir şey yapıyor. Çok da maliyetsiz işler aslında, ben onların sadece kamera karşısında görüşlerini duymak istiyorum, duyabiliyorum ve şu an biraz daha kurumsallaşma noktasındalar, o yüzden o kısımdan acayip umutluyum.

Diğer kalan eski medya içinse diyecek hiçbir şeyim yok. Binalarını tasfiye edip bu işten çıkmalarını ya da satmalarını umut ediyorum bu işi daha iyi yapacak birisine, hâlâ televizyon frekansıyla güzel bir şey yapılabileceğine inananan doğru dürüst insanlar varsa bence satıp çıksınlar. Arşivi de insanlara açsınlar, o kurumların arşivleri Türkiye’nin hafızası. 

Hazır gazeteciler konusuna girmişken merak edilen bir konuya döneceğim. J Raporu’nda 140’ın ilk dönemlerini anlatırken, Ya çok kızgınmışım o zamanlar gazetecilere” diyorsun. Demin de Gazetecilere değil gazeteciliğe dair bir eleştirim varmış aslında” dedin. Sen kendini gazeteci olarak nitelendiriyor musun?

Ben yapımcıyım, öyle söyleyeyim. Yeni medya ortamında olduğum şey bence yapımcı, bir de 140journos gibi bir markanın kurucusuyum. Yeni medyadaki yapımcılık görevi, “çok sesli içerikler oldurtmak, var etmek onları” ve onun olması için gerekli maddi manevi ortamı ve iklimi oluşturmak, doğru ekibi kurmak, bunu belli kurallar dahilinde devam ettirmeyi içeriyor.

Bu kurallar da bizim 140journos’ta ilk günden beri deneye yanıla öğrendiğimiz şeylerden çıkardığımız şeyler. Bunun çoğu gazeteciliğin 101 kodlarına da denk geliyor olabilir ama biz bunu deneye yanıla öğrendik. Hiç böyle bir ders almadık, bunu okumadık, “biz meslekte şurada piştik” diyeceğimiz bir kurum da olmadı. Hatta gazeteciliğe büyük bir sinirle başladığımız için reddettiğimiz de bir sürü şey oldu.

İlginizi çekebilir:
İçeriklerinize verilen tepkileri ölçüyor musunuz?

Etik meselesi hep tartışıldı. Biz Tinder’da habercilik yapıyorduk. Bu mesela gazetecilik okullarında, iletişim fakültelerinde gidip anlattığımızda çok fazla dayak yediğimiz bir mesele oldu.

Her zaman tartışmalıydı 140journos, Babacan belgeseliyle başlamadı. Her zaman kararlarıyla, tercihleriyle eleştirilmiş (ürkülmüş belki) bir yerdi. Babacan işindeki kreatif kapasiteyi alıp biz kötü niyetli bir şekilde kullanmak istesek kullanabiliriz, bunun korkusunu insanların duyması çok normal. Bu endişeler vardı hep ama hiçbir zaman yanlış bir şey, kötü niyetli bir şey yaptığımızı düşünmüyorum.

Ali Babacan videosuyla ilgili yazışmamızda da Faruk Bildirici, “Çok iyi niyetlisiniz, samimisiniz. Sadece bunları bir abiniz olarak söylüyorum” gibi bir noktaya geldi. Bildirici gerçek bir gazeteci; herkes, “Babacan işi PR” diye konuşurken yazan tek kişi bize. Bir de Emre Kızılkaya yazdı işte o kadar. Bunun dışında kimse bizimle iletişime geçip şu soruyu sormadı: “Abi bu PR mı? Ben bunları duydum, muhatap olarak sormak istiyorum.” Milyonlar izledi, herkes konuştu, iki kişi sordu. Çok üzgünüm, çok üzgünüm bunun için.

Faruk Bey’e ilk mesaj yazarken dedim ki, “Bunu soran ikinci kişisiniz, çok teşekkür ediyorum. Bütün bildiklerimizi anlatalım. Hayır bu bir PR değil, bunu şöyle şöyle yaptık, bu yüzden böyle gözükmüş olabilir ama gerçekte böyle değil”. Babacan ekibiyle olan yazışmalarımız Allah’tan yazılı ve çatır çatır nasıl yayınımızı müdafaa ettiğimiz yazılı kaynaklarda, mailleşmelerimizde var. Ben onlara güvendiğim için sesimi gür çıkarıyorum.

Ali Babacan’la mesela kimse o kadar vakit geçirmediği için de tuhaf geliyor sanırım insanlara. Sinema kamerasıylaydık bir de, bu bana çok büyük bir etken gibi geliyor. Sen ne düşünüyorsun?

İşler tersine döndü bir anda, ben soruları yanıtlar oldum. (Kahkahalar) Ben sanırım yayınladığınız akşam izledim. Biraz garip hissettim, hatta Twitter’a da girdim, insanlar daha o kadar konuşmaya başlamamıştı. “Reklam mı, PR mı” gibi yorumlar yoktu pek. Sonra kendi aramızda konuştuk evde, hatta “Çok mu yaşlıyım acaba, kamera fazla mı sallantılı geldi de mi sevmedim yoksa gerçekten olmamış mı” diye düşündüm. Oturup İmamoğlu ve Maçoğlu işlerini de izleyince “narrative”lerin çok da farklı olmadığını fark ettim. Sanırım bu konuda Ayşe Çavdar’ın Birikim’deki yazısı en aklıma yatan yorumları içeriyor.

Ben de çok sevdim yazısını. Şu kesinlikle doğru mesela, “140journos’un üslubuyla Babacan’ın üslubunun aynı olması itibariyle çakışması.” Bu gerçek. Bunu bir antropolog söylediği için tabii ki de daha heyecanla “Evet, doğru söylüyor kadın” diyebilirim. (Kahkahalar) Ama ben de anlatsam sana sıfırdan, Ayşe Çavdar yazısını yazmamış olsa, onu demeye çalışırdım.

Doğu Perinçek’te onu görmeyeceksin, çünkü sorduğumuz her soruya patlıyor adam. Sakin sakin “Biz orada bir hata yaptık” falan diyebilecek bir adam değil. Mustafa Yeneroğlu mesela diyor ki, “Biz bir hata yaptık ve Meclis’ten bunu geçirdik, milletimizi de bilgilendiremedik, sonunda her şey bir kişinin hayallerindeki, fantezilerindeki bir yönetim biçimine dönüştü”. O mesela biraz daha özeleştiriye yatkın, sakin sakin, terminolojisi güçlü bir konuşma yapabiliyor.

Doğu Perinçek öyle değil, “HDP kapatılmalı” diyor. Abi bir saniye, bir dur, sakin ol, konuşuyorduk yani, niye geldin bir anda siyasi parti kapatmaya? Orada uyuşmadığımız bir şey oluşuyor. 78 yaşında bir dedeyle 28 yaşındaki genç bir adamın konuşması huysuz bir konuşma, onun çatışmasını da göreceğiz.

Babacan’da ise ters noktadaydı. Sakin sakin anlatıyor. Valla her şeyi söylüyor, adam sünger gibi, yüzüne küfretsen bile bir şey demeyecekmiş gibi, çok sakin. O, kesinlikle videoya bir his veriyor. Biz müzikleri de onun o tavrını gördükten sonra seçtik. Seçtiğimiz müziklere bak mesela, bir tanesi “Her” filminin müziği, başta duyduğun inanılmaz bir müzik. Ya da “No Time To Die”, daha çıkmamış James Bond filminin soundtrack’ini kullanıyoruz. Tabii ki de PR gibi gelir. Anıtkabir’e çelenk bırakırken kimin arkasına “No Time To Die”ı koysam PR gibi gelir. Seni çekeyim, sen böyle çelenki koy, müziği de koyayım, sonra dersin ki “Gonca PR’ı”. (Kahkahalar) Form biraz içeriğin önüne geçer bir duruma geldi, o da bir gerçek.

Bir de Babacan’ı izliyorsun. İmamoğlu’nu aynı izlesen o önyargı biraz daha farklı görülecek ve “140’çılar, güzel iş çıkarmış çocuklar” diyeceksin. İmamoğlu’nun altına bak, hiç eleştirdiklerini hatırlamıyorum. Maçoğlu da aynı şekilde. Faruk Bildirici’nin yazısında da mesela katıldığımız şeyler var, katılmadığımız şeyler var ama o da “Ben niyetinizin iyi olduğunu anlıyorum” dedi.

Ali Babacan konusunda J Raporu’ndaki şu tespitin de doğru geliyor bana. Sonrasında katıldığı programlara, yayınlara baktığında bence de Babacan’ın söylemi, açıklık düzeyi değişiyor.

Biz çok vakit geçirdiğimiz için (her şeyi de koyamıyorsun, kayıt dışı olanı da var) ben orada “Aile içinde çözmeye çalıştık” dediği dünyanın ne kadar zor bir dünya olduğunu anladım. Dışarıdan ahkam kesmek çok kolay. Resmen bir çete tarafından ekonomi el değiştirmiş, acayip bir kavga dönmüş orada. 2015’ten sonra Babacan’a bakanlık verilmiyor, zaten o da o çarkın içinde olmak istemiyor ve Erdoğan son dakika “Milletvekili listesine yazdım seni” diye arıyor.

Engin Önder: Babacan’la empati kurmak için başka bir format mı gerekirdi acaba? Belgesel tek başına yeterli değildi de üzerine bir soru-cevapta canlı mı almalıydık diye düşünüyorum. Tweet'le

Bunu, özellikle sol cenahın anlaması çok mümkün değil. Çünkü hiçbir zaman iktidarda olunmadığı için istifa çok böyle, “Tak diye verdim, bir istifa daha bastım üzerine” noktasında. Onlar için biraz daha kolay ama geminin direksiyonundaki kişiler için bu bir tık daha zor. Bununla empati kurmak için başka bir format mı gerekirdi acaba? Belgesel tek başına yeterli değildi de üzerine acaba bir soru-cevapta canlı mı almalıydık Babacan’ı diye düşünüyorum. Gelecekte de belki farklı bir format geliştirip bunu yaparız.

Bir de şunu diyorlar, “140 siz bunu sormadınız”. Hayır abi sorduk yani, bende ham kayıtlar var. Adam, “Yıl 2018 olduğunda” diyor. Ben böyle durduruyorum. “Bir saniye Ali Bey, ne 2018’i, nasıl atladınız bu kadar kolay?” Arada darbe girişimi, rejim değişimi falan var, bunları konuşmayalım mı? Orada kendisinin kafasında kendince bir zaman çizelgesi var, araya giriyoruz, sonra her yılı tek tek anlattırmaya başlıyoruz. Anlatmadığı birçok şeyi anlatıyor.

Eski döneme dair kullanılan görüntülerin fazla iyimser olduğu, Babacan’ın eleştirilerini biraz fazla odağına aldığı” eleştirileri yapıldı. Şöyle bir yorum gördüm mesela, Eleştiriler sanki cımbızlanıp çekilmiş, bu yolda beraber yürüdükleri zamanlar geride kalmış.” Bununla ilgili ne düşünüyorsun?

Birlikte yürüdükleri zaman var işte, Avrupa Birliği süreci falan. Bir de Babacan’ın çok nadir görüntüsü var. “Şu görüntü de vardı, bulmadınız” diyen çıkarsın. Mahvolduk, ne arşivler arandı tarandı. Adam hayalet gibi, benim anladığım gidip “nerdy” (inekçe) biçimde işini yapmış. Çok da kamera seven bir insan değil, zar zor röportaj alabiliyorsun.

Röportaj vermeye başladığı dönem de 2013’ten, işler kötüye gitmeye başladıktan sonra. Kendi direksiyonuna başkaları dokunduğu an röportaj vermeye başlıyor. Bunu da arayanlar bulur. 2010’da her şey muhteşem giderken adamın röportajı yok denecek kadar az. 2013’te ekonomiye fazla nüfuz eden, Türkiye’nin zenginliğini başka alanlara, daha kolay para kazanılacak alanlara yatırmak isteyen bir düşünce giriyor. Bu Yiğit Bulut’ta vücut buluyor ama birçok insandan, bir kadrodan, düşünce yapısından bahsediyoruz. O noktada Babacan röportajlar vermeye başlıyor ve videoda kullandığımız şeyleri söylüyor. “Çok hızlı zenginleştik, bu kadar hızlı olmamalıydı” diyor. ODTÜ’de bir öğrenciye anlatırken de o hızlı zenginleşmenin getirdiği dezavantajlardan bahsediyor. İnşaat meselesini bayağı bir kötülüyor o dönemin kararları arasında.

Bence o kadar kolay ve monokrom bir durum yok Babacan hikâyesinde. Sadece çok az bildiğimiz bir karakter. Bence isteyen herkese röportaj veriyordur, bize bile verdiğine göre. Bizi bilmiyordu kapısını çaldığımızda, bu kadar hayatına aldıysa bence röportaj yapmak isteyen her türlü kurum, gidip istediği “140journos sormamıştır” dediği her şeyi sorabilir. Daha iyi cevap alırsa biz de okuruz, öğreniriz.

“Gazetecilerden nefret ediyor musun, kendine gazeteci diyor musun”dan buraya kadar geldik. Aradan geçen süreyle ilgili şunu da sormak istiyorum. Kuruluş döneminde ana akımda çalışan ama “korsan” olarak sizinle iş birliği yapan deneyimli gazeteciler olduğunu söylüyorsun, bunun yanı sıra ekibinizde gazetecilik geleneğinden gelen foto muhabirler de var. Bu isimlerle çalışmak gazeteciliğe dair pozisyonunu değiştirdi mi?

Kesinlikle değişti. Etkilenmemek mümkün değil tabii ki. Aramızda 20 yıldır foto muhabirlik yapan biri var. Genel geçer bir şey arıyorum mesela Google’da, bir bakıyorum Kürşat (Bayhan) Barzani’yi çekmiş, bir bakıyorum Libya’da. Öyle bir tarih yatıyor yanımda ve her gün o insanla çalışıyorsun. Tabii ki etkiliyor. Kürşat bir de benden 12 yaş büyük, çok saygımız var Kürşat’a. Kürşat bizim zayıf karnımız, Kürşat’a dokunanı mahvederiz yani öyle söyleyeyim. Bir de Çağdaş var, o da inanılmaz şeyler kattı buraya. Çağdaş’la yaşıtız, o da gazeteci diyor kendine.

Onların haricinde kendini gazeteci olarak tanımlayan kimse yok içeride. Onlar da zaten bizim yönetmenlerimiz şu an. Bizim kurumda gazeteci olarak geçmiyorlar. Yeni medyada bir şey denediğimiz için o titrler değişiyor. Gazetecilik tecrübesini de kullanan, sinema da bilen, “photo journalism”i de bilen, içerik üretmeyi de bilen melez figürler aslında. Tek bir sıfat karşılamayacak hiçbirimizi.

Kendimi gazeteci olarak tanımlarsam diğer bütün kimliklerime hakaret etmiş olurum. Melez bir durum var, yeni medya ortamında bir şey yapmanın ve ana öğünün yeni medya olmasının, bütün disiplinlerden bir şey taşıyor olmanın buraya getirdiği bir sorumluluk var. O yüzden tek başına gazetecilik bence kesinlikle demeyiz, demiyoruz da.

Ama gazetecilerden nefret etmiyoruz. (Kahkahalar) Çok sinirliydik çünkü “Bir insan hür iradesiyle niye patronunun çıkarlarını savunuyor, niye sansür edilmesini savunurken onu izliyoruz, niye buna dayanıyor?” diyorduk.

Gazetecileri tek bir resim olarak görüyorduk biz ama katılaşmış bir patron medyası kabulüydü aslında o. Onu kabul etmiş olmalarına çok sinirliydik çünkü Ruşen Çakır’ın yaptığı şeyi herkesin 2012’de de yapabileceğini biliyorduk.

Bir önceki söyleşide Can Öz’le konuşurken şunu anlattı: Biz Socrates fikrini ilk oluşturduk, bir danışma kurulu kurduk, sektörden insanları çağırdık. Bize herkes ‘deli misiniz’ diye sordu. Tutmayacak dediler ama denemek istedik, hedef kitle de kendimizdik, tuttu.” Sonrasında da belki de Türkiye’de bazı iyi fikirlerin ön yargılar yüzünden hayata geçemediği yorumunu yaptı. Bu yoruma katılıyor musun? Türkiye’de cesaret kırıcı bir atmosfer var mı?

Bence hayır. Ben çok umutluyum, 140journos tek örnek de değil. İyi bir fikrin gerçekten Türkiye’de karşılık bulduğunu düşünüyorum. Bundan bir şüphem yok, hele hele şu dakikadan sonra hiç yok.

Yeni gelen nesil de aç böyle şeylere çünkü çok kötü bir Türkiye gördüler, bombaların patladığı, ekonominin sürekli kötüye gittiği bir Türkiye gördüler. Ben kısmen 90’ları ve 2000’leri yaşadım ve hatırlıyorum. Çok küçükten beri de hem teknolojiye erişimim var hem böyle siyasete ilgim var, o yüzden geri dönüp anımsadığım şeyler de hep güzel şeyler. Ama 2010’ları hatırlayan, bize şimdi staj başvurusu yapan insanlar birçok şeyi hatırlamıyor ve ben üzülüyorum. Onları görmedikleri için, farklı şeyler yapılabildiğini Türkiye’de düşünmüyorlar. Sonra o çıkan her yeni farklı şeyin üzerine de atlıyorlar.

Socrates’in de bence izleyicileri arasında vardır hem kanalında hem dergisinde o nesil. Çok güzel illüstrasyonlarla, derinlikli incelemelerle sporu alıştığımız o gazetenin son sayfasındaki halinden çıkaran bambaşka bir şey herkese iyi gelmiştir. Bunun karşılık bulması bana hiç şaşırtıcı gelmiyor, hatta bulamayacağını düşünenlere kızıyorum. Yeni bir şey yapacak herkesin de önünün çok açık olduğunu düşünüyorum, hele medya ortamında.

“İyi bir fikrin Türkiye’de karşılık bulması” diyorsun ya. Şu anda 140journos’a baktığımızda o iyi fikir şunlar mı; merak unsurunu kreatif kapasiteyle birleştirme, derinlemesine mülakat ve sinematografik unsur? Şu anda ayaklar bunlar mı sizin için?

Bence tutar reçetenin elementleri bunlar.

Türkiye’de video habercilik 140journos’un bu türe yöneldiği döneme göre artık çok daha popüler, oyuna yeni gelenlerin 140journos’un “tutar reçetesinden” ilham aldığını söyleyebilir miyiz? Benzerlikler görüyor musunuz ya da bu noktada bir yol açtığınızı düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Kimse kendini kandırmasın, herkes baka baka yaptı yani. (Kahkahalar)

Şu anın ruhu bu ama biz video habercilik dışında bir alana kayacağız ve kayabiliriz de her zaman. Bunu üç-üç buçuk senedir yapıyoruz, 3 sene sonra VR’dayız belki, bilmiyoruz. Aldık mesela şu an Oculusleri, sanal gerçeklik ortamında nasıl bir hikâye anlatıcılığı yapabilirizi düşünüyoruz. Oyun yapmayı düşünüyoruz.

140journos hep form değiştirecek, belki bir gün videoyu da bırakırız. Şimdi çizgi filme başlıyoruz, onu da söyleyeyim. South Park yapacağız. “South Park gibi bir şey yapmak lazım” diyen kimse olmadığı için belki konuşulmuyor bile böyle bir şey.

Erdoğan bize erişim vermiyor, o zaman hayal edeceğiz biz de onu. Saray’da o karar nasıl alınıyor? Biraz kurgu da girmeye başlayacak içine ama kesinlikle güncel meseleleri anlatacak. Çizgi film yaparken mesela gazetecilik yapmaya çalışmamızı nasıl yargılayacak bu sektör onu da çok merak ediyorum. “Babacan çizgi filmi PR mı” diye görebiliriz bunu. Selahattin Demirtaş’ı çizgi filmde bir bölüm yaptığımızda acaba “terör propagandası” olacak mı? Çizgi film yüzünden hapis yatacak mıyız merak ediyorum.

Farklı formatların hepsi olacak. Kimse buna cesaret etmeyecek, yine biz yapacağız. Bu kreatif kapasiteyi, olan biten her şeye siyasi yakıştırması yapmadan Türkiye’yi anlamaya çalışan insanlar olarak kullanacağız. Çizgi filmler de yapacağız, oyunlar da yapacağız, film de çekeceğiz.

Ben bunların hepsini gazetecilik için bir potansiyel olarak görüyorum çünkü anlattığımız şey her zaman ama her zaman ama her zaman gerçekle ilgili olacak ve gerçeğe saygı duyarak olacak. Gazeteciliğin etik kuralları vardır, o kuralları bire bir uygulamak olmayabiliyor bazen ama bizim de gerçeğe duyduğumuz bir saygı var. Bu saygıyı belirtmek ve her şeyin gerçek olması üzerine bu işi kurduğumuz için, sadece gerçekle ilgili olmasını istediğimiz için, “nothing but the truth” için bu röportajlar da önemli.

En başta dedim ya, tanıklık vardı, merak vardı, şimdi üçüncü bir dönemde olabiliriz. O üçüncü dönem biraz sinemanın, sinematiğin girişiyle oluyor. Onu şu anda çok daha az hissediyoruz ama ekibimize kattığımız yeni insanlar sinema geçmişli insanlar olacak, mevcut yönetmenlerle iş birlikleri yapmaya başlayacağız, iyi sinemacıları gerçekleri işlemeleri için “commision” edeceğiz. Böyle böyle deneyler olmaya devam edecek. Gazetecilik içerisinde görsel, kreatif deneyler olmaya devam edecek ama bu deneyleri yaparken bir tane vazgeçilmez bir şey var, o da her şeyin gerçek olması.

Gerçek şahane bir şey, ona çok büyük saygı duyuyoruz. Gerçeğin sadece ve sadece kozmetik değeri değiştirilerek en sert şeyleri bile söyleyebileceğine inanıyorum. Eğer bir gün Erdoğan’ı çekersek sarayda, anlatacağımız şeyin çok büyük bir eleştiri taşıyacağını ama Erdoğan’ın bile bunu çok seveceğini biliyorum. Böyle bir tezat yaratacak, bu kadar eleştirel bir şey bu kadar sevilebilir. Bunu bulmaya çalışıyoruz, bunun arasındaki dengeyi biraz tutturmaya çalışıyoruz. Kavgamız bu.

İki şey soracağım bunun üzerinden. “Gerçek aktarımı” meselesi önemli, bu konuda Türkiye’de ana akımda da, yer yer alternatif diyebileceğimiz yerlerde de problem yaşanıyor. Medyanın gerçek aktarımı konusundaki hataları da çoğu zaman siyasi baskı ya da kaynak yetersizliğiyle açıklanıyor. Bunun doğru olduğunu kabul ediyorum tabii ama bir noktadan sonra da alternatifi aramamaya bahane olarak gösterildiğini düşündüğüm de oluyor. Sen ne dersin bu konuda?

Tembellik diyorduk önce buna. Çünkü biraz çuvaldızı kendine batırmanı gerektiriyor.

Bir de karmaşık bir toplumsal sorunu sadece gazetecilerin çözmesi mümkün değildi. Sinemacılar da lazımdı, reklamcılar da lazımdı. Başka alanlardan gelen felsefeciler de lazımdı. Psikologlar da lazım belki. Melez bir ortam oluşması gerekiyor. Topluma dair cümle kurmasını bilen, toplumda üretken olan bir neslin inisiyatif alıp hareket etmesi gerekiyordu. Bunu yapan kazanır, her sorunda kazanır.

Bunu sadece gazeteciliğin problemi olarak da görmeyelim, başka bir sektörün sorununda da aynı reçetenin tutacağına eminim. Farklı görüşleri getir, düzgün bir şekilde istişare ettir, bir fikrin etrafında buluştur, oradan bir çözüm çıkacağını düşünüyorum. Farklı bir alternatifin mümkün olduğunu düşünüyorum.

O yüzden de bunu yapmayanlar bir tembeldir, ikincisi de çok fazla kendi sosyal çevresine saplanmış olabilir. Biz mesela sürekli yeni insanlarla tanışıyoruz. Bu beşinci yılımız, beş yıldır staj programı açıyoruz. Bazı yıllar üç dönem açıldı ama en az yazın bir dönem açıldı. Bu staj programlarına katılanlar içinden bütün işe alımlarımızı yaptık, dışarıdan kimseyi almadık. Bir şekilde bu tornadan geçmiş insanları “junior” olarak aldık. Kürşat, Çağdaş transferdi tabii. Ama yeni insan yetiştirmek düşüncesi bile çok maliyetli ve çok zor bir şey.

Çünkü yetiştirdiğin insanlar başka yerlere gidiyorlar. Şu anda BBC Türkçe’de Ege (Tatlıcı) bizim yetiştirdiğimiz bir adam. Geldi Osman Kaytazoğlu tak diye Ege’yi aldı, “kraliçe medyası” bizim yarışamayacağımız bir maaş teklifi yaptı; ama yarışacağız, geliyoruz oraya, onu da söyleyeyim. BBC’yle aynı maaşları vereceğiz çok kısa süre içerisinde, kimse çalamayacak insanları buradan, onu oluşturacağız. O yüzden bu paraları kazanmak zorundayız ki sektörün oyunlarına da gelmeyelim, bir kurum oluşturabilelim.

TRT olacak burası, herkesin görüşünün temsil edildiği bir kurum olacak. Bu sadece maalesef ve maalesef vergilerle yapılmamış olacak, fedakar bir ekibin yıllarca uğraşıp bütün kazanımlarını toplum için harcamasıyla mümkün olacak. İnşallah bunu başka yapan da olur. Cebindeki parayı son kuruşa kadar buna harcayan insanlara büyük hayranlığım var. Çünkü buna inananın ben karşılık bulmadığını görmedim. Başlayanın, bunu aktif olarak yapanın da başarısız olduğunu görmedim.

Korku dediğin şey de psikolojik bir durum. Anladıkça, bilgiye eriştikçe, toplumun durumunu, siyasetin şeklini, (biz de şimdi ana akım siyaset de konuşur olduk ya ben artık iyice rahatladım), önceden korktuğumuz bazı şeylerin refleksif bir korku olduğunu anlıyorum. “Şu haberi yaparsanız Erdoğan sizi mahveder”. Abi öyle bir yaparsın ki Erdoğan bile okur. İnancım bu, kesinlikle. Bunun için de bin bir tane yol olduğunu görüyorum, kanıtladık da. Daha da tanışmadığımız bir sürü yaratıcı insan var, onlarla birlikte yapabileceğimiz şeyleri tahmin bile edemiyorum. Yeni sektörleri, yeni beyinleri kattıkça çıkış yolu bulacaksın. Bunu yapan, bu tembelliğe düşmeyen herkes kazanabilir Türkiye’de. Yüzde yüz söylüyorum.

Bunları mesela senle Türkçe konuşuyoruz. Okudun, ettin, hikâyeyi biliyorsun, medyayı eleştirdiğin yönler de var, o yüzden anlaşabiliriz birbirimizle. Mesela yabancı bir gazeteci aynı soruları sorduğunda aldığı cevaplara inanamıyor. Çünkü çok basit geliyor. Bu kadar konuştuk, hapis konuşmadık, Silivri soğuk mu sıcak mı konuşmadık, “korkuyor musunuz”u konuşmadık. Gündemimizde olan şeyler değil diye. O yüzden bu psikolojiyi de paylaşmak istiyorum. Korkarak bir yere gelemeyeceğimizi söylemek istiyorum.

Yurt dışına çıktığımda garip hissediyorum kendimi bu sebepten. Sürekli bir Korkmuyor musunuz, zor değil mi” sorusu var. E kolay değil ama bir taraftan da Türkiye gerçekten bir gazetecinin içinde bulunmak isteyeceği bir ülke. Son senelerde şu da soruluyor, Yurt dışını düşünmüyor musunuz?” Yabancı bir gazeteci olsaydım çok özenirdim sanırım burada olmaya, hele de benim sahip olduğum kaynaklarla burada olmaya. Tamam Türkiye zor ama sanki bir taraftan da şehvetli bir ülke.

Ben de burada kalıp, burada yatırım yapıp, burada kendimi var edip, düşüncelerimle kabul görmek istiyorum. Buradan kaçmak zorunda kalan birisi olmak hiç istemedim, hiç de hayalini kurmadım bunun, bir gün dahi. Ki imkânlarımız da çok güzel aslında. Herhangi bir ülkeye sen de gidersin, ben de giderim, çalışırız, “çok makbul” göçmenler oluruz, tertemiz. Entegrasyonumuz çatır, ikinci gün entegreyiz, dil biliyoruz. O kadar kolay ki göçmek, hem de bir asaletle, mesleğini yaparak göçmekten bahsediyorum. Ona rağmen burada olan insanların motivasyonunu bence çok iyi anlamaları lazım. Çünkü böyle tek renk gibi görüyorlar. Sadece direnenler ve direnemeyenler var gibi bir durum yok. Bir sürü rengi var bu toplumun, herkes farklı şekillerde etkileniyor olan bitenden, herkesin çok farklı fikirleri var.

Bence burası medya yapmak isteyenler için çok iyi bir laboratuvar. Türkiye’nin dünyada gazeteciliğin okulu olması lazım. Dediğin doğru. Herkesin gelip bu manyak Orta Doğu ülkesini, teknoloji aşığı insanların cebindeki son parayla iPhone 11 ProMAX aldığı bu ülkeyi, dünyanın en pahalı yatırımlarını yaparak bir tane teknolojik araç alan bu manyak insanların kafasını anlamaya çalışması lazım.

Müze gibiyiz yani, yaşayan bir gazetecilik müzesi. Bir laboratuvar, her şeyi deneyebilirsin. Bence medya alanında umudu olmayan yanlış okuyordur Türkiye’yi. Ben çok güzel şeyler olabileceğini düşünüyorum medyada. Acayip de bir girişim alanı olduğunu düşünüyorum.

Bir “greater good” -çoğunluğun iyiliği-  var ve bunu şu ana kadar sekiz buçuk yıldır kimseye peşkeş çekmedik. Her günüm böyle geçiyor, insanlara dert anlatmakla geçiyor, bundan bir gram şikayetim yok. Tembellik, tembel olmamak derken bundan bahsediyorum. Benden çok daha iyi yapabilecek gazeteciler var, ağzı müthiş laf yapan, eğer bir gelir modeli bulamıyorlarsa valla artık onların problemi. Yemin ediyorum. Türkiye’de herkesin özgür düşünceyi aradığı şu dönemde para kazanamayan bir gazeteci varsa artık sadece ve sadece kendi problemleri olduğunu söyleyebilirim.

Çünkü bunu yapan, başaran çok güzel isimler oldu. Kendisini yeniden doğuran insanlar oldu, özgür düşünceyi yayan insanlar var, hepimiz izliyoruz bu insanları ve bu insanlar hayatta kalabiliyorsa, bir şeyler deneyebiliyorsa herkes yapabilir. Biz küçücük halimizle bunu yaptıysak… Telefon rehberinde yüzlerce iş adamı, gazeteci arkadaşları, sektörden insanlar olan nüfuzlu insanlar çok daha güzelini yapabilir. Umarım daha iyisi olur.

Crowdfunding yapabilirler mesela. Biz de açacağız bir noktada crowdfunding’i. Çünkü tek başına bu gelir modeli mümkün değil. İnsanlar bize mesaj atarak bağış yapmak istediklerini iletiyorlar.

Buradan şunu da sormak istiyorum. Manifestodaydı sanırım, 140journos’un sadece yeni medya haberciliğinin nasıl yapılabileceğine dair bir öneri değil, aynı zamanda bir sivil toplum yaratma, bir bilinçlendirme süreci” de olduğunu söylüyorsunuz. 140journos’un etrafında nasıl bir topluluk var şu anda?

Bu kademe kademe değişti. 2012’den itibaren sizi bir geziye çıkarayım. 2012’de önce aktivist, toplumun ezilmiş kesimleri, sesini çıkartmak isteyen herkes geldi. Kürtler başta olmak üzere LGBTİ’ler, birtakım ayrımcılıklara maruz kalan insanlar, muhalif gazeteciler… O anlamda bir çekim noktası oluştu ama bu toplumda sayılı bir kesimdi ve bu yüzden de küçüktü. O dünyanın içinde dahi biz yeterince derdimizi anlatamadık. Bu kadar tokat yemiş insan bir araya gelip yine anlaşamıyor.

Sonra Gezi’yle biraz değişti. Kimler geldi biliyor musun? “TC bilmem ne…” Anneler geldi, kaygılı modernler geldi Bekir Ağırdır’ın deyimiyle. “Kürtler ve LGBTİ’lerden bize dokunan bir şey yok, biz zaten balkonda dibek kahvemizi içiyoruz” diyen insanlar Gezi üzerinden biraz tanıdılar durumu, onlar geldi. Bir noktada Antikapitalist Müslümanlar geldi. Yıllar geçtikçe Türkiye’nin hikâyesiyle paralel eklemeler oldu ve gerçekten katman katman eklendiğini ben izledim.

Önce sadece birtakım “ötekiler” vardı, sonra biraz daha ötekilerin sayısı da çoğalmaya başladı ve sonra ötekilerin sayısı normallerin sayısını geçince (Kahkahalar), orada bir devrim oldu. Sonra 2017’den, video operasyonuna girdiğimizden itibaren de, orada çok farklı karakterlere dokunmaya başladık.

J Raporu’nda deli gibi para harcayıp ‘unpopular’ bir iş yapıp üzerine de linç yemekten” bahsediyorsun. En çok izlenen videolara baktığımızda ilk sırada Atatürk’e Benzeyen Adam” var. E o zaman sizin kitleniz öyle deli gibi Babacan isteyen bir kitle de değil.

Küçük insan hikâyeleri, kimsenin tanımadığı, yeni tanıştığı insan hikâyelerinde tartışma çıkmıyor. Renkli Veli, tanımıyorsun ki. “Kabahat mi” falan diyor, adam gasptan 10 yıl ceza yedi, şu an Metris’te. Sen bir hükümlüyü övüyorsun aslında, bunu konuşalım. Diğeri, “Bırakmadılar Yaşayayım”da 33 yıl ceza almış adam, ne yapmış bilmiyorsun, kimleri öldürdü. Ama tanımadığı için, geçmişini bilmediği için bunlar popüler olabilir, pozitif konuşmalar başlatabilir. Fakat, siyasiyi koyduğumda, -onu da aynı yöntemle yapıyoruz- ve “unpopular” olmasını göze alıyoruz.

Dediğin gibi, bizim kitle Babacancı bir kitle değildi, asla ve kat’a. İmamoğlu’na hiç ses çıkarmamışlardı, Komünist Başkan’a da hiç ses çıkarmamışlardı. Neden acaba? Çünkü belli bir muhalif eksen ve normal görülüyor.

“Kaderin Üstünde Bir Kader” diye bir serimiz var, Erdoğan koyunca da biz güzel reaksiyon alıyoruz. Erdoğan bağırsın çağırsın, biz onu yaratıcı eleştirel bir zeminde ele alalım bayılıyor herkes. Ama Erdoğan’a mikrofon uzattığımızda, Babacan gibi kurguladığımızda bakalım bizim kitlemiz arkamızda duracak mı? Zannetmiyorum. Çünkü ona da batacak şeyler var, çünkü Erdoğan’ın da haklı olduğu şeyler var. Erdoğan’ın perspektifini sen sadece A Haber’de dinlersen, doğru işlenmezse o anlamayacağın şeyler var. Erdoğan’la ilgili sıra dışı şeyler de var bence medyanın şu an keşfetmediği; Erdoğan’la vakit geçirebilirsek, yeterince anlarsak kafasını oradan da başka bir şey çıkar. Türkiye hikâyesindeki en ilginç figürlerden biri. Maksimum “know-how”ı almak zorundayız Erdoğanlı yıllardan.

Unpopular olmaktansa hiç çekinmiyoruz çünkü bunu takdir eden, bunu anlayan, bunun çözümlemesini yapan insanlar her zaman çıkıyor. Bunun çözümlemesini doğru yapan insanlar her zaman çıkacak ve bizim yanlış bir şey yapmadığımız, kimseyle yanlış ilişkiye girmediğimiz, davayı satmadığımız gerçeği de bir şekilde her zaman su yüzüne çıkacak, anlaşılacağız.

Bazen bazı içerikler de yıllandığında anlaşılıyor. Ben şimdi dönüp Birand’ın Öcalan röportajına baktığımda doğru şeyler yapmanın hiçbir zaman popüler olmadığını görüyorum. Yıllandığında “Aaa ne güzel gazetecilik örnekleri” denilen şeyler de var. Tarihi çözümler hale geldiğimizde anlaşılıyor. Umarım bunu daha iyi yaparız, umarım görsel bir tarih yazıcısı oluruz ve insanlar dönüp dönüp 2010’lu yıllarda “140journos bunu yapmış” diye konuşur. İnsanın başka bir memnuniyeti de olamaz, bu hazzı yaşamak için bence herkes gazetecilik alanında bir şey yapıyor. Doğru bir şey yapmak için. Bu insani içgüdüyle bence yapıyor, umarım gelecekte bakıldığında da onu yapıyor oluruz.

J Raporu’nda alternatif yapan insanlar olarak ana akım noktasına gelmekten bahsediyorsun. Bunun getirdiği ekstra sorumluluk ne peki? Bunun bir baskısını hissediyor musunuz?

Tam olarak bu sorumluluğu hissettiğimiz için diğer siyasi figürleri de çekiyoruz, yayın akışımızın sırasını bile ona göre belirliyoruz. Herkesin bizi doğru anlaması için, daha bence demokrat olması için bir sorumluluk hissediyoruz.

Konuşma zemini oluşturma sorumluluğu hissediyorum en çok. En çok bu var; konuşma ve tartışma. Önümüzdeki dönemde çok göreceğiz bunu. Biz mesela Zorlu PSM’yle anlaştık, ayda bir “talk-show”umuz olacak. Nisanda başlayacaktı, salgından dolayı iptal oldu. Şimdi bedava şekilde amfisinde yapacağız girişte. Oraya ekran kuruluyor, tarih konuşuyoruz şu anda Haziran sonu için.

Reklam koymadığımız gibi, oradan ne bilet ne bir şey alacağız. Çok ciddi mesai harcayacağımız bir şey. Bütün kazancımızı bu toplumsal tartışmayı başlatmaya yatırmanın çok büyük artıları var, çünkü devamı geliyor, bir. Senin gibi insanların sayısı artıyor, iki. Düşünce topluma mal oluyor, üç.

Gerçek çok saygı duyulan bir deney. Bizde bu işi yapan herkes de gerçeğe çok fazla saygı duyuyor. Biz gerçeğin dökülenine hayran kalan insanlarız. Bu yüzden de bütün hayatımızı bunun üzerinden şekillendirdik. Bunu daha hayırlı sebepler için kullanmaya başladık, toplumsal bir sorumluluk yüklendi. Yüklendi çünkü biz bu işi yaptık evet ama diğer kurumlar da çok hızlı çöktü.

Doğan Medya’nın Demirören’e geçişi, bizim üzerimizdeki sorumluluğun başlangıç noktası olabilir. 2018 Mart. Oradan itibaren sular yükselmeye başladı, çünkü habercilik yapmayacağı belli olan bir kurum Türkiye’nin amiral gemilerini aldı. Tabii ki bu bize bir sorumluluk doğurdu ve kademe kademe geldik oraya. YouTube trend listesinin reyting listesi gibi görülmeye başladıysa, -Enes Batur videosu değil de eğer Cüneyt Özdemir’in Adalet Bakanı’yla röportajı trendlere girdi mi diye bakılmaya başlandıysa zaten bu sorumluluğun resmileşmesidir. Artık yeni reytingmetre YouTube trendleridir. Biz de bir YouTube yayıncısıyız şu an. Yarın bir gün başka mecralarda da oluruz ama şu anda orada bir aktörüz, orada bir sorumluluğumuz var. Herkes de bunu yorumlarda belirtiyor, o yüzden de bu sorumluluğu hissedip devam ediyoruz.


Gonca’nın notu: Söyleşinin bitişine ulaşabilen herkese çok teşekkür ederim.

Özgür Uçkan’ın ardından

Önceki içerik

WordPress site hızı optimizasyonu için 5 eklenti önerisi

Sonraki içerik